Reel sosyalizmin yıkılmasıyla birlikte Türkiye’nin başını önce liberalizm döndürdü. Herkes bunu düşündü ve konuştu. Liberalizmin tüm dünyada siyasetin “merkez”ine oturacağı varsayımıyla teoriler üretildi. Türkiye’de ilk kez bir liberal burjuva hareket “girişimi” çıktı ortaya ve pek çok “konjonktür komünisti”nin aklını çeldi. Liberalleşme sürecine en geç –o da sadece "Kürt meselesi" nedeniyle– MHP katıldı, ona da “Caddebostan faşizmi” dendi; yani liberal faşist!

Bu dönem öyle bir dönem oldu ki, özelleştirmeye karşı çıkmak en büyük “ayıp”, hattâ geri zekâlılık sayıldı. Emekçi haklarının ve bunun için mücadelenin savunulmasına “dinozorluk”, Nuh Nebi’den kalma çayırlarda otlama dendi. Komünist olmak ve kalmak, artık yeryüzünde somut karşılığı kalmamış, ideolojik veya kültürel bir saplantı yerine kondu. Bu dönem tam bir “rezalet” idi, çok “rezil” türetti. Sonra ne olduysa, “11 Eylül” mü desek, yoksa Irak’ın işgali mi; Kosova mı desek, yoksa Yugoslavya’nın dağıtılması mı, her ne ise, belki de AB’ye girmek veya girmemek... hava birden tersine döndü. Milliyetçilik yükselmeye başladı. Bunun etkisine kapılan solcular, sosyalistler, komünistler kendilerine “ulusalcı”, “yurtsever”, vb. demeye başladılar. MHP eski yerine döndü. Liberalleşenlerin bazıları oturup yeniden düşündüler.

Şimdi bıçak sırtı bir denge durumundayız. Liberalleşme mi ağır basacak, yoksa milliyetçileşme mi? Solcuların, sosyalistlerin, komünistlerin kafaları bu soruyla meşgul. En geri duranları bile, acaba hangisi daha yararlıdır sorusunun kıskacı altında kıvranıyor. Hangisi Türkiye’nin hayrınadır?

Soru böyle sorulursa izinden gitmek kaçınılmaz olur. Hangisi Türkiye’nin hayrınadır? Liberallerle ulusalcılar arasında zaten her zaman tartışma ve çatışma konusudur bu. Bugün iyice alevlendi. Bu, gerçekte, Türk burjuva sınıfının, “tarihsel doğrultu” ile ilgili, kendi iç tartışmasıdır. Ancak çeşitli nedenlerden ötürü solun bütün kesimlerini de –üstelik gene solcu kalmalarını sağlayarak– kendine çeken bir tartışmadır. Solun bir kesimini liberalizme çeker, çünkü en azından bu yol, “özgürleşme” sorunuyla “demokrasi” üzerinden ilişki kurmayı mümkün kılmaktadır. Pürüz, “özgürleşme” ya da “demokrasi” denilen hâdisenin bir “sınıflar hâdisesi” olduğunun örtbas edilmesidir. Bu olursa gerisi kolay. Bu nedenle liberalizmin etkisi altındaki sol, “sınıf” sözünü ağzına almaz: “insan” yeter! Burjuva sınıfın bu iç tartışması solun bir diğer kesimini milliyetçi, ulusal, yurtsever tarafa çağırır. Sol da gider. Niye gitmesin ki, burada bir “anti-emperyalizm” kokusu yok mudur? Küreselleşme de zaten bunu kışkırtmıyor mu?

Burjuva sınıfın burada işi ne peki diye soran bir safdillik de var. Sermayenin başka işi mi olurmuş? Ulus-devlet ne güne var? “Ulusların üstü”ne çıkmış tekeller bile içinden doğdukları pazarın tüm girdisi-çıktısı ile, kuruşuna kadar ilgilenmiyorlar mı? Sol nasıl olsa anti-emperyalist değil mi? Gider. Burası Türkiye olduğuna göre “liberal”/“ulusal” tartışması tek bir sınıfın iki taraflı yavan bir tartışması düzeyinde kalmaz. Tartışmaya doğal olarak politikleşmiş İslam da girer. Sol nasıl iki tarafa da gidiyorsa, politikleşmiş İslam da öyle, her iki tarafa da gider. Nitekim Türkiye’deki “liberal”/“ulusal” tartışması AKP ile birlikte tartışılıyor. Bunu AKP’nin kendisinden çok solcular, sosyalistler, komünistler sorun ediyorlar. Acaba AKP bu tartışmada liberal çıkarları mı, yoksa ulusal çıkarları mı temsil ediyor? Kimi solcuya göre o, kimine göre bu!

Kürtler de var, tabiî. Onlar bu tartışmanın dışında mı kalacak? Onlar da sahneye iki profil birden yansıtıyorlar. Türkiye üzerinden AB’ye girip liberal âlemle bütünleşmek, ya da ABD ile birlik olup “devlet”i kurtarmak! Türk solcuları, sosyalistleri, komünistleri de oturmuş, acaba hangi taraf haklı, hangi taraf daha reel politik, onu değerlendiriyor.

Bu kaba sınıfsal durum solun “liberal”/“ulusal” tartışması –ve kaçınılmaz çatışması– içine girip “taraf” olmasına ve kendine siyasî ikbal aramasına engel teşkil ediyorsa, o zaman “teori” üretmek gerekir. Teori nerden üretilir? Tabiî “Somut durumun somut tahlili”nden!

Teori üretimi başlıyor ve sürüyor: “Eski” bitmiştir, defteri dürülmüştür, “yeni” başlamıştır. Solculuğu, komünistliği emek-sermaye çelişkisine indirgerseniz yanılırsınız. Bunu görmüyorsanız, demek ki siz, “bilgisayara geçememiş”, bilimsel-teknolojik devrimi kaçırmışsınızdır. Emek-sermaye çelişkisini politik alana taşıyamıyorsanız, böyle bir çelişki olmadığındandır. Çelişki AB ile, ABD ile, emperyalizm ile Türkiye arasındadır. Ya çatışarak aşacaksınız, ya da benimseyerek. Sola ikisi de uyar. Çatışma alanını seçenler için solun geçmişi zaten bir hazine. Bu hazinede Kemalizm var, 1968 var, Sultan Galiyev var, Latin Amerika var, şimdi Irak direnişi var, var oğlu var... Tartışan, tarih bilinci ve şuuru olan, iktisadı, siyaseti ve devleti, her şeyin girdisini çıktısını bilenler olduğuna göre bir bildikleri elbette vardır.

Nedir mesele? Türkiye yok olacak. Liberallere göre Türkiye milliyetçiliğin batağına sürüklenirse yok olur; milliyetçi, yurtsever, ulusal taraftakilere göre ise, liberalleşip Batı’nın eline düşerse. Mesele varlık-yokluk meselesi olunca ister istemez bundan 90-100 yıl önce nasıl konulmuşsa öyle konuluyor demektir. Zaten tartışılan da, bitti, defteri dürüldü denilen geçmişin kendisinden başka nedir ki? O halde Türkiye doksan yıl önce batmaktan nasıl kurtulduysa bugün de öyle kurtulur. Ya da, Türkiye’yi doksan yıl önce batırmak isteyenler, bugün de aynı zayıf yerlerine vurmaktadırlar.

Acaba öyle midir? Değildir. 20. yüzyılın ilk çeyreğini, yani “çılgın Türklerin” yoktan Cumhuriyet var ettiklerinin söylendiği dönemi şekillendiren, ortaya o gün çıkmış olan Batı’nın Finans Kapital’idir. İttihatçıların yıpranmış ve kendi kendini şimdiden tasfiye etmiş yeni yetme ırkçı kanadı yerine, pragmatizme ideoloji hâlesi yakıştırmaya teşne Kemalistleri destekleyerek işin içinden çıkmıştır. Derdi Osmanlı’yı sonuna kadar bölmekti zaten, savaşı kazandığı halde niçin bölmedi? Niçin Osmanlı’yı kaldığı kadarıyla iri bir lokma gibi yutmak isteyen Alman emperyalizminin yapacağını yaptı? Niçin Ermenilere, Kürtlere savaş içinde verdiği sözleri unuttu? “Böylesi” daha iyi idi de ondan. Osmanlı Ermenileri ve Kürtleri küseceklerse Bolşeviklere küssünlerdi. Onlar savaşın sonunda ve üstelik her şey yolunda gitmekte iken işin rengini değiştirdiler ve “sınıf meselesi” diye bir mesele çıkardılar. Kendi Ermenilerine de bir emekçi Ermeni devleti kurdurdular. Diasporadan kaç Ermeni burjuva gitti orada yaşamayı seçti? Hiçbiri. Demek ki Ermeni meselesi de bir sınıf meselesi. Kürt meselesi de bir sınıf meselesi. Başka türlü görmek ve çözmek isteyenlere sözümüz yok ama “sınıf meselesi” dışında bir mesele. Sol niçin bu tartışmada var? Konuşacaksa Ermeni sosyalistler konuşsun. Moskova’nın arka mahallelerinden birinde bulunmuş sahipsiz bir Ermeni çocuğunu “Ne yapalım?” diye kendisine getirenlere, “Ermenice bilen bir öğretmen bulun, ona teslim edin,” diyen bir Lenin gelip geçtikten sonra bu meseleyi komünistler böyle mi tartışacaklar?

Türklüğe dokunan yanıyla baksak ne görünür? Burdan görünen tarihin o döneminde, “sınıf solu” denilen güçlerin Marksizmden neşet eden mücadelesinden istifâde etmeye bakan Kemalizmdir. Kemalizm o gün bir tür Türk ırkçılığı olarak şekillenmiştir. Örtüsüne bakmamalı, özüne bakmalı. İsrail devletinin de demokrasisi vardır, işçi partisi vardır falan ama ırkçı bir devlet değil midir? Kemalizm de böyle bir ırkçılıktır. Doğu Halkları Kurultayına kadar sokulmuştur. Bolşeviklerin o günkü siyasal stratejisi buna uygun düştüğü için sınıf hareketinden şartlı kabul görmüştür. Ama bu temas Türk solunu ve komünist hareketini daha sonra çok uğraştıracak ve ona bir dizi yanlışlar yaptıracak olan bir gelişmenin de başlangıcıdır. Mustafa Suphi’nin komünist perspektifi ile Ankara’daki Kemalistlerin programı, birinin ötekini yemesini zorunlu kılacak kadar örtüşmüştür. Bugünkü ulusalcı-liberal çatışmasına 85 yıl önceki bu anomaliye dayanarak girmenin mantıklı bir yanı yoktur. Tarihin bu hassas alanına Kemalist entelektüeller, devletle gönül birliği içinde sık sık el atarlar. Atillâ İlhan buraya Sultan Galiyev’i yerleştirmek için boşuna kalemini ve çenesini yordu. İlhan Selçuk’un da aklı bu noktaya sık sık takılıyor. Şimdi Anıl Çeçen var, Kemalistlere Avrasya teorisi oluşturmaya çalışıyor. Irkçılarla bu konuda bir alıp veremedikleri yok. Faşist general emeklileri bu safta iş tutuyorlar. Sinan Aygün tüccar taifesinin çıkarıyla bu Kemalist Türk yurtseverliğini buluşturmaya çalışıyor. Siyasette prim yapacağa da benziyor bu ulusalcı gelişme. Kürt meselesinin almakta olduğu şekil içinde rol kapmak istediği de açık. Mehmet Ağar, “Kürt meselesini sadece ben çözebilirim,” derken bunu anlayan anlıyor. Burada, Perinçek de var. Olsun. O olsun da, solculuğun işi ne? Bütün bunların toplamından anti-emperyalist bir refleks mi çıkar? Ne gibi bir refleks?

Anti-emperyalizm, değişik yerlerde, değişik biçimlerde ve nitelikte yükselişe geçti. Latin Amerika’da emekçi halk çoğunluğuna dayanarak sol (halkçı-devletçi) programlarla elde edilen başarılar, bugünkü anti-emperyalizmin olumlu hanesine yazılmalı, ama bu kadar. Genel olarak bugünkü anti-emperyalizmi, desteklemeye evet ama, gerici karakterini gözden kaçırmak da sola yaramaz. Bugünkü anti-emperyalizm, bundan önceki ile karıştırılmamalı. 1950’lerden sonra yükselen anti-emperyalizmin en yüksek biçimi Bloksuzlar Hareketi’ydi. Ama o günkü sosyalist sistemin çekim gücü sayesinde milliyetçilikten, ulusalcılıktan, yurtseverlikten yakasını sıyırmıştı. Bu dar tanımları aşan yeni tanımlara yönelmişti. Ganalı Nkrumah Afrika’ya “Afrikalılık” diye, kendi hümanizmini yücelten bir değerler çerçevesi öneriyordu. Latin Amerika anti-emperyalizmi zaten ulusal bayrakların içine girerse boğulacağını bilirdi. Fanon bu anti-emperyalist dünya için iki sistem dışındaki “kendine ait yeni bir evren” diyordu. Sukarno ve bütün Endonezya, ulusal bir aidiyetten hareketle değil, “Asya sosyalizmi” kavramına değen ve paylaşılan bir heyecandan güç alıyordu. Samir Amin bugün oradan beslenerek yaşıyor. Bunun bugünkü anti-emperyalizm ile bir benzerliği var mı?

Gelelim bugüne. Siyasal haritalar üzerine hassasiyet yeniden arttı. Çünkü en yenisi olan Potsdam bozulduktan sonra eskisinin hükmü mü kalır? Sırada 1920’lerin siyasal haritası var. Seyrettiğimiz bu danstır. Her şey bugünün gerçeğine uymak, uydurulmak zorundadır. Bu emperyalizme “yeni” denmesi boşuna değil. Dünyanın “bütün” zenginliğinin tek yönlü emperyalizme akması, kesintisiz akması, akışının garanti altına alınması siyasî harita ile ters düşmüşse haritanın o noktası eskimiştir. Şimdi bu yaşanıyor. Evet ama bu karşı çıkmaya “millî devlet”in de gücü yetmez, ulusalcılığın da. Türkiye ise söz konusu olan, milliyetçilik, yurtseverlik hiçbir şeyi kurtarmaz. Çünkü emperyalizm bunları alıp gitmiyor. Ekmeği, aşı, rızkı alıp gidiyor. İhtiyacı bunadır. Milliyetçi olunca ister sağcı ol, ister solcu, hattâ sosyalist, emperyalizmin derdi bile değildir. Hattâ çok doğru bir yeni tanımla yurtseverliğin en hası emperyalizme yakışır. ABD’de özel bir yasası bile var.

Bu size bağlı değil, eşyanın tabiatı icabı böyle. Irak’ın Baas’ı nedir ki? Yurtsever. Sosyalist bile demiştir kendine. ABD İran’ı onunla vurmuştu. Şimdi onu vurdu diye iş tersine mi döndü? Hayır. Emperyalistler Baas’la arayı düzeltmek için her yolu, aptal oldukları için mi deniyorlar? Ulusalcılık Türkiye’de emperyalizme karşı da kabarmıyor. Emperyalizmin tercihlerine, kendi stratejisi içinde Türkiye’ye biçtiği role itirazdan kabarıyor. “Bu kadar mı? Bize bu kadarını mı lâyık gördün?” dâvası bu. Bu kadar. Bu, tabiî, burjuvan ne ise o kadar meselesidir. Burjuvan (sermaye birikimin) kadar konuşursun. AB’ye de, ABD’ye de ulusalcı itirazın sınırı bu kadardır. Türkiye’yi küçük düşürmüş. Askerin başına çuval geçirmiş. Ermeni meselesini kaşımış. Kürtlere ayrılıkçı cesaret vermiş, vb... Kim küçük düşmüş? AKP hükümeti. İslamcı hükümet. Niye küçük düşmüş? “Küçük” ya da “büyük” olmayı mı temsil ediyor AKP? Yapabileceği bir şey vardı da, yapmadı mı? AKP’ye karşı ulusalcı muhalefet “Memleketi sattı!” noktasından ne kadar daha ileri gidiyor ki? Şeriatçı “şerh”i var yani milliyetçi-Kemalist-yurtsever muhalefetin, “sınıf şerhi” yok! Kapitalistleşmiş dünyanın satılmamış üç metrekare yeri mi kalmış? Kürt meselesi de azdırıyor milliyetçi-Kemalist-yurtsever eğilimi. Arkasında ABD var, AB var, NATO var çünkü. Bu da düpedüz anti-emperyalizm. Düpedüz ama, nedense NATO’yu ve Türkiye’nin NATO içinde yerini görmezden gelen bir anti-emperyalizm. Üstelik, kendi emperyalist amacıyla onun arasında uyum kurmaya her an teşne bir anti-emperyalizm. Kerkük’e gidelim, diyor. ABD he dese hemen onunla uzlaşıp gidecek. Kürtler Musul’u, Kerkük’ü getirsinler, “Federasyon meselesine yeniden bakarız,” diyor. Türkiye satılıyor, yok oluyor, yutuluyor vehminin arkasında dünya yeniden paylaşılırken bize ne düşer iştahlanması yatıyor. Irak’ta PO (Petrol Ofis-Doğan Holding) var! Irak Kürdistanı şantiyeye dönmüş, nakliyecimiz, kabzımalımız, müteahhidimiz oraya doluşmuşlar, Amerikan işgâli altında harıl harıl iş yapıyorlar. Türkiye’ye para giriyor. Yenilir, içilir, elle tutulur, parmakla sayılır bir yurtseverlik varsa, budur. Gerçek yurtsever onlardır. Solun bu anti-emperyalizm ile ilgisi nedir?

YÖK ‘e saldırıyor AKP. Van’a, “Aşkın dâvası”na karşı milliyetçi-Kemalist-yurtsever anti-emperyalist dâva güdülüyor. AKP YÖK’e niye saldırır? Bilim ve teknoloji düşmanı olduğu için mi? İslamî ideoloji bilime düşmanmış! Kim söylemiş? Farabî, İbni Sina, Birunî, Hayyam, Haldun, Rüşd... bunlar islamdan ve bilimden değil mi? Kim kimi kandırıyor? YÖK kendini, bilimi çok sevdiği için mi savunuyor? Hükümet TÜBİTAK’a bilim yapmasın diye mi müdahale etti? Belki de bütçesi 70 milyar Euro olan “AB 7. Çerçeve Programı”ndan akabilecek musluğun başında kendisi olmak, şimdiki YÖK kaynaklarını kontrol etmek içindir. YÖK’çüler de hani, parayı hiç sevmez değiller. Şunun şurasında, birkaç yüz trilyonluk futbol bütçesi için koparılan kıyamet niye ki? Bunu Kemalistlik-ulusalcılık-yurtseverlik mi engelleyecek? Mesele bu mu? AKP sendikalara niye saldırmıyor? Böyle bir şey yok da ondan. DİSK’e, TÜRK-İŞ’e, HAK-İŞ’e bir sözü mü var? Emekten bir muhalefet yükselmeyince istikrar pekâlâ yürüyor. AKP’nin ZİHNİNE çelme takmakla emekçiler için işler düzelmez. Yoksulların duası alınamaz. AYAĞINA çelme takmak lazım. Bütün bunları ancak emek solu, sınıf solu görebilir, duyabilir, anlayabilir. Bu ince çizgide öteki bütün ölçüler yanıltıcıdır. Kapitalizme karşı gerçek bir sınıf muhalefeti geliştirmeden, emek sermaye savaşının yüreğine girmeden hiç bir şey olmaz. Yanlış yapacaksan da orda yap!

Sorumuza dönelim: Sol-sosyalist-komünistlerin ve bunların yönetebildiği toplumsal güçlerin mücadelesi bakımından liberalleşme mi daha tehlikelidir, yoksa Kemalistleşme, milliyetçileşme mi? Bu soruya bir de, aydınlar planında tek tük görülen ve İslamî anti-emperyalist direnişe yakınlık olarak tezahür eden ve en azından hattâ anti-kapitalist bir söylem de geliştirmekte olan “Doğucu” bir tür sol düşünce ve tavrı da ekleyerek sormak gerekir: Hangisi daha tehlikeli? Solu kendi gerçek hedefinden saptırdığı için hepsi aynı ölçüde tehlikelidir. Emekçi mücadelesi bakımından milliyetçilik- yurtseverlik-ulusalcılık ve hepsi birden demek olan Kemalistleşme, solun liberalleşmesinden çok daha tehlikelidir. Unutulmaması için tekrar etmek yararlıdır: Liberaller en azından “özgürleşme” sorunuyla, ister burjuva sınıf üzerinden olsun, ister demokrasi veya AB üzerinden, belli bir ilişki kuruyorlar. Hayal görüyorlar. Özgürlük kavramının somut sınıf içeriğini boşaltıp atıyorlar. Sorunu çürütüyorlar, yozlaştırıyorlar. Solculuğu, sosyalistliği sınıf temelinden koparıp etkisizleştiriyorlar. Bütün bunlar doğru ve liberaller beş atıyorsa dördü boşa gidiyor. Ama milliyetçiler, ulusalcılar, yurtseverler attığını vuran cinsindendirler. Yoksa solun hoşuna giden de bu mu?

O zaman solculuk ne ki?