Özelleştirme dedikleri düpedüz bir gasp, soygun, yağma yöntemi değilse ne? Tarihte çok örneği var. İlk akla gelenlerden biri, 16. Yüzyıl Reformasyon hareketinde bütün Kıt’a Avrupası ve İngiltere’de Kilise mallarının el değiştirmesi. Yüz yıllardır ordan burdan bağış, hediye, vasiyet, vb. adı altında büyüklü küçüklü kiliselerin, manastırların, keşişhanelerin mal varlığına katılıp biriken muazzam menkûl/gayri menkûl değerler bir iki onyıl içinde özel ellerin (prenslerin, asker/sivil iktidar yârânının, şehir, kasaba eşrâfının) mülkiyetine geçivermişti... Bunun bir benzeri, Fransız Devrimi sırasında Fransa’nın taşrasında yaşandı. Bir sürü kilise emlak ve emvaline el konularak pusuda bekleyen burjuva “yurtdaş”lara haraç mezat satıldı. En yakın, çarpıcı örnek, 1990 sonrası Sovyetler Birliği ve Sosyalist Sistem ülkelerinde estirilen “özelleştirme” fırtınasıdır: hâlen Rusya’da günlerini hapiste geçiren Hadarkovski türünden süper zengin (oligark) yaratıkların zuhuru. (Bu Hadarkovski, Yeltsin öncesi Konsomol −Parti Gençlik örgütü− en üst yöneticilerindenmiş, biliyor muydunuz?)
Evet, gasp, soygun, yağma yöntemi... Daha “akıllı uslu” bir deyişle, yalnız geçmiş birikimi değil, geleceği de sermayenin doğrudan denetim ve “yönetişim”ine bağlama operasyonu. Bütün dünyada −bizde de− sözde “ekonomik rasyonalite”sinin ipliği çoktan pazara çıkarıldı. Korkut Boratav ve daha birçok bilim insanı özelleştirmeci iddiaların tümünü somut ekonomik verilere dayanarak yıllar önce çürüttüler. Buna rağmen özelleştirme mitosu güçlenerek sürüyor. Dünya Bankası ve IMF gibi kuruluşlarla içli dışlı başbakanlar ve sair devlet ricali bir yandan, gözleri global ekonomi eşkiyasının günlük emrivâkilerinden başka bir şey görmeyen neo-liberal mollalar öbür yandan, göğüslerini döve döve özelleştirme nutukları atıyorlar. En pesperdeden bir itiraz edebikıt engizisyon yargıcı ağzıyla aforoz ediliyor. Sözde “devlet karşıtı” ideolojik dogma −devletin ve onunla birlikte devletçi ekonominin çağımızda ıskartaya çıkmakta olduğu söylene söylene− devlet zoruyla dayatılıyor.
Bizde KİT kavramını karalamak ve gözden düşürmek için hep söylenir durur: devlet mendil, çorap yapar mıymış! Peynir üretir miymiş..! Böyle diyenlere, “Niçin üretemezmiş?” diye niye şöyle zihin ve gönül ferahlığıyla hiç sorulmuyor? Devlet tank, mitralyöz üretecek de niye peynir üretmeyecek? Ya da çocuklara oyuncak? Devlet tank da üretmesin! Tamam, tank üretmenin elbette de, özel girişimci sermaye devlet kredisi ve teşviki ile tank üretip devletin ordusuna niçin satsın?
Devlet mendil, vb, üretmez, üretmesin diyenler cazgırlaştıkça, özelleştirme karşıtları sus pus olup siniyorlar. Neden? Mendille filan uğraşmak devlet kavramı ya da olgusunun yüceliğine mi yakıştırılmıyor? Devlet mendil üretmesin demek, devletin iplik, bez, boya, vb. fabrikaları, işletmeleri olmasın demekle birdir. Onlar da devletin olmasın... Kimin olsun? Kimin parası varsa, kim nereden kimin parasını bulup getirirse onun olsun!
Şimdiki hükümetin magazin editörü ağzıyla konuşmaya pek meraklı mâliye bakanının aklına göre, devletin (yani kamunun) ne işi var bu “iş”lerde? İki kere iki dört eder der gibi esip gürlüyor. Ona bunu yaptıran akıl ne kadar akıl? Kimin aklı? Yerli sermayenin uluslararası ağababalarının aklı. Dünyanın çalışan halklarının −5 milyar nüfusun− hâline, geleceğine kastetmeye mevzilenmiş çıkarların aklı... Bir turp sıkımlık akıl!
Bu bir siyasettir. Siyasete siyasetle karşı çıkılır, özelleştirmeci argümanların içyüzü sergilenerek ya da boşa, havaya ahlâk dersi verilerek, yurtseverlik şarkıları okunarak değil. Özelleştirme karşıtlığı yıllardır hâlâ doğru dürüst bir siyaset boyutu edinemedi bu ülkede. Yeri geldikçe, sık sık, özelleştirme karşıtı söylemden geçilmezken, özelleştirmelere karşı gerçekte ne yapılıyor? Yargı yoluyla direnmeye çalışan tek tük sendikanın ardında ne kadar sendikal dayanışma, siyaset, kitle desteği var... laftan öte? İşçi “direnişleri” neden o kadar cılız, neden geniş ve aktif destekten yoksun? Sabah işe gider gibi protesto yürüyüşüne çıkıp birkaç halay çektikten sonra akşama doğru polisle üç beş dalaşıp tıpış tıpış eve dönmekle neyin mücadelesi veriliyor? Bu atâlet nedendir? Vaktiyle bu ülkede benzer durumlarda büyük grevler yapılmaz, yaygın direnişler örgütlenmez miydi? Direniş denildiğinde sahiden direnilmez, dayatmacılara anladıkları dilden karşılık verilmez miydi? Bugün yapılanlarla −yapıldığı kadarıyla− nereye varılır ya da nereye varılacağı sanılıyor? Yoksa biz, sözgelimi, birkaç ay önce doğalgaz kaynaklarının uluslararası yağmacılara satılmasını engelleyen Bolivya halkından daha mı akıllıyız? Daha uslu olduğumuz muhakkak ama, daha akıllı mıyız?
Bu atâlet nedendir denildiğinde söylenen, söylene söylene artık bıkkınlık veren çok şey var ama, dikkat edin, hiç biri o atâleti yenmeye, aşmaya yönelik değil; tersine, hepsi, yenilip aşılmasının niçin mümkün olmadığının açıklanmasına yönelik. Bu gidişle −bu akılla− hiç bir yere varılamaz. Varılamayacak. KİT’ler, kamu malları, işletmeleri (geriye ne kaldıysa) birer birer satılacak; tekelci sermaye ile “Yeşil” sermaye arasında paylaşılacak... araya uluslararası büyük sermaye girecek, nicel ve nitel olarak arslan payına sahip çıkacak. En son örneği gözler önünde: TELEKOM! Sonra da TÜPRAŞ! İstenildiği kadar, Hayır! Olmaz, Satılamaz, Sattırmayız! denilsin, pekâlâ oluyor işte.
Oluyor, çünkü ne oluyorsa ona o “olmasın!” denilerek karşı çıkılamaz; onun alternatif karşıtı “olsun!” denilerek de değil, “olacak!” denilerek karşı çıkılır. Özelleştirmeci ideoloji ve pratiğe, enine boyuna düşünülüp oluşturulmuş, ardında aktif siyasî irade yığınağı olan, çok yönlü, kapsamlı bir KAMULAŞTIRMA programı bağlamında karşı çıkılırsa karşı çıkılmış olur. Tüpraş’ı sattırmayacaksan, ne için sattırmayacaksın? Değerinin altında, ucuza mı sattırmayacaksın? Ne kadar pahalı (“değeri”ne) sattıracaksın? Ona buna değilse kimlere, “öyle” değil de “böyle” sattıracaksın? Nasıl? En bilgili, bilinçli, ne dediğini bilir bildiğimiz özelleştirme karşıtı aydınlar dahi “KİT’leri yok pahasına satıyorlar!” ya da “Özelleştirme özelleştirme olmaktan çıktı, yağmaya dönüştü!” diyen cümleler kurmaktan kendilerini alamıyorlar. Sınıf solcusu olduğu söylenen gazetelerde, Başbakan falanca “KİT’i kötülüyor, fiyatını düşürüyor!” diye manşetler atılıyor. “Kâr eden” işletmelerin satıldığından şikayet edenler, “En hayatî, stratejik sektörler yabancılara gidiyor,” diye ağlaşanlar, “Tüpraş vatandır, satılamaz!” diye celallenenler var. Neye yarıyor? Bu tür yaklaşımlar şimdiye kadar hiç bir işe yaramadı, bundan sonra da yaramayacaktır. En azından, bir malın pekâlâ değerine satıldığına filan seni değilse bile başkalarını −hattâ herkesi− ikna edebilirler. Ya da senin vatanı satıyorlar dediğin yerde satılanın vatan olmadığına, onu satmanın bilakis vatanın hayrına olduğuna... Kaldı ki, illa ikna etmek isteyen mi var? Kimin umuru?
Kamu mülkiyeti kavramı, sınıf mücadelesinde taazzuv edecek kesin siyasî irade doğrultusunda önü ardı örgütlü ve aktif kitle desteği ile mücehhez, ayağı yere basan, geçmişin deneylerini tekrarlamaktan korkmayan, ama onunla da yetinmeyen, yeni deneylere, yaratıcı perspektiflere açık bir siyasî platformda somutlanmadıkça işe yarar bir anlam ifade etmez. Kamulaştırmadan da kasıt, toplumsal işbölümü ve üretim sürecinin temelden ve kökten değişmesiyle üretim araçları mülkiyetinin topluma aidiyetinin fiilen gerçeklik kazanmasıdır. Bu bir siyasî iktidar sorunudur. İktidarın kazanılması ve sürdürülebilirliğinin teminat altına alınması hedefine bağlanmayan bir kamulaştırma siyasetinin de nâfile siyaset olduğunu bilmek gerekir.
Üretim araçlarının kamusal mülkiyetinin gerçeklik kazanması, kim ne derse desin “devlet mülkiyeti” dolayımıyla mümkün olabilir ancak. Devlet mülkiyeti denilince en solcumuzun bile beti benzi atıyor. Devlet mülkiyetinin uygulamada taşıdığı vahim sorunları inkâra ya da görmezden gelmeye hiç gerek yok ama, o sorunlara devletin ve devlet mülkiyetinin taşıdığı ve taşıyabileceği kimi sakıncalarla bilhassa uğraşılarak çözüm bulunabilir ancak. Bizde olduğu gibi, TC’nin erken yıllarından menkûl Altı Ok devletçiliği ve pratiği ile koşullanmış çözüm arayışlarından hayır gelmeyecek olması, “Bu devletle olmuyor, o halde devletle olmasın da neyle, nasıl olursa olsun!” denilerek özelleştirmeciliğin şu ya da bu biçimine savrulmayı gerektirmez.
Kamu mülkiyeti kavramını burjuva ulus-devlet anlayış ve pratiğinin ideolojik paslarından −stratejik olan/olmayan, yurtseverliğe sığan/sığmayan türünden milliyetçi, yani sapına kadar özel mülkiyetçi pozisyonlardan arındırmadan özelleştirme saldırısının karşısına çıkaramazsınız. Devletle olmuyor diye düşünmeden önce devletinizin de, olmayanın da ne olduğunu iyi kavramanız gerekir. Her devletle her şey yapılamaz, her şey de her devlette olmaz.
Her özelleştirme bir mülksüzleştirmedir. Kamu (devlet) hukukunda bir değişim görünümü altında, fiilen, kişi kişiye ilişki (yurtdaşlık) hukukuna müdahaledir. İster bez fabrikası olsun özelleştirilen, ister tank fabrikası, farketmez. Mülkiyet, bireyler arası ilişkidir. Bugün ekmek parası için nerede, nasıl olursa olsun çalışmaya muhtaç birkaç kişiyi kendine ait mendil imalathanesinde çalıştıran bir “yurtdaş”, yarın kapısının üstünde kendi ismi yazılı tank fabrikasında birkaç bin kişiyi “istihdam” edecektir. Ekonomik süreç ilerledikçe o ilişkiyi kendiliğinden, kaçınılmaz olarak, küçük bir azınlığın yararı, büyük çoğunluğun ise zararına değiştiren, kapitalizmin topluma zorla, siyasi baskı ve şiddetle dayatılan kendi iç yasasından başka bir şey değildir. Dünün Komsomol yöneticisi nasıl oldu da bugünün oligarkı olabildi? 1991 yılı güzünde Yeltsin Moskova’da Parlamento binası önünde duran tankın tepesine ne için, kimlere ne gibi bir gelecek vaadi ve hangi destekle çıkmıştı?
Bu baskıyı direnerek altetmenin yolu, üretim araçlarının kamulaştırılmasının açık ve somut, aktif siyaset boyutunda toplumun ve ülke insanlarının gündemini işgal etmesinden geçer. O zaman kişi, işçiyse eğer, salt işinden olacak ya da ücreti azalacak diye, ya da başkaları, kamu işletmeleri veya stratejik hizmet sektörleri yok bahasına yabancıların eline geçiyor diye sözde direnmeye kalkmaz, herkes kendini topyekûn bir hayat memat mücadelesi içinde bulur. Tek tek mevzileri savunmak için kavga veriyor olmak, kavgayı baştan kaybetmiş olmak demektir. Kavga, mevzi korumak için değil, mevzi kazanmak için veriliyorsa kavgadır; şu ya da bu dayatma “protesto” edilerek değil, birbirini izleyen âcil ve ısrarlı taleplerin ardından yürünerek kazanılır. Kavga verilecekse mülksüzleştirenlere direnmek için değil, mülksüzleştirenlerin mülksüzleştirilmesi hedefine doğru ilerlemek için ve bilfiil ilerleyerek verilmelidir. Bunu mümkün kılacak donanım ve imkânlardan yoksun olmamanın gerekleri de önceden üstlenilmiş ve yerine getirilmiş olmalıdır.
Başımızdaki özelleştirmecibaşı, ikide birde, özelleştirme karşıtlığı komünistliktir demiyor mu? Ona, HA ŞUNU BİLEYDİN! demekten başka çare yoktur. Sık sık yakınıp durduğumuz, dünyanın efendilerine yalakalığı meslek edinmiş kalem ve kelam erbabının da hep başımıza kaktığı “marjinallik” ancak böyle aşılır. Dâvayı daha dünden kaybetmiş olduklarına kendileri de ikna olmuş olanları kim dinler?