Kızılcık dergisinin 28. sayısında, Sadun Aren ve Kenan Somer’in, en azından ulaştıkları sonuç bakımından “birlikte okunması” mümkün iki yazısı yayınlandı: “Tüm Gelişmeler Sosyalizme Hizmet Eder” (Aren) ve “Hiçbir Devrim Kendi Çağını Aşamaz” (Somer)*. Yazılar Sovyet modeli sosyalizmin yıkılışından sonra bugünkü dünyada verilecek olan sosyalizm için mücadeleye temel bir strateji öneriyorlar. Bugün dünyanın değişik ülkelerinde, güçsüz de olsa, sosyalizm için mücadele veren ya da verdiği mücadelenin sosyalizm için olduğunu söyleyen siyasî partiler, gruplar, toplumsal hareketler var. Ancak görüldüğü kadar, bu mücadeleler şimdilik ortak bir siyasal strateji izlemiyorlar. Mücadele anlayışları, örgütlenme biçimleri, hedefleri birbirinden çok farklı olan bu sosyalizm arayışlarının ortak bir evrensel stratejiye ihtiyaçları olup olmadığı bir yana, bu şimdilik, mümkün de görünmüyor. Sosyalizm için mücadele bakımından dünyanın yeni bir mayalanma içinde olduğu varsayılarak durumu doğal karşılamak gerekiyor.

Sosyalizm için mücadelenin ortak bir stratejisinden veya değişik birkaç temel stratejiden, Sovyet sosyalizmi varken söz edilebiliyordu. Bu sosyalizm modelinin tarih sahnesinden çekilmesinden sonra günümüzde sosyalist mücadelelere daha çok, verildiği ülkenin veya bölgenin kendine has koşulları yön veriyor. Ancak, şimdilik doğal sayılması gereken bu durum, aynı zamanda geçici bir durumdur. Çünkü dünya, sosyalizm için mücadele açısından düne göre bugün çok daha ileri düzeyde organik bir bütünlük kazanmıştır. Bu demektir ki, “gelişmiş” kapitalist dünyadaki sosyalist mücadeleler için önerilen herhangi bir strateji, “aynen” olmasa bile temel bileşenleri açısından Lübnan veya Mozambik ya da Venezuela’daki sosyalizm mücadelesine de önerilmiş demektir. Bu nedenle, sosyalizm için mücadeleye önerilen her bütünsel, ortak bir strateji önerisini, kimden gelirse gelsin, tartışmak ve değerlendirmek büyük önem taşıyor. Sadun Aren ve Kenan Somer’in, doğrudan Marx’ın görüşleriyle temellendirdikleri stratejiyi önemli gördüğüm birkaç noktayla sınırlandırarak eleştireceğim ve birkaç soru sormakla yetineceğim.

Söz sağa sola akmasın diye önce konuyu belirleyelim. Aren ve Somer, görüşlerini Marx’ın “Organik gelişme yasası” da denilen, tarihsel gelişmenin mantığı hakkında ulaştığı sonucu ortaya koyduğu, “Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı’ya Önsöz”den hareket ederek bize şunu hatırlatıyorlar: “İçerebildiği bütün üretici güçler gelişmeden önce bir toplumsal oluşum asla yok olmaz. Yeni ve daha yüksek üretim ilişkileri, bu ilişkilerin maddî varlık koşulları, eski toplumun bağrında çiçek açmadan asla gelip yerlerini almazlar.” Marx’ın bu görüşü, çağımızı kavramak bakımından çok önemlidir; Aren ve Somer’e, bu “tarihsel gelişim yasası”nı çıkış noktası olarak aldıkları için hak vermemiz gerekir.

Haklı oldukları bir nokta daha var: Görüşlerini “mülkiyet ilişkileri” ekseninde geliştiriyorlar. Bilindiği gibi Marx, kapitalizmin yerine geçecek olan “yeni ve daha yüksek –sosyalist– üretim ilişkileri”nin “mülksüzleştirenlerin mülksüzleştirildikleri” bir büyük tarihî operasyonla devreye gireceğini belirtmiştir. Aren ve Somer bu görüşü tarihsel gelişme yasasına “sıkıca bağlamak koşulu”yla kabul ediyorlar. Dikkat çekmek istedikleri nokta şudur: Sosyalizm için mücadele ediyorsunuz. Önce “organik gelişme yasası”na bakın. Kapitalizmin üretici güçleri geliştirebilme potansiyeli varsa, yani kapitalizmden daha yüksek bir toplumsal oluşum –sosyalizm– için maddî koşullar bizzat kapitalizmin kendisi tarafından “yeterince” yaratılmamışsa, “mülksüzleştirenleri mülksüzleştirme”ye ve bunu yapmanız için gerekli son eşik olan siyasal devrimi (sınıfsal iktidar değişikliği) gerçekleştirmeye kalkışmayın! Marx’taki nesnel “organik gelişme yasası” ile siyasî “mülksüzleştirenlerin mülksüzleştirilmesi” yasası arasına insan(lar) girip bu bütünlüğü bozdu. Araya Ekim Devrimi, Çin Devrimi gibi başka pek çok devrimler, başladığı gibi bitmeyen veya bittiği gibi başlamayan mücadeleler, uygulamalar ve bunlardan çıkan toplam sonuç olarak “Marksizm” girdi. İşe mülksüzleştirenleri mülksüzleştirmeyle başlayan Sovyet sosyalizm modeli gibi 70 yıllık muazzam bir deney girdi. Aslında Marx’ta gördüğümüz ve hep birlikte kabul ettiğimiz bu iki temel yasanın arasına İNSAN(lar)’ın gireceği baştan belli olmuş ve derin bir tartışma yaratmıştı. Dünya komünist hareketi bu tartışmayı hiç mi hiç aşamamıştı. Lenin, Kautsky, Bernstein, Plehanov, Troçki ve daha pek çok Marksist düşünür ve teorisyen, Marx’ın da teoriyi siyasal pratiğin peşine takan tutumuna sadık kalarak, bu büyük tartışmayı yürütmüşlerdi.

Şimdi kendi tartışmamıza geçebiliriz. Sadun Aren, “sosyalizm” denebilecek bir sosyalizmi bugüne kadar Marx’a dayanarak, “mülksüzleştirenlerin mülksüzleştirilmesi” olarak kavramış bulunanlara hayli şaşırtıcı gelecek olan şu görüşü savunuyor: “Sovyetler Birliği’nin çöküşünden sonra bu içinde yaşadığımız dönemde üretim araçlarının kamulaştırılmasını ve ülkenin merkezî bir planla yönetilmesini esas alan bir sosyalizm modeli geçerli ve dolayısıyla söz konusu olamazdı. Çünkü böyle bir uygulama bizi Sovyet modeli’ne götürür. Biliyoruz ki bu model 74 yıllık uygulamadan sonra kendi kendine çökmüştür. Yanlışlığı bu kadar açık bir biçimde ortaya çıkmış olan bir sosyalizm modelinin şimdi tekrar denenmesinin yanlış bir iş olacağı apaçıktır.” Aynı konu Kenan Somer’de şöyle: “Son çözümlemede ‘20. Yüzyıl Jakobenliği’ne bağlı devrimci devlet terörizminden başka bir şey olmayan... Ekim Devrimi... emperyalizmin... ilk ve olgunlaşmamış döneminde... bir başka deyişle, dünya çapındaki ulusal mâlî sermaye egemenliğinin yerini, niteliksel bir dönüşüme yol açmak üzere henüz uluslarüstü mâlî sermaye egemenliğine bırakmaya başlamadığı, çağdaş küreselleşme öncesi dönemin... Leninist sosyalist devrim tipiydi. Ekim Devrimi’nin ‘güncellik’ ya da ‘evrensellik’ niteliği işte bu ‘çağ’ ile sınırlıydı. Emperyalizmin bu ilk dönemi aşıldıkça, Ekim Devrimi’nin güncellik dönemi, evrensel bir model oluşturma dönemi ve öyleyse Marksist-Leninist aşaması da aşılacaktı.” Bu iki alıntının bize söylediğinin özeti şudur: İster yanlış olduğu için yıkılmış, ister eski döneme denk geldiği için aşılmış olsun, Ekim Devrimi ile birlikte açılan ve mülksüzleştirenleri mülksüzleştirmeye dayanan sosyalizmin kapısı kapanmıştır.

Ekim Devrimi ile birlikte kurulan, “Rus sosyalizmi” de diyebileceğimiz Sovyet sosyalizm modelinin, mâlî sermaye egemenliğinin henüz olgunlaşmadığı bir döneme tekabül ettiği, “20. Yüzyıl Jakobenliği’ne bağlı devrimci devlet terörizminden başka bir şey olmadığı” doğrudur. İrdelenmesi gereken nokta, Ekim Devrimi’nin “erken doğum”, kurduğu sosyalizmin “yanlış” olduğu ve “kendi kendine” yıkıldığı şeklindeki görüştür (Aren). Bu tesbiti doğru kabul edersek, 20. yüzyıl boyunca verilmiş olan bütün komünist mücadeleyi de yanlış, hattâ açıkça, hâmile olmayan bir dünyaya sosyalizm doğurtmak için ona habire işkence eden ebe misali “sapkın” bir hareket olarak görmemiz gerekir. Bu arada belirtelim ki, görüşlerini kırk yıldır yakından izlediğimiz ve kendisinden çok uyarılar aldığımız Kenan Somer’in kendisi de, Marksist eyleme geniş bir özgürlük alanı açan “sapkın”lığı onaylayan, Marksizmde içkin “anarşist damar”ın eksikliğini gördüğü yerde ağzının tadı kaçan, hattâ bütün bir insanlık tarihinin “sapmaların ortalaması” bir gelişme trendi izlediğini yazan bir Marksisttir.

Ancak, Sovyet sosyalizmi modelinin çökmesiyle ilgili bu ileri soyutlama noktasına gelmeden önce tartışmamız gereken “bazı” konular var. Ben, “kendi kendine yıkılış” olayının tartışmaktan özenle kaçındığımız siyasî boyutu üzerinde kısaca durmak istiyorum. Soru şudur: Sovyet sosyalizmi “aşıldı” mı, yoksa “kendi kendine mi yıkıldı?” Cevabım şudur: Sovyet sosyalizmi gözümüzün önünde tasfiye edildi. Kendi kendine, ya da topyekûn bir toplumsal irade tarafından reddedildiği için yıkılmadı. Eğer öyle yıkılsaydı gerçekten de yanlış olması gerekirdi. Oysa kendi kendine çökmediğini, bir toplumsal irade tarafından reddedilmediğini, görünür bir “siyasî irade”nin uyguladığı planlı bir tarihsel operasyon sonucu tasfiye edildiğini, Aren ve Somer dahil, bütün dünya komünistleri iyi bilmektedirler.

Sovyet sosyalizmininin kuruluşu da, yıkılışı da “iradî” bir olaydır. Kenan Somer, Ekim Devrimi’nin, aslında bir “demokratik burjuva devrimi”nin niçin “sosyalist devrim”e dönüştüğünü anılan yazısında açıklarken bu teze katılmaktadır. Bu, demokratik devrimi (Şubat) sosyalist devrime (Ekim) “dönüştüren kim?”diye sormak demektir. Cevabı tarih de bilir, biz de biliriz. Dönüştüren SBKP’dir ve 70 yıl sonraki “yıkıcı özne” de işte bu kurucu özne olmuştur. Bu “yıkıcı özne”nin rolünün, kendini onunla bütünleştirmiş olan biz komünistler tarafından suskunlukla geçiştirilmesini, olay henüz sıcaklığını koruduğu için anlayışla karşılamak mümkündür; ancak Sovyet sosyalizm modelinin yıkılışından çıkardığımız ders niteliğindeki sonuçları teorik bir yeni disiplin için kullanacaksak, “yıkıcı özne” konusu açıklık kazanmalıdır. Aksi halde, tıpkı yönetilen bir süreç olduğu her gün biraz daha açıklık kazanan “Küreselleşme”nin, çok kişiye nesnel bir süreç olarak gözükmesi gibi, tüm “yönetilen süreç”ler bize “nesnel süreçler”miş gibi gözükebilir. Sovyet sosyalizmi de yönetilen bir süreç sonunda tasfiye edildi.

Yıkıcı özneyi (SBKP) “biz” yakından tanıyoruz. O bir “Dünya partisi” idi, bizler de –kimimiz gönüllü, kimimiz zorunlu– ülke seksiyonları.1

Ekim Devrimi’nin yapıcı öznesi, iradesini “öncü parti”ye aktaran Rus işçi sınıfıdır. Sovyet Sosyalizminin2 kurucusu odur ama yıkıcı öznesi o olmamıştır. Partisi olmuştur. Bu çok açıktır. Sovyet sosyalizmi tasfiye edilirken, “kendiliğinden yıkılış” ya da “aşılma” sözcükleriyle karşılanması güç özel bir durum doğmuştur. Kanımca, önce hem bu özel durumu çözümlemek, hem de bunu yaparken, bu sosyalizm modeli “tek ülke sosyalizmi” olduğu için, olup biteni Marx’la değil, Marksizmle açıklamaya çalışmak gerekir. Bu açıdan okunduğunda, Aren ve Somer’in analizinde yerine oturmayan taşlar var.

Ekim Devrimi ve Sovyet sosyalizmi Marx’a en uygun işi yaptı, “mülksüzleştirenleri mülksüzleştirdi”. Bu doğaldır, çünkü “bilimsel sosyalizm”in (Marx) temel kurgusudur bu. İcad edilmemiştir, kapitalizmin içindeki eğilimden soyutlamayla çıkarılmıştır. Sovyet sosyalizmi mülksüzleştirenleri mülksüzleştirdi ama tıkandığı yerde mülksüzleri mülk sahibi yapamadım diye, kendi kendini çok eleştirdi. (Kruşçev, Andropov, Gorbaçov.) Deniyor ki, mülksüzleştirme devlet mülkiyeti aracılığıyla yapıldı da bu sonuç doğdu. Şimdi bugün, sosyalizm için mücadeleye önerildiği gibi (Aren-Somer), ya hiç yapılmamalıydı, ya da toplumsal mülkiyet aracılığıyla, yavaş yavaş yapılmalıydı. Öyle ama Sovyet tipi sosyalizm modeli içinde ara biçimler de değişik yerlerde (Yugoslavya) arandı, denendi, olmadı. Endüstriyel üretim araçlarının kısmî özel mülkiyetine (Macaristan, Polonya), toprakta özel mülkiyete (Romanya, Macaristan, Polonya vb.) alan açıldı ama sonuç hepsinde “yıkılan sosyalizm”e vardı. Sosyalizmi kurmaya girişmek için “Toplumsal Mülkiyet”in oluşmasını beklemek ve sosyalizm için mücadeleyi buna bağlamak tarihsel gelişme yasasına uygun bir öneri gibi görünüyor ama işte bu 70 yıllık deneyim nedeniyle çok kişiye ipe un sermek gibi gelmektedir. Buradan derinleştirilecek bir tartışma Marksizmi Marx’la vurmaya çalışmakmış gibi gözükmektedir. Sovyet sosyalizmi, “mülksüzleştirenleri mülksüzleştirdiği” için yıkıldıysa Marx’ı çürütmüş olursunuz, buna erken giriştiği için çöktüğünü söylüyorsanız Marksizmi çürütürsünüz.

Yıkıcı özne olan Parti Sovyet sosyalizmini tasfiye ederken “devlet mülkiyeti”ni ve “merkezî planlama”yı gerekçe olarak göstermiyordu. Sosyalizmin aksayan tüm yönlerini “piyasa olmayışı” ile açıklıyordu. Yıkıcı parti için merkeziyetçilik sorun bile değildi. Hattâ bundan sonra kurulacak “yeni sosyalizm”in (dünyada ve özellikle Avrupa’da) Tekel+Proletarya diktatörlüğü gibi, Sovyet sosyalizminden çok daha devletçi ve merkezî olacağını da, –sanki üstüne vazifeymiş gibi– söylüyor ve ülke seksiyonlarına empoze ediyordu. Onlara, “kapitalizmin içine gidin, bizim sosyalizmimiz ne çektiyse kapitalizmin yeterince geliştirmeden bize bıraktığı boşluklardan çekti, bu boşlukları dolduramadığımız için pes ediyoruz, siz gidin ülkenizde kapitalizmin gelişmesine yardım edin, yıkılmayacak bir sosyalizmi, kapitalizmi yeterince geliştirdiğiniz zaman kurabilirsiniz,” diyordu. Bunlar yaşandı. O halde olsa olsa şunu söylemek mümkündür: “Sovyet sosyalizmi Küreselleşme çağında zaten ayakta duramazdı, SBKP tarafından yıkılmasaydı ya kendiliğinden yıkılacak, ya da başkaları gelip yıkacaktı. Parti doğru olanı yapmıştır!” Tamam ama bu durumda bile yıkılışın “nesnel” nedenlerden kaynaklandığı söylenemez. Parti ve onun “devlet” olan 20 milyonluk bürokrasisi, “irade”den başka bir şey değildi. Sovyet sosyalizmine bu irade, üstelik aksini ileri süren, tepedeki yozlaşmanın yeterince inip kuşatamadığı, dönüp dönüp, Lenin, Buharin, Troçki incelemekten başka elinden bir şey gelmeyen genç ve diri taban unsurlarındaki cılız iradeyi bastırarak son veriyordu. Tıpkı kuruluşunda olduğu gibi, yıkılışında da işçi sınıfı iradesini “öncü” niteliğini partisine devretmişçesine tasfiye sürecini seyrediyordu.

Tartışılması çok kişi için önemini kaybetmiştir diyerek buradan hemen çıkalım. Sadun Aren diyor ki: “Sovyetler Birliği döneminde sosyalizm için siyasal mücadele, önce ülkedeki burjuva-kapitalist iktidarı yıkmayı ve yerine sosyalist-işçi sınıfı iktidarı kurmayı gerektiriyordu.” Aynen Aren’in söylediği gibiydi. Dünyanın her yerinde komünistler bu stratejiyi izlemekteydiler. İzlenen stratejinin doğruluğundan kuşkusu olan komünist yoktu. Ama Aren ekliyor: “Yani mücadeleye tersinden başlanıyordu.” Sadun Aren devrimci sosyalist mücadelenin, “amacı önce iktidar”, başka bir deyişle “siyasal devrim” olan bu türüne “tersinden başlamak” demekte bizi bir keskin zekâ ile boğuşmak zorunda bırakmaktadır. Marksist düşünce ve eylemin yakasını hiçbir zaman bırakmayan bu tartışma bugün de sürmektedir. Siyasal iktidar amaçlı mücadelenin “işi tersinden almak” diye görünebilmesi için Marx’ta kısmen görünen “organik gelişme yasası”ndan hareketle evrimci bir tarih yorumuna geçmek, bu arada insan bireylerinin kendi pratik faaliyetlerinin sonuçlarına hiçbir zaman, hiçbir koşulda, egemen olamayacaklarını kabul etmiş olmak gerekir. Ama biz, Marx’ın siyasal devrime, sosyalizmin maddî önkoşullarının oluşmuş olması koşuluyla olmazsa olmaz bir tarihî rol yüklediğini ve Marksizm dediğimiz mecrayı bizzat kendisinin açtığını da biliyoruz. Bu nedenle Marksist düşünceyi siyasal iktidar için mücadelenin işe tersinden bakmak olup olmadığından çok, sosyalizmin maddî önkoşullarının oluşup oluşmadığı konusu meşgul etmiştir. 20. yüzyılda bunun çok zengin ve geniş bir uygulama alanı çıktı ortaya. Üretici güçlerin sosyalizm kurmak için yeterince gelişmediği ülkelerde komünistler kalkınmacı ve reformcu geçiş programlarıyla uygulamayı çeşitlendirdiler. Denebilir ki burada Marksizmden çok Marx’a sadakat söz konusuydu. Çünkü seçilen yol, “üretici güçlerin sosyalizm için yeterince gelişmediği” olgusuna dayanıyordu. Ama biz bugün biliyoruz ki, üretici güçlerin (insan hariç) yeterince gelişmediği yerde bile “kapitalist üretim ilişkileri” ultra kapitalizm örneği olabilecek şekilde gelişebilmektedir. Bugün bu tartışma da artık büsbütün aşılmış olmalıdır. Ancak bu tartışmayı aştığını sandığımız Ekim Devrimi’nin kendisi de aşılınca, eski tartışmaya geri dönmekten başka çare kalmamış demektir.

Siyasal iktidar uğrağı hiç olmayan, sadece toplumda hegemonya tesisine dayanan bir mücadele sosyalist mücadele tarafından da desteklenen kapitalist gelişmişliği varsayar. “Kapitalist gelişme”yi destekleyen ve kendi bağımsız eylemi doğrudan ve dolaylı olarak bu gelişmeye tabi kılınmış bir sosyalist mücadeleyle –hattâ siz bunu, işçi ve emekçi sınıfların güncel ve somut çıkarlarıyla birleştiren ve demokrasiyi de geliştiren bir siyasal tasarım çerçevesinde gerçekleştiriyor olsanız bile– son tahlilde ister istemez sermaye birikim sürecini de desteklemiş oluyorsunuz. Böyle bir durum, “Peki, niçin böyle bir sosyalizm için mücadele, burjuva dünya görüşüne –ve kapitalizme– bağlılığı değil de, sosyalizme yönelimi güçlendirsin?” sorusunu üretir. Üretmiştir de. Sosyalizmin maddî önkoşullarının en ileri düzeyde oluştuğu varsayılan ama siyasal devrimin ufukta gözükmediği gelişmiş, tekelci dönem Avrupa’sında 20. yüzyılın ikinci yarısında “İleri Demokrasi” adı verilen programlarla komünistler siyasal iktidar mücadelesini ertelediler. Kitleler kapitalizmden kopup sosyalizme yönelmediler. Büyük bir toplumsal kriz (1973-Petrol) dahi bunu sağlamadı. Demek ki insanlar tadını bildikleri şeye meylediyorlar! Aren bunu bize, “siyasal devrim hedefinden büsbütün vazgeçmemiz gerektiğini” söylemek için, şu zarif ama kışkırtıcı sözlerle hatırlatıyor: “...daha önce tatmamış olduğumuz yemekleri, meyveleri hiç özlemeyiz; ya da hiçbir ilişki kurma olanağımız olmayan Hollywood’un film yıldızlarıyla evlenmeyi aklımızdan bile geçirmeyiz. Yani olanaksızı arzulamayız.” Hepimiz gençliğimizde Hollywood yıldızlarının rüyasını görmüşüzdür. Onlara “Devrim”le ulaşamayacağımızı kavrayacak “olgunluğa” eriştiğimiz anda, “evrim”le ulaşamayacağımızı da kavramıştık, Ama gene de boş durmamıştık. Sevgililerimizi Greta Garbo’ya ya da Humphrey Bogart’a benzetmiştik. Başka seçeneğimiz mi vardı? Ekim Devrimi’ni yapanlar buna bütün bir dünyanın fethi için giriştiler. Kremlin mahzeninde hiç şarap içmemişlerdi, ama sarayı ele geçirdiklerinin akşamı ilk iş olarak, özlemiş gibi içtiler. Demek ki oluyormuş. Kim diyor ki olmaz!

Sosyalizm için mücadelenin bugünkü ağır sorunlarını kavramak ve çözebilmek için Aren ve Somer’le “birlikte” düşürmeye devam edelim. Tarihî koşullar değişmiştir. Sovyet sosyalizm modeli ortadan kalkmış, kapitalizme geri dönülmüştür. Emperyalizm, tıpkı Ekim Devrimi’ne yol açan 20. yüzyıl başındaki koşullarda olduğu gibi, adı henüz konulmamış “yeni bir aşama”ya geçişin ataklarını yapmaktadır. Sadun Aren ve Kenan Somer bize, sosyalizm için mücadeleye, SBKP’nin ölmeden önceki son vasiyetini, “Kapitalizmin Demokratik Gelişme Varyantı”nı önermektedirler. Bu öneriyi, aslında vasiyet kapitalizme yapılmış olsa bile, iyi ki bu aşamada “organik” hale gelmemiş olduğu için, kesip biçelim ve yeni bir sosyalist mücadele stratejisi hâline getirmeye çalışalım.

İki yanımız var. Biri “eşitlik” istiyor, diğeri “özgürlük”. Sınıflar mücadelesinin de içindeyiz, dışındaymış gibi düşünüp davranamıyoruz. O halde ne yapacağız? Tanıdık çok eski bir ses bize şunu söylüyor: Sosyalizmin araç ve amaçlarını icad etmeyin. Bunları keşfedip ortaya çıkarmayın. Bunu yapanların âkıbetini gördünüz. Başaramadılar. Ama siz gene de vazgeçmeyin. Gelişim sürecine katılın. İşçi sınıfının edimsel gelişim koşullarında birincil öge olarak var olan bu araç ve amaçlar, gitgide gelişen bu büyük sınıfın maddî ve hukukî ihtiyaçları içinden fışkıracaktır. Aceleniz niye? Bu öneri Marx’taki gelişim teorisine uygundur. Ancak öyle değil de böyle düşünmeyi önermemekte, başka bir şey yapmaktadır. Yani ütopik sosyalistlerin gibi, düşünceyi hedefinden koparmaktadır. Manifesto, “Gelişimin görünen eğilimleri eşyanın gelecekte şu ya da bu biçimi alacağını göstermektedir,” demesine rağmen ütopik bir metin sayılır. Ve bu metin, kurgusal olmayan, gerçek temellere dayanan bir eşitlik ve özgürlük mücadelesi tarafından, daha yazıldığı anda eskitilir. Çünkü yazarları (Marx-Engels) sosyalizmi hayal dünyasından çıkarıp gerçek olayların sert zeminine taşıyın, demişlerdir.

Bu sert zeminde geçen sosyalizm için mücadeleler tarihinde kimi zaman “eşitlik”, kimi zaman “özgürlük” göründü. Peşlerinden koşanlar bunları “ikiz kavramlar” (Bakunin) bildikleri halde, ikisi hiçbir zaman birlikte gözükmediler. “Kendi keyfine, hayaline ya da herhangi bir hazır şemaya göre topluma biçim vermenin, ne işçi sınıfının, ne de başka herhangi bir sınıfın keyfi iradesine bağlı olduğu” da çok söylenmiştir. Bunu aklımızda tutalım. “Önemli bir toplumsal değişikliğin mümkün olabilmesi için, toplumun tüm yaşam koşullarının değişmesi, belli bir gelişim olgunluğuna kavuşması gerekir.” Bu dahi eskiden söylenmişti (Berstein), şimdi de söylenmektedir (Aren-Somer). Bunu da kaydedelim. Bunları unutmayarak ilerleyen bir yol izlediğimizde ne bulacağımız da öngörülmüştü, “Patronlar, ‘Alın fabrikaları, bizi rahat bırakın,’ diyeceklerdir,” denmişti (Kautsky, Hollanda Devrimi üzerine.). Ama patronlar fabrikaları vermediler. Döndük, yüz yıl sonra Gorbaçov tersinden işçilere, “Alın fabrikaları, biz de rahat edelim,” diyecekti. İşçiler almadılar. Bilinçli bilinçsiz, sürekli devinen ve kendine bir tarih yaratan ve bir koloni sadeliğinde kavranıp açıklanması asla mümkün olmayan insan toplumunun son “mülksüz” tipinin, işçi sınıfının gelişimi sermaye sınıfının çıkarıyla bağdaşmaktadır ama, sermaye sınıfının gelişmesi işçi sınıfının çıkarıyla bağdaşmamaktadır. Bu eğer sadece ve ancak ileri düzeyde soyutlamayla görünüp kavranacak bir şey olsaydı, çözümü “tarihsel gelişim yasası”ndan beklenirdi. Halbuki bu çelişki, sadece insanın bilimsel, teknik ve zihinsel becerilerinin değil, aynı zamanda felsefî, estetik ve duygusal boyutlarda gelişmesi bağlamında olmak kaydıyla pratik eylem içinde de kendini bıçak keskinliğiyle gösteriyor. “Demokratik eğilim ne kadar ileri götürülürse götürülsün, bir devrim olmadan eşitlik olmuyor.” (Jaures.) Şiddetle kurduğunuz eşitlikten de özgürlük çıkmıyor. Marksizm izleyerek gidilen uzun yolda “eşitlik” ve “özgürlük” bulunamadı. Yanlış yerde arandı, bulunamadı; doğru yerde arandı, bulunamadı. Marx’a giderek bir daha baksak? Devrimci sosyalist mücadele üzerinden değil de, evrimci sosyalist mücadele üzerinden arasak? Arayanlar aradılar, demokrasiyi sosyalist bir içerikle doldurmaya çalıştılar... buldukları işte bugünkü Avrupa’dır! Marx, toplumu temelde birbirine hasım iki sınıfa bölünmüş (dichotomique) bir bütünlük olarak gördüğü için ona geri dönerek bulacağımız şey gene devrimci mücadeledir. Marx’ı ısrarla ve özüne vâkıf savunan Troçki, Lenin’in başarması hâlinde, “Marks’ın öküz başı kadar iri kafası, giyotinin altına düşecek ilk kafa olacak,” dememiş miydi?

“Her bir ekonomik sistem kendisinin yerini alacak sisteme bir tür hazırlık olduğu için olgunluk dönemine kadar gelişmesi gerekir, zaten olgunluk dönemine ulaştıktan sonra, içinde gelişmekte olan çelişkilerden dolayı kendiliğinden dağılacak” deriz ve bu düşüncemiz doğru olur. Bu düşünceyi hedefinden koparmazsanız, o zaman “Rusya’da yarı feodal bir toplumdan sosyalizme geçmek için siyasal bir devrime odaklanmış” olan Lenin’e ulaşırsınız. Nasıl becerdi diye şaşırmamak gerekir. Demek ki maddî koşullar en azından “becerilecek” kadar gelişmişti. Aksi, sadece Lenin’e değil, tarihe de haksızlıktır.3

Marx’taki anlamında kapitalizmin gelişmesi “mülksüzleştirenlerin mülksüzleştirilmelerinin” mümkün olacağı noktaya doğru götürmektedir. Marx’tan yüz elli yıl sonra bugün, o noktaya daha yakın olmamız, yani yüz yıl önce mümkün olmayan, yapanların da eline ayağına dolaşan şeyin bugün daha olanaklı hâle geldiğini varsaymamız gerekir. Kenan Somer mutlak devletçi mülkiyet sistemine dayanarak hemen ve hepten mülksüzleştiren Sovyet sosyalizm modelinin çöküşünü gördükten sonra, bugün şunu öneriyor: “Diyebilirim ki üretim araçları mülkiyetinden yoksunluk ya da sömürü, artık ücretli üretken kafa emekçilerinde, ücretli üretken kol emekçilerinde olduğu gibi yoksullaşma ve alıklaşmaya, hiç değilse bu sözcüklerin eski anlamında bir yoksullaşma ve alıklaşmaya yol açmayacak. Bu durumda sosyalist evrede bile, yalnız tüketim araçları için değil ama kimi üretim araçları için de belli bir özel mülkiyet alanı öngörülemez mi? Üretim araçları üzerindeki geleneksel bireysel özel mülkiyet ve kapitalist özel mülkiyetten sonra, aslında üretim araçlarının çeşitli öteki toplumsal mülkiyet biçimleriyle de kuşatılmış yeni bir toplumsal mülkiyet biçimi olarak ‘toplumsal özel mülkiyet’ denebilecek yeni bir özel mülkiyet kategorisi ve buna karşılık düşebilecek yeni bir ‘özel’ girişim alanı öngörülemez mi? Kimi ücretli üretken kafa emekçileri bu yeni özel girişim alanının işverenleri olarak da etkinlik gösteremez mi? Ve gene ücretli üretken kafa emekçisi çalıştıran bu nevzuhur ‘kapitalistler’ kapitalistliklerini sürdürebilmek için yürürlükteki kâr oranının giderek altında kalan bir kâr oranından gitgide daha düşük bir kâr oranıyla yetinmek zorunda kalmaya başlayacakları zaman artık emeğin sömürü oranından çok ‘sermaye’nin sömürüsünden söz etmek gerekmeyecek mi?”

Kenan Somer’e bunları düşündürten, onu mülksüzleştirmenin yeni ve değişik yöntemleri üzerine kafa yormaya zorlayan Sovyet sosyalizm deneyimidir. Orada bu tür bir yol izlenmedi. Başka bir yol mümkündü de izlenmedi ise gerçekten kurucu irade her kim ise onun basiretsizliğinden rahatça söz edebiliriz. Ancak Kenan Somer’in önerdiğinin kendi kendisini yıkan bir özelliği var. Birincisi, piyasa olmaksızın Kenan Somer’in tasavvur ettiği “kimi ücretli üretken kafa emekçileri”, yani “yeni özel girişim alanının işverenleri”, ya da işte gerçeğe çarpar çarpmaz tuzla buz olan yeni çift cinsiyetli kavramlarımızla, “kapitalist olmayan kapitalist” dinamikler gelişemezler. “Özel girişim alanı”ndakiler, aynı zamanda piyasa ise, evet emek sömürüsü aracılığıyla gelişirler. Üstelik bunlar elit kafa emekçileri olarak elit işler yapacakları için sömürü oranları daha yüksek olacak ve hızla zenginleşecekler. Fakat kim yapacaksa ve piyasa varken niye yapacaksa, bunlar yürürlükteki kâr oranlarının altında çalışmaya razı olacaklar ve oldukları zaman da emek tarafından “sömürülen” hâle düşecekler... Kenan Somer’in götürüp tıkadığı noktada ben olsam, emek tarafından sömürülmemek için işveren olmayı da, emeği sömürmeyi de reddederim! Yalnız Kenan Somer, açılmasını önerdiği “özel girişim alanı” dışında kalan mülkiyet alanını tanımlamamış. Gelişmesini umduğu, gelişmekte olan olduğu için kuşatma altında olan da “toplumsal özel mülkiyet”tir ve kuşatmayı o yaracaktır. Eğer tanımlanmamış mülkiyet alanı özel mülkiyet ise gelişme beklendiği gibi olmayacaktır, çünkü o mülkiyet alanı ağırlıklı olarak tekeldir. Tekeldir de sosyalist devletin mülkiyetinde ise, yani “sosyalist tekelse” sorun yoktur. Çünkü Marx’a göre gelişmiş tekel “toplumsal mülkiyet”in cismidir. Yani tekel, sosyal mülkiyet “biçim”ini kendinde içkindir. Kapitalizmin mülkiyeti cisim olarak sosyalleştiren eğilimi vardır ve bunu sonuna kadar götürecektir. Bu mülkiyete “el konulması” veya “satın alınması” sosyalleşmesi için yeterli olacaktır. Yani eninde sonunda mülksüzleştirenler kimlerse, onları mülksüzleştirmek isteyen eylemin siyasal iktidara, o halde iktidar için siyasî iktidar mücadelesine gereksinmesi olacaktır.

1 Ekim Devrimi’nin biçimlendirdiği Komünist Enternasyonale sadakat, her ülke seksiyonu –partisi– kendi özgün doğrultusuna sahip olsa bile, Sovyet Sosyalizm Modelinin yıkılışına kadar –yıkılış dahil– üstelik hiç değişmeden, kimi partiler için gönüllü, kimileri için zorunlu, sürmüştür. Dünya çapındaki komünist siyasî iradenin likidasyonu da bu enternasyonalist sadakat çerçevesi içinde gerçekleştirilmiştir. Bunu Aren ve Somer de iyi bilmektedirler. Aynı veya benzeri bir iradeyi yeniden kurmakta güçlük yaratmasın diye bu konuda suskun kalmayı saygıyla karşılıyorum, ancak sosyalizm için mücadeleye Sovyet sosyalizminden edinilmiş tecrübeyi transfer ederken ucu bize dokunsa bile öznenin rolünü görmek ve göstermek durumundayız.

2 Aklını sosyalizm-demokrasi ilişkisine takmış kimi sol teorik görüş sahipleri Sovyet sosyalizminin “demokrasi olamadığı” için çöktüğünü, buna da Sovyetlerin parti örgütüyle birleştirilip etkisizleştirilmesinin, yani iktidarın işçilerin elinden alınmasının yol açtığını düşünmektedirler. (Sosyalist Forum-Kitap, Mehmet Özgen, Mahir Sayın) Burada “Sovyet” denilen örgüt biçiminin her zaman ve her iş için uygun sosyalist araç olduğu varsayımı yatıyor. Belirgin özelliği “seçimle oluşan devlet” olmasıdır, Ekim Devrimi kısmen Sovyet platformunda yaratılmıştır, ama Sovyet platformu karar için Smolni Enstitüsünde günlerce tartışırken Bolşevik Parti militanları ve silahlı işçiler, dışarıda ve Sovyetlere danışmadan yaptıkları için komploculukla suçlanacakları işi yapmış, devlet dairelerini ele geçirmiş, bunu gören devrim muhalifi Sovyet unsurların Petersburg’u terk etmelerini sağlamış, Kışlık Saray’a girilmesini rutin bir ziyaret mertebesinde kolaylaştırmıştı. Sosyalizmin inşasında ise Sovyet aynı ölçüde işe yaramamış, ürkütücü bir atalet ve çaresizlik doğmuş, bunun üzerine Lenin Sovyetlerin her düzeyde parti örgütleri ile birleştirilmesi planını ortaya atmıştır. (Bkz. 4 Mart 1923 tarihli Pravda. Aktaran Mete Tunçay, Batı’da Siyasal Düşünceler Tarihi, Teori yay. Eylül 1986. sf. 209.)

3 Anlamak için bir örnek verelim. Rusya’nın 1. Dünya Savaşı’nda 1,5 yıl süren ve Sivas’ın doğusuna kadar gelen işgalinde, bölgenin altyapısını ne yönde ve nasıl değiştirdiğini işgalden sonra merak eden Batılı güçlerin hazırladıkları gözlem raporlarında Avrupa kapitalizmini hayrete düşüren izlenimler vardır. O durumdaki Rusya’da bile hâlâ sosyalizm olmaz diyerek, “Rusya’yı bir endüstri toplumu hâline getirmek ve kapitalizm aşamasını tamamlamak burjuvaların öncülük edeceği iştir” (Martov) diyen sosyalistler vardı. Fakat kendimize (Aren’e ve Somer’e) haksızlık etmemek için şunu da eklemek gerekir: Rusya’da olabiliyorsa, bizde de olur diyerek Anadolu’ya gelenler (M. Suphi ve arkadaşları buranın “başka” yer olduğunu, sosyalizmin koşulları bakımından “yeterince” gelişmese bile, “diğer şeyler”in koşulları bakımından “aşırı gelişmiş” bir ülke olduğunu hesap etmemişlerdi.

* Kenan Somer’in 28. sayımızda yayınlanan yazısında bazı dizim hataları olmuştur. Özür dileyerek düzeltiyoruz:

1) Derginin 16. sayfasında “Anlı şanlı komünistlerin...” diye başlayıp “... erdemidir,” diye sona eren paragraf şöyle okunmalıdır: “Anlı şanlı komünistlerin ‘son kullanım tarihleri’nin geçmesi (aslında hiç geçmez; Althusser’in deyişiyle bilimsel bilgiye açılmış ‘Matematik kıta’ var oldukça, Thales’in; bilimsel bilgiye açılmış ‘Fizik kıta’ var oldukça, Galileo Galilei’nin; bilimsel bilgiye açılmış ‘Tarih kıta’ var oldukça Marx’ın ‘son kullanım tarihleri’nin hiç geçmeyeceği gibi, aslında hiç geçmez), evet, anlı şanlı komünistlerin ‘son kullanım tarihleri’nin geçmesi, aslında onların kusuru değil, yaşayan ve gelişen komünist düşüncenin erdemidir.”

2) Derginin 17. sayfasında sondan bir önceki paragrafta, “Buna karşılık büyük ve orta burjuvazi, feodal toprak sahipleri ve yüksek memurlar, aydınlar, generaller ve subaylar gibi iktisâdî, ideolojik ve siyasî bakımdan burjuvazi, toprak sahiplerine bağlı çevreler...” cümlesindeki “... burjuvazi, toprak sahiplerine bağlı çevreler” ibaresi, “burjuvazi ve toprak sahiplerine bağlı...” diye okunmalıdır.

3) 18. sayfada “Marksizm öldü mü, kaldı mı?” ara başlığının hemen altındaki paragrafın ilk iki satırında “... olmakta olan yeni bir yaşam biçimi için de...” diye yazılan ibare “... içinde de” olacaktır.