Latin Amerika’da hem yeni bir şeyler oluyor, hem de var olan şey yeni bir biçime bürünüyor.

Kıta zaten yoksul çiftçilerin azman tarım tekellerine karşı toprak mücadelesi yönünden öteden beri hareketliydi. Bazıları silahlı mücadele temelinde siyaset yürüten bu hareketler, son on beş yılda sistem içine doğru kayan bir çizgi izlediler ve bu “çözülme” olarak algılandı.

Yoksul çiftçi-köylü hareketlerinin tek başına devrimci mücadelesinin bugünkü dünya koşullarında zaten kendi başına bir değer ifade eden ve gelecek vadeden bir sistem önermesi olanaksızdır. Bu tür hareketler doğal olarak sınırlı bir zümre çıkarını –belli bir yörenin veya bölgenin çıkarlarını– temsil etmektedirler. Böyle olduğu için de şimdiye kadar ancak geçici yerel veya bölgesel iktidarlar kurabilmişlerdi.

Köylü mücadelelerinin yerel veya bölgesel çıkarları aşan bir perspektife kavuşması, “küreselleşme” denilen yeni emperyalizm ile birlikte imkân dahiline girdi. Bu “yeni” emperyalizm dünya tarımını gelişkin merkez ülkeler lehine yeni ilişkilerle tanzim ederken, büyük ve kitlesel yoksullaşmaya yol açan genel bir yönteme başvurmaktadır ve bu yöntem her ülkede üç aşağı beş yukarı aynı sonucu vermektedir. Bu gerçeklik “Küreselleşme”ye karşı uluslararası hareketin köylü –çiftçi– temelini oluşturmaktadır. Diğer yandan “kır”daki bu gelişme sonucu kentlerin kenarlarına uçsuz bucaksız işsiz-evsiz yoksul milyonlarca insan yığılmaktadır. Latin Amerika’da elli yıldır var olagelen bu tabloyu bugün Türkiye, Pakistan, Hindistan, Nijerya vb. hemen her ülkede görüyoruz.

En temel kamusal hizmetlerin özelleştirilmesine kadar derinleşen “küreselleşme”, kırda ve kentlerde biriken işsiz, evsiz, hasta, çocuk, kadın, öğrenci, işçi, çırak, işportacı, dilenci, vb. gibi eskiden yan yana kullanılması bile imkânsız kavramları birleştiren yoksul “halk” yığınları oluşturdu.

Yoksul köylü ağırlıklı olan halk hareketleri Latin Amerika’da Guatemala, Meksika, Kolombiya, Paraguay, Peru ve El Salvador gibi ülkelerde, salt köylü hareketi olarak güçlenmektedir. Şili, Uruguay, Arjantin, Venezuela ve Bolivya’da ise yoksul köylü hareketi kentlerdeki emekçi sınıf ve “yoksul halk” dinamikleriyle birleşerek tarihsel olarak daha ileri bir eşiği zorlamaya başladılar.

Venezuela’da harekete, salt başındaki adam Hugo Chavez’in sözünden, geçmişinden veya bugünkü coşkusundan ya da iktidarda oluşundan bakılırsa çok şey anlaşılmış olmaz. Bu iktidarı kim, ne yaparak ayakta tutuyor, budur önemli olan. Dünyanın patronuna (ABD) ve onun bu ülkede çıkarlarını kökleştirmiş olan tekellerine karşı, “halk hareketi” olarak gelişen eylemin Yeni Dünya Düzeni, MAI, WTO (Dünya Ticaret Örgütü) gibi isimler altında epeydir dünyayı kasıp kavurmaya çıkmış yeni emperyalist saldırı bağlamında öne çıkan bir mantığı var. Halk hareketinin örgütlü davranış referansı Bolivar’ın eski federe ülkesinin bu parçasında zaten bir gelenek olarak varolduğu için halk (kitle hareketi) kendi kendini örgütleyerek eylemini pekiştiriyor. Eski Bolivarcı devrimci hareketin uzantısı olan MVR dışında Komünist Parti, sosyalistler (MAS, PPT), değişik sol partiler ve ağırlıklı olarak petrol, çelik ve maden sektörlerinde örgütlü sol işçi hareketi (UNT sendikası) ve hayatında ilk kez “kendi” toprağı olmuş yoksul köylüler, Chavez’in arkasındaki kitlesel “halk hareketi”nin sınıfsal temelini oluşturuyor. Bu hareket devlet topraklarını ve daraltılmış tekelci sınır üstündeki özel toprakları, kendini besleyen bir toplum hedefiyle yoksul köylülere dağıtıyor. (150 bine yakın aileye 2,4 milyon hektar toprak dağıtıldı.) Mahalle, semt ve sokak komiteleri bazında örgütlenmiş aktif 2 milyonu aşkın eylemci kendi kendini yönetiyor. Hareket öğrencisine bedava süt ve gıda dağıttığı birkaç bin okul açtı. Kübalı 12 bin konuk doktorun halka ücretsiz sağlık hizmeti verdiği gezici ve sabit sağlık merkezleri oluşturdu. Milyonlarca insanı okur yazar yaptı. Evsiz yoksullara ev inşa etti. Bankalar ulusallaştırıldı. Fabrikalarda işçi denetimi kuruldu. Çalışma süresi %13 azaltıldı, vb., vb...

Bir diğer gelişme Bolivya’da, Evo Morales’i devlet başkanlığına taşıyan harekettir. “Koka çiftçileri”nin zaferi değil bu. Morales “Sosyalizmin yolu” (MAS) adını almış, sınıf temeli çiftçi bir siyasî hareketin lideri olarak başkan seçilmiş olsa bile, bu güce, programını işçi hareketinin ve kent yoksullarının taleplerini içerecek biçimde genişlettikten sonra ulaşabildi, çünkü sol muhalefetin önemli ve etkin bir bölümünü, kapsamlı kamulaştırma (petrol ve doğalgaz gibi) talepleriyle ortaya çıkan işçiler ve kent yoksulları oluşturuyor. Ne, öyle saf anlamında “köylü”, ne “işçi”; burada da “halk” ve karşısında tekeller var.

Öte yandan, Şili’de, sosyalistlerin adayı Michelle Bachelet’in başkanlık seçimini kazanmış olması Latin Amerika’da “halk hareketi” niteliğindeki hareketlerin siyasal başarılarından çok daha anlamlı bir gelişmeye işaret ediyor. Michelle Bachelet’in babası Pinochet darbesinde öldürülen bir Allende dostuydu. Bachelet kendisi ağır baskılara maruz kalmış, işkence görmüş, uzun yıllar sürgünde yaşamıştı. Kendi başına, babasız yetiştirdiği üç çocuk anası. Başkan seçilmezden önce Şili’nin savunma bakanıydı; daha önce sağlık bakanı olmuştu. Şimdi, Latin Amerika’nın tarihteki ilk kadın başkanı!

Aynı zamanda bir çocuk doktoru olan bu kadın başkanın seçim zaferi, kapitalizme alternatif arayan bir geçmişin (Allende) dirilişini ima etmektedir. Şili’de politikleşmiş bir köylü hareketi de yoktur. Burada solun, sosyalistlerin siyasal yükselişi klasik sınıf mozaiğine dayanmaktadır. ABD tekelleriyle bitmemiş bir hesaplaşma yeniden doğmaktadır.

İster köylü-çiftçi temeli ağır bassın, isterse kentlerin emekçi sınıflarına dayansın veya bunların belli reform programları temelinde bütünleştiği “Halk hareketi” olarak gelişsin, Latin Amerika’da yükselen şey her hâlükârda uluslarüstü en büyük tekellerin egemenliğini kırmaya dönük bir mücadeledir. Hareketin bazı ülkelerde “sosyalist” etiketli olması sonucu değiştirmez. Nihaî olarak bu hareketleri, halkları kendi deneylerini geliştirdikleri, kendini yönetme ve kaderini belirleme potansiyelini test ettikleri, somut içerikli bir devrimci pratikten süzüldükleri ve en azından karşı oldukları şeye (küresel emperyalizm) tarihî sınırını gösterdikleri devinim olarak görmek gerekir.

Tercümesini de “yeni dil”den yapmak lazım. Bu hareketler bundan otuz-kırk yıl önce sosyalist sistemin yarattığı iklimden, bazıları da doğrudan desteğinden besleniyordu. Şimdi bu yok. Sadece “halk” gerçeği var. Emperyalizm ve tekelci yardakçıları ile karşı karşıya gelen kitleler var. Ne yapılır, ne yapılamaz, buna bağlı. Bu ülkelerde, her birinin kendi özgün durumu ve gerekçesi olmakla birlikte siyasetin genel kuralı işliyor. Radikal siyaset, ancak radikal bir halk hareketi varsa yükseliyor ve iş görebiliyor. Bu bakımdan da sol siyaseti, siyasetin “sollaştırılması” ya da radikalleştirilmesi olarak değil, asla öyle değil, halkın kendi kendine bakışının ve kendini eyleminde var etmesinin kendi somut yaşam ilişkileri temelinde radikalleşmesi olarak kurgulamak gerekir.

Brezilya’ya ise ayrı bakmak lazım. Brezilya bambaşka ve çok büyük bir dünya, orada yerinden taş oynasa dünyanın her yerinde hissedilir. Yani sen burada Türkiye’de ne kadar varsan ve halkla birlikte ne kadar radikalleşmişsen, Lula’dan da o kadarını beklemelisin. Fazlasını bekliyorsan, o senin sorunundur. Siyaset hayallerle değil, somut yapılır.