Türkiye’de herkes, öyle sınıfına, zümresine değil, doğrudan kendine sormak gereken soruyu başkasına sormaktadır: Gidişat nereye?
Kim nereden bilecek?
Sadece büyük sermaye bilmektedir ne yaptığını ve nereye gittiğini. Çünkü Türkiye’de ekonominin ve siyasetin tekeli, açıktan büyük sermaye programına sahip tek bir siyasî parti –belki ANAP istisna– bulunmadığı halde büyük sermayenin elindedir. Rejimi “çoğulcu”, siyaseti “tekel” kılan, siyasî toplumda devlet, sivil toplumda sermayenin kendisidir.
Bu “tekel”in kendini “faşizm” olarak kurup göstermesi gerekirken demokratikleşerek AB’ye doğru ilerleyen çoğulcu bir toplummuş gibi göstermesi, “engelsiz” olmasındandır. “Gizli faşizm vardır” demek de doğru değil, çünkü buna da ihtiyaç yok. Demokratikleşirken dahi bütün süreç büyük sermayenin kontrolünde.
Türkiye’de ekonomik mücadele veren ama sermaye sınıfından bağımsız bir işçi-emekçi örgütlenmesi olmadığı için, hem çalışanların emek mücadelesi örgütlenmesi daralmakta, hem de bunlar, bir o kadar sayıda işsizle birlikte sürekli yoksullaşmaktadırlar. Yoksullaşma, kapitalizmdeki “doğal” (normal) sınırlarını aşmış, yıkıma yönelmiştir. Kırdaki nüfus panik hâlindedir, bir an önce elindeki küçük topraktan yakasını kurtarıp kente kapağı atmanın peşindedir. Bu söylediklerimiz bir “eğilim” olarak gözlenebilen gelişmeler şeklinde değil, önü alınmaz bir sel gibi gerçekleşmektedir. Buna kapitalizmin kendini başarması (gerçekleştirmesi) olarak bakmamız gerekir. Kaldı ki, ayrıca, Türkiye kapitalizminin bu gidişatını, dünya kapitalizminin gelişme(me) konseptine uygun bir gelişme olarak da anlamamız gerekir.
İyi de bunun aynı zamanda, kapitalizmin bir çelişkisi, kendi temellerini zayıflatan bir özelliği olması gerekir. Böyle de olmuyor. Çünkü Türkiye’de kapitalizmin dünya çapındaki konseptinden ve yerel düzeydeki (Türkiye) hedeflerinden (stratejilerinden) kendini tümden bağımsızlaştırabilmiş bir “emekçi sınıf siyaseti” bulunmadığı için büyük sermayenin ekonomik ve buna dayalı “siyasî tekeli” işleyebiliyor. “Arada başka siyasetler olamaz mı?” Bu soru kapitalizmin normal dönemlerine şartlı bir sorudur. Gelişebildiği, kendini gelişerek ve genişleyerek gerçekleştirebildiği eskiden uzun, şimdi artık soluk arası kadar kısa dönemlerle ilgilidir. Büyük sermayenin sayı dışında savlarla iktidara elbette gelinebilmektedir, gelinmiştir: örneğin, AKP, ondan önceki DSP-ANAP-MHP ve ondan önceki şu ve bu hükümetleri. Hepsi siyasî iktidar alanına girer girmez büyük sermayenin egemenliğine girmektedirler. Kendi savına az çok bağlı kalmaya çalışan Erbakan iktidarının başına gelenler ise henüz unutulmamıştır.
Bu “siyasî tekel”i okumamızı güçleştiren sebep nedir? Demokrasidir. Bu prizmadan kırılmaksızın geçebilen çizgi olamaz. Çünkü, eğer sınıfsallığı dışında bir şeymiş ve olabilirmiş gibi algılanmışsa demokrasinin kendisi illüzyondur. AKP ne idi? Hangi tezi büyük sermayenin sözü idi? Şimdi bu partinin sözüne mi bakılacak? Bu parti, ona oy veren kitlelerin “halk” karakterine bakılarak ve bu parti etrafında yaratılmış saçma sapan illüzyonlara kanılarak yoksulların, işsizlerin, varoşların, küçük ve orta büyüklükteki tekel dışı sermayenin siyasal yükselişi olarak algılandı. Bir siyasî hareketin sadece “dayandığı yere” ya da seçmen yoğunluğuna bakarak mesele kavranmış olmaz; “Demokrasi”leri hilesi, hüllesi ve nihayet sillesi (gerçek siyaseti) ile birlikte görmek, bunun için de aynı zamanda “yükseldiği yer”e bakmak gerekir. Çünkü demokrasidir bu! Siyaset alanının tüm siyasî figürleri ve bu alandaki siyasî mozaik, olması ile olmaması fark etmiyorsa, büyük sermayenin siyasetteki tekelinin iğreti bir örtüsüdür. Bakınız başka yerlerde, küçük seçim hileleri bile ayaklanmalar yaratırken Türkiye’de, ancak ve sadece faşizmde olabilen olmuş, toplumun yüzde 45’i parlamenter temsilden yoksun bırakıldığı halde “demokrasi” bal gibi işleyebilmiştir. Ortadoğu’nun büyük ve küçük ufuklarına örnek/model olarak gösterilip sunulması da bundan olsa gerektir.
Tekelci büyük sermayenin bu “büyük” gücü, karşısına bir emekçi sınıf gücü, halk gücü dikilemediği için büyüktür. “Büyüklüğü”nün Türkiye’ye özgü bir başka nedeni daha vardır: Devlet.
Devlet elbette hemen her yerde büyük sermayenindir, ama Türkiye’de durum “biraz” başkadır. Hem devlet büyük sermayenin, hem de büyük sermaye devletindir. Böyle, tekelci devlet kapitalizmi olarak başlamıştır. 1920’den 1950’ye kadar tek parti siyasî tekeli (tekelci devletin siyasî tekeli) altında kapitalizmin en vahşi ve ilkel sermaye birikim şekli yaşanmıştır. “Bu sermaye ve bu devlet” denklemi bu dönemde oluşmuştur. 1950’den sonra “çok parti”ye geçilince bu siyasî tekel ortadan mı kalkmış? Hayır. Değişen dünya ve ülke koşullarında tekelci büyük sermaye, kendi “zorunlu temeli”ni değiştirmiştir. Bu hep olur ve sermaye değişiyor, kapitalizm dönüşüyor diye algılanır; bu algılama biçimi, solda muhalif toplumsal hareketler üzerinde, üstelik bazan on yılların kaybıyla sonuçlanan siyasî ve ideolojik hasarlar yaratır. Sermaye birikimini sürdürmenin garantisi, tarihsel olarak geçerli olabilecek bir zemine sahip olmasıdır. Sermaye “keyfi” seçim yapmaz, her seçimi “zorunlu”dur. Bunu böyle anlamak, olup biteni doğru anlamak için de zorunludur. Bugüne bakalım. Sermaye bütün dünyada, koşullar kökten değişikliğe uğradığı için birikimin garantisi olacak yeni bir tarihsel zemini kurmaya çalışmaktadır. Bize dünyanın hâli, gidişatı gibi görünen şey, işte budur. Türkiye’deki de budur. AB’ye mi girilecek, girilecektir. Bunun için “demokratik devlet” mi olmak gerekir, olunacaktır. Biçimini gördüğümüz –ve daha göreceğimiz– şey bununla, sermayenin kendi tarihsel temelini kurmasıyla ilgilidir. Sermaye bunu yaparken, yani kendi temelini yeniden kurarken emekle olan ilişkilerini de demokratikleştirmek zorunda kalacak ve bu gelişmeden sola ufuk çıkacak diye bekleyen bir sol ve solculuk da var Türkiye’de. Solculuk zaten büyük oranda “bu”na dönüştüğü için, “bu devlet ve bu sermaye”nin siyasî tekeli altında Türkiye, dünyanın gidişatına “engelsiz” katılabilmektedir.
Bu gibi dönemlerin sol zihin ve düşünce dünyası içinde yol açtığı deformasyonlardan biri, tekelci büyük sermayenin tarihsel konseptine mahkûm olarak “kendi şansını” aramasıdır. AB’yi Türk soluna, Avrupa solu ile bütünleşme kapısını açar diye öneren sol bu deformasyona uğramış soldur. Solun kendinin ve kendine bir konsepti olmak gerekir.
Solun bu dünya hâlinde kendine konsept oluşturması ha deyince olacak iş midir? Şu veya bu sınıfın tarihsel çıkarı ile kendini bütünleştiriyor diye eleştirmeden önce bir de bu noktaya bakalım.
Daha dün, iki büyük varsayımdan biri çökmüştür. Çöken varsayım, solun eşitlikçi, özgürlükçü varsayımıdır. Evet, varsayımdır çöken. Sol siyasî kadroların düşüncesinde veya akademik mahfillerde çökmemiş olduğuna inanılması sonucu değiştirmez. Yığınların inancında, düşüncesinde ve eylem kapasitesinde çökmüş olmasıdır önemli olan.
Eşitlikçi-özgürlükçü varsayımın, zaten bu varsayım temelinde solun önemli bir kesimi tarafından eleştirilip dışlanmış olan “reel sosyalizm” dediğimiz uygulamaya bağlı olarak çökmüş, ama bu nedenle çökmüş olması “eleştiriyi” kurtarmamış, eşitlik ve özgürlük için dünya çapındaki mücadele “eleştiri”nin tezlerini de içine alarak gerileme sürecine girmiştir. Çünkü reel sosyalizm, ister savunulsun, ister karşı çıkılsın, bütün anti-kapitalist siyasal stratejiler için tayin edici öneme sahipti. Sonuçta dünya gerçekliğini belirleyen bir dünya gerçekliği idi. Bütün demokratik-devrimci mücadelelerin kaderi bu gerçekliğe bağlı olarak belirleniyordu. Sol siyasî yelpaze reel sosyalizmin belirlediği dünya gerçekliği üzerinde şekilleniyordu. Dolayısıyla iki büyük varsayımdan, sadece komünistleri değil, bütün solu içine alanı çökmüştür. Bunu böyle söylemek –itiraz görse bile, itiraz edenin “hal”inden de belli ki– doğruyu söylemektir.
Varsayım, aynı zamanda bir düşünme modelidir. İnsan düşüncesinin kendine, içinde gelişebileceği bir model kurmaksızın gelişmesi olanaksızdır. Sol düşüncenin bugün bu nedenle gelişemediği, kendine bağımsız bir gelişme konsepti oluşturamadığı, bu nedenle yeni bir varsayım kurmakta bocaladığı söylense, bu da doğru olur.
Varsayım çalakalem kurulamaz. İnsanlar varsayımlarının, değil yıkılmasından, kurcalanmasından bile hoşlanmazlar. Çünkü hayatlarının anlamı, varsayımlarındadır. Bu nedenle, eşitlik ve özgürlük varsayımının çöktüğünü söylerseniz, bu varsayıma bağlanmış hayatların, düşünce modellerinin, o halde aynı zamanda bu temel varsayıma göre kendini kurmuş siyasetlerin, ideolojilerin, hattâ sanat ekollerinin ve ahlak sistemlerinin bile çöktüğünü söylemiş olursunuz, ki bu da bugünkü dünyanın, en azından emek eksenli eşitlik ve özgürlük mücadelesi bakımından ne ölçüde geri gittiğini anlamayı kolaylaştıracaktır. Şunun şurasında daha yirmi yıl önce, dünyanın her yerinde, insanın gerçekten kurtuluşuna “inanç” olarak kısmen ütopik özgürlük, siyasî sınıf mücadelesinde yığınlara önderlik ya da öncülük eden, her kademeden yüz binlerce bilinçli kadro insanı için elini uzatsa tutacağı kadar yakında iken, şimdi bütün bu insanların, ne olduğunu bile bile “demokrasiye razı” olmaları, sömürünün “daha azı”nı, özgürlüğün kendini olmasa da uzaktan tadını veren kapitalist toplum hayaline umut bağlar hale gelmiş olmaları, nerden nereye gerilendiğini görmemiz için kâfidir.
Bu kayıp, diyelim toplumu irşat eden bilinçli aydın zümrelerin kaybıyla sınırlı bir kayıptır, yerine zaman içinde yenisi geçer. Ama, ya özgürleşmenin kahırlı yoluna toptan girmiş toplumların kaybı? Reel sosyalist ülkeleri arkadan izleyerek kapitalizmden bazen yavaş, bazen birdenbire çözülüp kopan toplumların özgürleşmeye yönelik kefede biriken ağırlığının kaybından doğan büyük bedel, bütün insanlık için büyük bir inanç ve moral kaybı yaratmıştır.
Sosyalist varsayım çökmüştür de, kapitalist varsayım güçlenmiş midir? Öyle olacağı bekleniyordu, ama aksi oldu, kapitalizm 20. yüzyıldaki en büyük iddiasını kazandığı halde, dayandığı varsayımı, çökmekten değilse bile sarsılmaktan kurtaramadı. Sarsılan varsayım bir daha yerine oturmaz, mutlaka yıkılır. Bu da iyi bilindiği için emperyalist kapitalizm silah ve şiddetle yeni bir büyük varsayım kurmaya çalışmaktadır. Konstrüksiyon çalışmasına bütün toplumların entelektüel kapasitesini dahil etmek istediği bir plan işletmektedir. Bu anlamda özgürlükçü düşüncenin kaynaklarını da kurutmaktadır.
Salt reel sosyalizmin çökmüş olmasından dolayı bugünkü dünya başka bir dünyadır ama bu başka dünya kapitalizmin de iç yapısında ortaya çıkan önemli değişiklikleri içermektedir. Kapitalizm yaşamak için “kendini başarmak” zorundadır. Kendini başarabilmesi, bunun koşullarını dünya çapında oluşturması ile ilgili bir meseledir. Bu da emperyalist kapitalizmin kendini yeniden yapılandırması, dünya çapında eskisinden farklı bir yol ve ilişkiler sistemi geliştirmesini zorunlu kılmaktadır. Bunu yaparken kullandığı yol, yöntem ve araçlar, şaşırmamak gerekir, elbette asla eskisi gibi olmayacaktır. Bu açıdan da dünya artık eski dünya olmayacaktır.
O halde bugünkü dünya varsayımsız bir dünyadır, bu nedenle bugün, yarın ve ondan sonra, kapitalizmin de, kapitalizme karşı mücadelenin de yeni bir varsayıma gereksinmesi vardır. Sağda ve soldaki düşünce alanlarında şimdilik pek bir gelişmeye rastlanmıyor olması, bu varsayımsızlıktan kaynaklanmaktadır.
İktisadî ilişkiler sahasındaki temeli nedir, bunun ayrıca araştırılması ve kanıtlanması gerekir ama şunu şimdiden ve yüz yıl önce Kautsky tarafından dikkat çekilmiş şekliyle, siyasetini “devlet(ler) siyaseti”nin üstüne çıkarıp doğrudan “sermaye siyaseti” yapan yeni bir emperyalizm türü ya da emperyalizmin yeni bir evresi gözükmektedir. Bu yeni emperyalist sermaye, dünya çapındaki savaşını bağımsız emperyalist devletler eliyle yürütmediği, dolayısıyla bir “devletler savaşı” olmadığı için düpedüz bir Üçüncü Dünya Savaşı’na girildiği halde, bu savaş bundan önceki “emperyalist devletler arası”nda gerçekleşen iki büyük hesaplaşmaya benzememiştir, ancak eğer önü bir yerden kesilemezse insanlık için yıkımı, hiç kuşku yok öncekilerle kıyaslanmaz ölçüde büyük olacaktır.
Burada söylenen, “rekabet”in ortadan kalktığı değildir. Aksine, dünya pazarı kıran kırana kanlı bir rekabetin sahnesi olmuştur. Küreselleşme adı altında, rekabetin bütün engelleri ortadan kaldırılmıştır. Kapitalist devletler “gereksiz” (sosyal) bütün harcamalarını kısıp bütün ülke kaynaklarını bu küresel rekabette kendi büyük sermayelerinin arkasına yığmışlardır. Kapitalizm kendini dünya çapında başarmak için tek şans olarak bunu gördüğü için rekabeti kutsayıp sermayenin tek felsefesi haline getirmiştir. Fakat bu öldürücü rekabet emperyalist devletler arasında bir savaşa da yol açmıyor. Çünkü sermaye rekabeti, emperyalist-devlet çerçevesinden çıkmış, ulusların boğazlaşmasını aşmış bir “serbest” rekabet olarak gerçekleşiyor.
Dikkat çekici olan bir şey daha var: Emperyalist sermaye gittiği yere, arkasına bankasını, sigortasını, “devlet”ini yığmadan, hem eski dünya düzeni içinde gidemezdi, hem de şimdi, yeni dünya şartlarında gidemez. Dolaşıp durduğu yer “kendi kendini zenginleştiren” bir merkezi güvenlik alanıydı, şimdi de öyle. Ancak kendini dünya çapında gerçekleştirmek zorunda olduğu için “gitmek zorunda olduğu yer”ler var. ABD/Kanada-Avrupa ve Japonya emperyalist sermayesi gittiği yere “devleti”nin “tarihî bağ”larını ve siyasi prestijini arkasına alarak gidebilirken, bugün bu yerler –millî burjuva ya da ulus-devlet direncinden dolayı asla değil, yoksullaşmadan ve çaresizlikten, çaresiz halkların isyan potansiyelinden dolayı– cehenneme döndüğü için gidilebilir gibi değil. Gitmek için sermayenin arkasındaki sigorta-banka-siyaset-devlet yığınağı yeterli güvenlik oluşturmuyor. Artık emperyalist sermaye gideceği yere askeri de alarak gitmek zorunda. Bunu sadece biri yapabiliyor. “Gidilmesi zorunlu yere” devletinin askerî gücünü de arkasına alıp gidebiliyor. O da ABD emperyalist sermayesidir. Buradan emperyalistler arası bir “haksız rekabet” doğuyor, gelişiyor ve “savaşsız” derinleşiyor. Bu, yeni bir gelişme ve yeni bir özelliktir, kalıcılaşmaktadır ve süper emperyalizme doğru giden bir eğimi işaret etmektedir.
Kapitalizmin kendini dünya çapında gerçekleştirmesi açısından bir önemli nokta daha kaldı: –Çin dâhil– yıkılan reel sosyalizm! Yaklaşık 2 milyar insan kapitalizme geri döndü ama aradan yirmi yıl geçmesine ve siyasal entegrasyon olmasına rağmen ekonomik entegrasyon bir türlü gerçekleşmedi. Bu 2 milyar insanın kapitalist dünya pazarından kopmasının kapitalizme verdiği hasardan daha fazlasını geri dönmekle verdiği –vereceği– anlaşılıyor.
Ve nihayet kapitalizmin kendini gerçekleştirmesi açısından, “altına hücum”dan daha vahşi bir saldırıyla, kalan “son altın”a hücum dönemi başladı; insana hücum... Bunun göstergelerinden biri yeryüzünde sermayeleşmemiş veya sermayeden kopup dışına kaçmış hiçbir şey bırakmamak. Bunun emperyalist sermaye birikimine 9,5 trilyon dolar katkı yapacağı hesaplanıyor. Ama bu çok zor ve emperyalizmin kendi sonuçlarıyla hesaplaşması gibi bir çelişkiyi de içeriyor. “Kayıt dışı” adını verdiği iki âlem var: Birini, emeğin “yasa dışı” sömürüsü oluşturuyor. Burada “yasa” var, fakat uygulama sıfır. Bu nedenle, bu “kayıt dışı” için en “kayıtlı” kapitalizmde bile yüksek bir limit (%30-40 gibi) konmuş. Asıl üstüne gidilen kayıt dışı, yoksul dünyanın yoksullarının elde avuçta kalmış toprağı, evi, arsası, asgarî yaşam araçlarıdır. Bu anlamda kasıt dünya kırıdır. Emperyalizmin ele geçiremediği dünya, “kayıt dışı”dır, “kır”dır.
Bir diğer gösterge de, sanayi devrimi döneminin “işgücü” olarak insanı hepten yok etmesi riskini –çelişkisini– çözmek kapitalizmin geliştirdiği bir eğilimden doğmuş “sosyal haklar” alanını ortadan kaldırıp “sosyal devlet” anlayışını tarihten silmektir. Burada acımasız bir süreç işlemektedir. İnsanlığın insan olarak son envanteri bir bu kalmıştır. Reel sosyalizmin de “insandan yana” kayda değer başarısı bu alandaydı. Kapitalizm, alttan sıkıştırıldıkça, en azından Keynesçilik, vb. kalıplarla bu alanı genişletme esnekliği gösterebiliyordu. Bu bitti. Hepten ve kapitalizmin sıkıştığında kaçabileceği bir alan olarak da bitti. Kapitalizmde insanın insan olarak gözüktüğü bu tek boşluk da kapandı. Açları, hastaları, cahilleri, delileri, çocukları, evsizleri, işsizleri –ki bunlar artık karıncalar kadar çokturlar– ve bunlardan doğan derin öfkeyi absorbe edebilecek bir kapitalizm kalmadı.
Kapitalizmin kendini başarması açısından bir başka ve “sonsuz” bir imkân olarak doğa gelmektedir. Denmektedir ki, doğanın tüketilmesinde, o halde kapitalizmin kendini gerçekleştirmesinde de sınıra geldik. Buradan da, sosyalist sınıf mücadelesini ikame eden abuk sabuk “sol” teoriler, varsayımlar, gelişme konseptleri, vb. türetilmektedir. Marksizmin bu gelişmeyi göremediği de söylenmektedir. Hatta insan-doğa ilişkisini “insanın doğaya egemen olma mücadelesi” olarak çözümlediği için Marx’ı eleştirmek de bir sol moda hâline gelmiştir nicedir. Saçma: İnsan doğası doğayı da içeren ama doğadan yüksek bir kertedir. Yani insan hem “doğal” hem de “toplumsal” bir varlıktır. İnsanın toplumsallığı “edinilmiş” bir durum değil, doğadan “verili” niteliktir. İnsanın verili toplumsallığı “koloni”dir ama üyelerin içinde ebedi bireyler olarak bulunduğu karınca, maymun, martı, vb. kolonilerden farklı, bir üst kerte olarak, kendini verili toplumsallığı ile gerçekleştirebildiği insanî özelliğidir. İnsan toplumsal varlık durumuna bir başka durumdan gelmemiştir. Bu nedenle insanın doğa ilişkisi “toplumsal ilişki”dir. İnsanın bir biyolojik evrim tarihi elbette var ama tarih dediğimiz şey insanın toplumsallığının deviniminden başka bir şey değildir. Buna göre, insan-doğa ilişkisi, insan zihninden, Marx’tan bağımsız olarak ve sadece şekli, toplumsallığının şekline bağlı olarak değişen bir egemen olma ilişkisidir. Bu nesnel bir durumdur ve nesnelliğini insanın toplumsallığının komünist biçimi de değiştirmeyecektir. Doğaya egemen olmada kötü veya yanlış ne demektir? Burda da mücadele, insanın kapitalizme karşı, doğayı da içeren kendi özgün doğasına sahip çıkma mücadelesinden başka bir şey değildir ve olmayacaktır.
Ve nihayet artık bütün bunlardan, kapitalizmin kendini gerçekleştirmesinin şartlarının tükenmekte oluşundan sonra geriye “kendini başarmak zorunda oluşu” kalmaktadır. Dünya ve insanlık için felaket budur.
*****
Dünya bu ise, Türkiye’de istikrar bozulacaktır. Dünyanın istikrarı yokken Türkiye’ye istikrar bağışlanır mı? Yer kabuğu eğilip bükülürken, Türkiye’de küçük dünyaların içinde uyku tulumuna girip uyumak mümkün müdür? İstenir ki Türkiye’de istikrarı işçiler, emekçiler, sol siyasetler bozsun. İstemekle olmuyor ki. Nasıl olacak?
Büyük sermaye AB’yi de arkasına alarak emekçilerin hayat alanlarına saldıracak. Kayıt dışına saldıracak. İmamlık bile metalaşmışsa daha ne, elbette metalaşmamış hizmet alanlarına, zaten saldırıyor, daha da saldıracak. Ses çıkaran yoksa, bunlar elbette “demokratikleşme” ile birlikte yapılacak. Sol bütün bu gelişmelerden kendine ne çıkacağının ince hesabı içinde olacak. Sola hiçbir şey çıkmayacak.
Halk soldan bir şey beklememektedir. Solun da aslında halka, “Soldan bir şey bekleme,” demesi gerekir. Böyle apaçık, dobra dobra, “Benden bir şey bekleme,” denmez, tabiî. Bu dili, bir siyaset dili ve tarzı olarak, sınıf mücadelesine temel bir yaklaşım olarak tek tek veya örgütlü bütün solcular, üretmelidirler. “Ben şunu yapacağım” diyen solcuya, komüniste bu halk geçmişte ne kadar itibar etti ki, şimdi edecek?
Bu siyaset biçimine ihtiyaç, katiyyen “ne hali varsa görsün”den çıkmıyor. Bu dünya ve ona tâbi Türkiye’nin gerçeğinden çıkıyor. Sınıf mücadelesi artık teorik ve siyasî kalıplara girmeyeceği bir başıboşluk dönemine giriyor. Marksistler, bütün sol siyaset ve düşünceler, bu başıboşluktan çıkacak enerjiyi görüp anlamaya çalışmalıdır. Hayat her ne ise, bugünkü sol teori de odur. Hayat geliştikçe Marksist, sol teoriler de gelişecektir. Teorinin çözdüğü hiçbir şey hayatta çözülemiyor. Sorun çözmeyen teoriyi radikalleştirip sorun çözebilir hale getirmeyi düşünmek kadar Marksist düşünüşe aykırı bir şey yoktur. Tersi de doğrudur. Radikal bir teori eğilip bükülerek sorun çözer hale gelemez. Brezilya’da Lula’yı ve hareketini alalım. İçerden, “yeterince radikal olunmadı” şeklinde eleştiri alıyor ve iktidar blokundan kopma eğilimleri ortaya çıkıyor. Bu ne biçim radikalliktir? Düşüncenin radikalliği! Düşünce kendi başına nedir ki? Oysa bu radikal düşünce kendi kendine, iktidarda olduğu yıllarda, bizatihi işçi ve emekçi sınıfların kendisini radikalleştirmek için ne yaptığını sorsun. Ben radikal düşünüyorum, sen de radikalleş! Sınıf mücadelesine dayalı siyasette bu komikliktir. Esas olan, siyasetin kendini değil, kitleleri radikalleştirmesidir. Kitleleri radikalleştiren ise onların kendi somut eyleminden başka bir şey olamaz.
Kitleler kendilerini savunmayı, direnmeyi, karşı saldırıya geçmeyi teorik olarak öğrenemezler. Nasıl öğrenirler, bunu nerden bileceğiz? Kitlelerin kendisinden. Buraya bakalım.
Kaçak yapı yıkımları mesela. Kentsel rantları büyük sermayenin havuzuna akıtmakla görevli belediye evini başına yıkmaya gidiyor. Yıkabiliyor mu? Yıkamıyor. İstanbul’da Armutlu, Esenler mesela. Topla, tüfekle, tankla, gidiyor. Yıkamıyor. Sonunda yıkar elbette, yıkmasına da, nasıl yıkabilir, neye mâl olur, ona bakmalı.
“Halk” orda direniyor. Direnirken bir servet mi savunmaktadır? Asla. Üç göz –eve benzemez– evini, aslında “evsiz” sayılması gereken yaşamını savunuyor. Ama solun son yıllarda savunup geldiği kentsel programlara bakın, hepsi de koltuk kuvveti misali “kaçak yapılaşma”yı, yani böyle yaşamak zorunda kalanların yaşamasını engellemekten dem vurur. Gecekondu halkını, tıpkı oraya gökdelen dikecek büyük sermaye gibi “işgalci” sayar. Bu sol bu kavrayışla bu işe hiç karışmasa daha iyi olmaz mı? Halk kendi kendine bir şey ya da hiçbir şey çözemez mi? Çözemiyorsa, çözmeyi öğrenemez mi?
İşçi mücadelesi!... İşçi sınıfına gitmek!
Aman gitmeyelim... Yığınla sol sendikacı zaten orda, işçilerin bağrında değil mi? Sonuç: AB’ye girilecek de, herkesle birlikte işçilerin hâli de düzelecekmiş! Sendikacı dediğin bu işte. Bu sol sendikacı(lık) işçilere zarar veriyor. İşçi burdan çıkabilmelidir. Nasıl çıkar?
Nasıl gecekondu emekçisinin viranesi çoluk çocuğunun rızkıysa, işçinin işi de öyle değil midir? Devlet işyerini özelleştirip işçiyi kolundan tutuyor, “evi”nden –işinden– atıyor. Özel sektör kriz var diyor, küçüleceğim diyor, sendikalaşmaya niyetin var diyor, atıyor. IMF öyle istiyor atılıyor, firma yeni bir ücret siyasetine geçecek, atılıyor. Bu, büyük sermayenin vizyonu içinde gerçekleşiyor.
Niçin işçi işini, “ev”ini aynı usulle savunmasın ki? Savunmalıdır. İşten atılan hiçbir işçi işini terk etmemelidir. Bundan daha meşrû savunma olabilir mi? Son üç yılda işten atılmış 3 milyona yakın işçi var. Bunların kendilerini işe geri aldırmak için kavgaya örgütlenip kavgaya girişmesi, kötü mü olur? Patronların gözünü korkutmak fena mıdır? Sermaye dişe diş bir mücadele içinde işçiye karşı, işçi niye sermayeye karşı öyle değil?
SEKA’daki işçiler epey direndiler, kaybettiler. Kaybedeceğini bilerek direnmek, işte asıl direnmek budur. Onlar parazit sendikacıların gölgesinden çıkamadılar. İzmit halkını ve esnafını kendilerine katamadılar. Destek bulamayınca erken yoruldular. Tam da böyle olur zaten, yenilerek öğrenmek kötü müdür? Başka yolu mu vardır?
Bu devirde böyle laflar!... Yüz yıl önceki dünya mı bu dünya? Değil, tabiî, emeğin koşulları açısından değil, sınıf mücadelesinin araçları yönünden değil, ama mantık aynı. 1905 Devrimi’nin 100. Yılı (kutlu olsun!) hatırlamak için bir bahanedir en azından. Neyi hatırlamak için?
Kapitalizmin kendini başarmak için giriştiği her tarihsel operasyon işçi ve emekçilerin de önüne kurtuluş için bir yol açar. Zorlayıcı bir yoldur. Şunun bunun sözüne bakılırsa bu yola girilemez. Bu yola korku duvarı aşıldığı için de girilmez. Korkularak girilir. Başka bir yol olmadığı için girilir. Bu gibi durumlarda teorileştirilmiş başka yollar öneren çok olur. Bunlar oyalar, geciktirir, saptırır. İşçi ile “işi” arasına o “iş”in doğasından türememiş teorinin ve siyasetin dilini sokmamak gerekir. En saf nesnel ve en saf ideolojik hareket biçiminin kaçınılmazlığı gelip dayatmışsa, durmamak, tereddüt geçirmemek gerekir. Sol siyaset geleneği ve teorisi bakımından en parlak çözümlemeler bu yaklaşımdan ve mücadele anlayışından çıkmıştır. İşçilerin, canına tak etmiş emekçilerin, nedenleriyle birlikte en kolay kavradıkları mücadele bu tür mücadeledir.
Buna, kitlelerin arkadan izlendiği dönem diyebiliriz. 1905 Devrimini sol siyasetler, arkadan izlemişlerdir. Kendilerine soran olmuş ise, kışkırtmışlardır. Kitlelerin arkasına takılmaktan korkanlar iddialarıyla birlikte silinip gitmişlerdir. Gidişat doğru okunduğu yerde geleceğin bilgisini verir. Vermiyor mu? O zaman “yakın”, hattâ “içinden” bakacaksın. Bu şartlar henüz yok belki bugün Türkiye’de ama o şartları yaratmanın potansiyeli var. Sol siyaset burada, bunu görmelidir.
Bilişim çağındayız. Bilgi toplumuna doğru gelişiyoruz. Tamam, uluslararası ilişkilerin geçmişteki, zaten âdil de olmayan hukukî yapısında önemli bir sarsılma yaşanıyor ama gene de ulusal devletler çerçevesinde, meşrûiyeti tarif edilmiş bir hayat var. O halde buraya kadar, dişe diş bir sınıf mücadelesi öneren “Kızılcık dili” ne oluyor? Bu sorulabilir.
Bunun “çubuğu tersine bükmek” gibi bir amacı yoktur. Zaten tersine bükülecek çubuk da yoktur. Devrimci Marksist sınıf mücadelesi mevzilerinden, bu mevziler işgale uğradığı için çıkıp “demokrasi”ye, “çoğulcu” dünyaya koşanlar kafalarını kapitalizmin duvarına erken çarptılar. Dünyanın çoğulculuğu şu bu üzerinde değil, sınıflar üzerinde durmakta imiş. Elbette sınıf mücadelesinde eski mevzilere dönülemez. Ama yeni mevziler kazmak zorunluluğu da kendini gösterdi. Bu mevziler nereye kazılacak, ne kadar derin ve cephe genişliği ne olacak? Yığınak lazım, kim yapacak, savaş ne kadar sürecek? Bunların hiçbiri belli değil. Zaten herkes aklına geleni yapıyor. Kelle koltukta direnen var, beyaz bayrak çeken de. Özgürleşmenin, özgürlüğü garanti edip tat veren bir eşitleşmenin tahayyülüne bile izin vermeyen bir kargaşa, bir altüst oluş yaşanıyor. Şoktur, geçicidir, rasyonelleşecek derdik belki ama hiç öyle değil, derinleşiyor. Tıkanmış bir yolu açmaktan değil, tarihsel zemini kavramaktan söz ediyoruz. “Kızılcık dili” denecekse budur. Herkes işini bildiği gibi yapmayı sürdürecek. Ama yeni bir varsayım yaratmaksızın bu mücadelelerden hiçbir şey çıkmayacak. Bu mücadelelerden “hiçbir şey” çıkmasa bile, yeni bir temel varsayım çıkacak. Bu varsayımın oluşmasına katılmak için önce gidişatın mantığını çözmüş olmak gerekiyor. Asıl mücadele ondan sonra başlayacak. Bu yeni dünya koşulları altında biriktirilmiş herhangi bir mücadele tecrübemiz de yok. Hamas’ın, Hizbullah’ın ya da Usame’nin mücadele biçimi yanlış, şu akıllı-uslu-uzlaşmacı mücadele doğru, veriliş ya da ifade ediliş biçimi ile şu mücadele Doğu’ya, şu mücadele Batı’ya yaraşıyor diyecek hâlimiz de yok. Yeni dünyanın yeni koşullarının mücadele kriterleri henüz oluşmadı. Biri ötekine örnek olacak baskın bir mücadele şekli de çıkmadı. Sınıf mücadelelerinin hemen hepsi bilinen siyasî sınıf mücadelesinin etik ve estetiğinin dışında gerçekleşiyor. Bunlar Marksizmin tarih açıklamasına uygun, fakat edinilmiş çözümleme kapasitesine “yabancı” olan mücadelelerdir. Marksizm kendini burda, bununla geliştirebilecektir. Dışarıdan, zihinde üretilmiş, kurallı, şık, estetik, ne sonuç vereceği önceden belli siyasî mücadele modelleri üretip gerçek hayatı bu modelin içine çağırmak abesle iştigaldir. Bugüne kadar, siyasî mücadele olarak ortaya konulanlar, bundan ileri gitmemiştir.
Türkiye’de buna yoğunlaşmak, devrimci Marksist birikimi, buna yönelik, yani bir emekçi sınıf siyasetini yaratmak için kullanmak gerekiyor. Buna, gidişata öncülük falan etmek için de değil, hiç değilse arkasından koşabilmek için ihtiyaç var.
Dünya çapında emperyalizm, tek tek bütün ülkelerde kapitalizm “kendini” en barbar, insanlığa kişilik ve onur kazandırmış bütün birikimi boğarak gerçekleştirmek istiyor. Bütün mesele bunun önünü kesmekte.