Türkiye’de halk sırrını henüz çözmüş olmasa bile galiba meseleyi sezdi. AB ile yatıp kalkmaktan vazgeçti. Derdi başından aşkındı zaten, kendi derdine döndü.
Halk kendi tecrübesinden öğrenir derlerler, doğruymuş. Bakarak da öğrenir, tabiî, dinleyerek de. Bir ara kılkuyruk sağcı-solcu küçük burjuva aydın takımının medya bombardımanından bir biçimde etkilenmiş gözüküyordu. “Şu anlatılan AB’ye bir girsek de talihimiz değişse!” diyesi gelmişti. Küçük burjuva takımı da, bu işin büyük sermayenin işi olduğunu gizlemeyi başardık ve halkı ikna ettik galiba diyerek sevinçlerden havaya uçar olmuştu. Şimdi sevinçleri kursaklarında, yutkunuyorlar, gelişmenin kendi gerçek mecrasına doğru kaymasından öfkeye kapılıyorlar. AB elden gitti gidecek paniğini yaşıyorlar.
İstemedikleri gelişme de nedir ki? Fransızların ve Hollandalıların, önlerine konulan AB anayasasına “si..tir” çekmeleri. AB’nin yüzünü şeytan görsün demeleri.
Bu nasıl olur? Yetmiş milyonluk Türkiye’nin kaderini bağladığı bir hadiseye, kendilerini de bu düzeye getiren ve zaten de kendilerinin olan bir uygarlık atılımına Fransız ve Hollandalı gibi zeki ve akıllı adamlar nasıl “Hayır!” demiş olabilirler? Besbelli ki kandırıldılar.
Kim kandırdı? Bizimkilere göre, bu iki ülkenin sağcıları ve solcuları, bizdeki ‘Kızıl Elma’ var ya, tıpkı onun gibi, birleştiler ve kendi halklarını AB’ye –ve bu arada, her halde öyle olmalı, Türkiye’nin üyeliğine– karşı kandırdılar. “Halkı kandırmak!...” Bu nasıl bir şey? Bizimki kendinden bilir!
Kendini bilmez ama. Hele bu küçük burjuva aydının solcusu... Avrupalı emekçiler AB’ye karşı oldum olası tavırlıdırlar. Olmaması için elli yıllık bir mücadeleleri vardır. Bütün komünist ve çoğu sosyalist partiler, bir iki kıytırık istisna dışında, bu mücadeleyi her aşamasında sahiplenmişlerdir. Yani solun AB’ye karşı çıkması yeni bir şey değildir ve anlamı vardır. Emek kategorisine bağlı bir zihin veya siyaset olacaksın da, AB’ye karşı çıkmayacaksın… Bu, olsa olsa, dumura uğramış küçük burjuva kafasında filizlenebilecek bir fantezidir. (Böyle durup durup “küçük burjuva,” diyerekten eski ezberimize geri mi dönüyoruz? Yeni ezberleri bozmakta bir referans noktası olarak bazen gerekiyor. Özür dileyerekten de olsa... Gerektiği yerde, gerektiği kadar sürdüreceğiz.)
Beş yıl önce Kızılcık’ta Türkiye’nin AB üyeliğine, gerekçesini de açıkça ortaya koyan birkaç yazı ile karşı çıkıldı. Moral gerekçe, “yerinde durmak”tı. Çünkü Dergi duygu ve düşünce evrenini klasik komünist geleneğin bir parçası olarak konumlandırmıştı. Komünistler, oldum olası AB’ye karşı idiler. İnatçı oldukları için mi? Değil.
Karşı olmalarının “moral gerekçe”si havada oluşmamıştı. Binlerce somut gerekçeye, on milyonlarca Avrupalı emekçinin yarım asırdan fazla süren mücadelesine dayanıyordu. Üç yüz en büyük Avrupalı tekelin çatışan çıkarlarını ortak bir konsept içinde birleştirmek isteyen beş ulus-devletin başlattıkları AB projesi, içine giren ülkenin sermayesini abad ediyor, çalışanlarına yıkım getiriyordu. Karşı çıkanlar, zarar gören toplumsal sınıflardı. Komünistler bu mücadeleyi sahiplendiler.
Dikkat buyurulsun; AB konsepti üç yüz en büyük tekelin çatışan –ve savaş(lar) yaratan– birbirine karşıt çıkarlarını yontarak uyumlaştıran ve birleştiren bir konsept değildi(r). Kapitalizmde tekelci çıkarı rekabetten arındırmak olanaksızdır. Çünkü tekel rekabetin ürünü olduğu için “kendinde rekabet”tir.
O zaman tekelci kapitalist çıkarı aynen koruyan ve geliştiren bir tekelci birlik nasıl ve kime karşı olabiliyor? İşte sorun bu ve “sorunlu AB” de budur.
İkinci Dünya Savaşı’ndan sonraki dünya hâli, Avrupalı tekelleri yeni bir konsept arayışına zorlamıştı. Sosyalist sistemin artan gücü Avrupa tekelci sermayesini, önce sömürgelerinde ulusalcı akımlarla, ardından Bloksuzlar hareketi ile dünyanın her köşesinde, ve nihayet işçi hareketi aracılığıyla Avrupa’nın kendisinde sıkıştırmıştı. AB buradan doğmuş bir tekelci regülasyondur, Ortak bir Avrupa devletine doğru aşamalarla gelişen düzgün mantıksal bir süreçmiş gibi algılanması yanıltıcıdır. Değişik biçimlere bürünerek gelmesi, temellendirdiği işçi düşmanı tekelci çıkarın dünya ve Avrupa durumuna göre değişiklik göstermesiyle ilgilidir.
Komünistlerin elli yıldır her aşamasına ve her şekline karşı mücadele ettikleri tekelci Avrupa konseptine “Tekelci Devlet Kapitalizmi” deniyor. 1960- 80 döneminde, “anti-tekel” komünist Avrupa –ya da Avrupa komünizmi– programlarıyla tasfiye edilmek isteniyordu. Bu programlarda tekelci Avrupa Birliği’nin tasfiyesi, kapitalist Avrupa’nın, tekel dışı demokrasi uğrağından geçen “dolambaçlı” bir yoldan tasfiyesi olarak çözümlenmişti. Bu komünist hedef ve mücadelenin isabeti ve başarısı ayrı bir tartışma konusu olsa bile üstüne oturduğu tekelci Avrupa gerçekliği tartışmasızdı.
Bugüne gelirsek.
Üç yüz en büyük Avrupa tekelinin çatışan çıkarını birleştirmek yeni ve ortak bir devlet inşasını gerektirmez. Bir “pazar” (Ortak Pazar) ya da “topluluk” (AT) düzenlemesi olarak geçmişteki biçimlerinden daha kompakt bir “birlik” (AB) denemesi ile karşı karşıya olduğumuz açıktır. Anayasası reddedildi diye tekelci Avrupa sermayesi arayışından vaz mı geçecek? Ne yapacak, nasıl yapacak, bu işin içinden nasıl çıkacak? Bu soruya biraz yakından bakmak, sadece Avrupa’nın değil, aynı zamanda dünyanın –ve bu arada Türkiye’nin– geleceğine bakmaktır. Sol küçük burjuva darlığını burada aşmak gerekir.
Tekelci Avrupa sermayesi 80’li yıllardan itibaren dardadır. Keynesyen dönemden monetarist döneme geçişte çuvallamıştır. Duvarın yıkılması bir imdat imkânı gibi görünmüşse de, çöken sosyalist sistemden boşalan yere, önce siyaseten giremediği için, girememiştir. Buralara siyaseten girmek artık 2. Enternasyonal harcı olmaktan çıkıp militer baskı ve askerî baskın sorunu hâline geldiği için girememiştir. ABD ve Japon sermayesinin arasında rekabet gücünden çok şey kaybetmiştir. Görece geri teknolojisinden kurtulamamıştır. Tarihen elinde tuttuğu Avrasya ve Ortadoğu’daki inisiyatifini kaptırmıştır. Çıkıp gelen Çin hadisesi karşısında paniğe kapılmıştır. Veri olarak zaten bloklardan bir blok olduğu halde kendini blok olarak geliştirme stratejileri dahi tutmamaktadır.
İçerde sosyal haklardan kurtularak nefes almak istemiştir, bu da yetmemiştir. Çığ gibi büyüyen işsizliğe çare bulamamıştır. Petrol fiyatlarındaki istikrarsızlık tekelci Avrupa sermayesinin belini bükmeye bundan sonra da devam edecektir. Tek tek ülke ekonomileri durgunluktan çıkamamışlardır. İhracatın yüzde 50’sinin, ticaretin yüzde 80’inin dolarla yapıldığı, rezervlerin yüzde 60’ının dolarda tutulduğu bir dünyada güven veren, önü açık bir Euro alanı kurulmamıştır. Askerî bakımdan ise AB, zaten muhtaç olduğu ABD’ye dünyanın yeni durumunda çok daha muhtaç hâle gelmiştir.
Tekelci Avrupa sermayesi Fransız veya Hollandalı “halk” reddetti diye kendi konseptinden vazgeçmez. Bu AB olmazsa başka bir AB inşa etmek zorundadır. Ulus-devletlerin sınırları içindeki siyasî gelişmeler bu ulus-devletlerin üstüne çıkmış tekel için önem taşısa bile, “çok önemli” değil. Sonuçta Avrupa sermayesi zaten veri olan bölgesel bloklardan bir blok durumunu korumak için bile AB gibi organizasyonlara muhtaçtır.
Bu demektir ki Avrupa’da sınıf gerilimi önümüzdeki yıllarda görülmemiş biçimde artacaktır. Bir AB demokrasisi elbette yok ama bir “ortak vasat” veren ulusal demokrasileri var ki bu demokrasiler de her an kopmaya veya kırılmaya açık bir daralma süreci içine girmişlerdir. Sınıflar arası gerilim buradan da ısınmaktadır. Tekelci Avrupa, işçi sınıfının sendikal mücadelesini de törpülemeyi başarmıştır ama, Avrupa işçi sınıfı, sendikal kalıpların dışında yollar aramaktan ve denemekten geri durmamaktadır. Klasik mücadele araçları bakımından işçi sınıfının gerilediği her durum, onun aynı zamanda kendi sınıf doğasını her defasında yeniden keşfettiği bir durumdur. Nasıl regüle edileceğini kapitalizmin asla bilemediği, işçi sınıfının bu “doğal durumu”dur. Bu niteliğiyle işçi sınıfı, varsayımsal tarih düzleminde bir batıp bir çıkmaktadır. Ancak günübirlik düşünen burjuvanın göremediği, bu sınıfın batıp çıkarken bile bir köstebek hüneriyle ilerlediğidir. Avrupa’da henüz değil ama, bu köstebeğin ansızın güneşe çıkması, beklenmelidir.
Türkiye bu tekelci organizasyona, kendindeki cılız tekelci sermayenin zorlamasıyla girmek istemektedir. Türk tekelci sermayesinin başka seçeneği de yoktur. Aslında TÜSİAD, AB’ye girmekle bir belirsizliğe girdiğini herkesten iyi bilmektedir. Sosyal devlet(ler) olmaktan çıkan bir Avrupa için Türkiye kendiliğinden değer kazanmaktadır. Bu fırsat Türk tekelci sermayesi için kaçırılmayacak fırsattır. Hem de dünya öngörülmesi olanaksız bir gelişmeye hâmileyken. Ne olur ne olmaz!
Avrupa tekelci sermayesinin, besbelli ki, ABD ile iş bölümü içinde ama artık taşeron, sökük diken bir rolle, elinde kalanı kurtarmaktan öte bir şansı yok. Gelişmek için nereyi sömürgeleştirecek? AB genişlemesi denilen şey bu sorunu çözmek içindir. Avrupa tekelci sermayesi siyasal ve bürokratik genişlemeyi “iç sömürge(ler)” oluşturmak için kullanıyor. Türkiye’de küçük burjuva solculuğu dahil hemen herkes ve her görüşün yüreği ağzında beklediği “Müzakere süreçleri” denilen şey sömürge düzenlemesinden başka bir anlama gelmiyor. Türkiye için “İmtiyazlı Ortak” fikri bir yanlış tefsirden üretilmedi, Avrupa tekelci sermayesinin konseptine bağlı olarak gündeme geldi. Küçümsenmeyecek kadar parlak bir buluştur. “İç sömürge” oluşturmanın güçlüklerinin pek çoğu bununla aşılmaktadır. Türkiye ilk örnek ama, bu ilk örnek üzerinden, dış sömürge de olmayan, daha geniş bir “imtiyazlı ortak”lık (ara sömürge) alanı oluşturmak ve genişletmek imkân dahiline girecektir. Üç Kuzey Afrika ülkesi, ülke olabilirse Filistin, Yugoslavya’nın parçaları ve Arnavutluk, “devrim(!)”lerini yaptıkça Ukrayna, Gürcistan yarın Azerbaycan gibi ülkeler bu özel sömürge tipleri olarak Avrupa’ya bağlanmak bakımından, ama elbette ABD’nin tanıdığı sınırdan taşmamak koşuluyla olgun hâle gelmiş sayılabilirler.
Görmemek için kör ya da huyca küçük burjuva olmak gerekir ki tekelci Avrupa sermayesinin, şekillenmekte olan yakın gelecek içinde bundan daha fazla bir şansı yoktur. Ve bu alanda, yani Avrupa’nın “içi” de dahil muhtemel “Avrupa Alanı”nda, emekçilerin can derdine düştükleri bir gelecek bekleniyor.
Böyle olacağını herkesten iyi bildiği halde Türk tekelci sermayesinden ve hepten onun belirlediği siyaset ve devletten böyle bir Avrupa çözümlemesi beklenemez. Okkanın altına kim gidecekse, onlar düşünsün! İşte solcu küçük burjuva, böyle bir kritik dönemde ve olayda, hükümetin (devletin) yanında yer alıyor.
Türkiye-AB ilişkilerinin gelişmesinden yarar görecek sınıflarımız da belli, zarar görecek olan sınıflarımız da. Yarar, topu tapu seksen holdingin cebine girecek olandır. Zararsa, işçilerin, emekçilerin, işsizlerin, işsizliğe bugünden mahkûm olanların zararı olacaktır, Yani AB karşısında Türkiye’de somut “iki taraf” vardır. Küçük burjuva solcusu ters tarafta duruyor.
Ancak bu “iki taraf”tan biri siyasete yansırken çarpılıyor. Ortaya kırık dökük bir “ulusalcılık” çıkıyor. İçinde “milliyetçilik”, “ulusalcılık”, “yurt-vatanseverlik”, vb... her şey var, ama “halk” yok. Küçük burjuva solcusu/liberali, “Kızıl Elma” diye buna diyor.
Tamam, AB karşısında Avrupalı emekçiyle aynı konumda olan Türkiyeli emekçi sınıf(lar), AB’ye karşı mücadeleye sınıf konumundan giremiyor, ama bu Kızıl Elma denilen “şey”den dolayı değil, kendi sınıf siyasetinden yoksun kaldığı için giremiyor.
“Milliyetçilik”, “ulusalcılık”, “yurt-vatanseverlik”, vb. diye çıkıp gelişen şey, alternatif olmadığı şeye karşıdır, ya da karşı olduğu şeye alternatif değildir. Bunlar, ister bir çıkarı ifade eden siyasî kalıp olarak, ister birikmiş bir kültür, ideoloji veya moral bağlanma olarak, bugünkü dünya ilişkilerinden büsbütün silinmiş değillerdir. Bunlar AB’ye karşı tutum ve tavrı harekete geçiriyor da olabilirler. Ancak, unutulması emekçi sınıfların çıkarı ve perspektifi açısından vahim sakınca yaratan nokta, bu kavramların kapsam alanının burjuva niteliğidir. Elbette burjuva olan her şeyi tu kaka edecek durumda değiliz. Ancak hem AB, hem de AB-Türkiye ilişkileri dediğimiz zaman yakın ve orta vadeli bir kaderden söz ettiğimizin de farkında olmalıyız. Tamam, farkında olarak söz ediyorsak, o zaman şu da gelir: Bu gibi geçitlerde aynı toplumun –ve ülkenin– bütün sınıflarının çıkarları birbirinden çözülür, bağımsızlaşır. Artık ortaklık ne “vatan”dır, ne “millet”, ne de bunlardan tecessüm etmiş devlet. Bu gibi durumlarda –ve bugünkü durumda– tek ortaklık, sınıfsallıktır; buradan yeni bir millet-devlet çıkarı türetilemez. Herkes başının çaresine bakacaktır. İşçi ve emekçilerin çaresi nedir? Solcuya, sosyaliste düşen bunu çözümlemektir. Solcu küçük burjuva bu konuya ilgi duymuyor. O ya AB ‘ci, ya da “Kızıl Elma”cı. Ha biri, ha öbürü... fark etmiyor.
Fabrikada millet-devlet kadar, millet-devlet’in kökünü kurutan ortam da yeşerir. Orada emek-sermaye çatışmasının dili yürürlüktedir. Oraya milliyetçiliği, vatanseverliği, patriyotizmi önerdiğinizde sizi anlayan elbette bulunur, ama bu emek cephesi değil, karşıdaki taraftır. Veblen’in dediği olur: Irak’ta kan yalanan emperyalist müsveddesi bir Türk yılanı (Doğan Holding) “Türkiye’ye üç kuruş dolar getirdim!” diye yurtseverliği markalaştırır. Diyecek söz yoktur artık.
Başka nerede kurulur bugün Türkiye’de vatansever bir yelpaze? AB’nin “Türkiye’yi bölme” hesaplarının nüksettiği yerde. “Her kökenden yurttaşlarımızı birbirine düşürdüğü” yerde. Kürtlere karşı yani. Tutar, hem de iyi tutar!
Hal bu ise, sol için perspektif, AB’ye karşı Türkiye değil, emperyalizme karşı ulus-vatan değil, “ulus-yurt”severliğine karşı AB’cilik hiç değil, sınıfa karşı SINIF olmalıdır.