Açık söyleyelim, dünya eski canlı dünya değil, pörsüdü. Tek tük ülkelerdeki yoksul köylü isyanları da olmasa, hiç tadı tuzu kalmayacak. Dünyaya can ve kan veren güçler açısından her şey yerli yerinde, ama dünya can suyu kurumuş gibi hareketsiz.

Sınıf durumunu kanıksadığı zaman, umut bağlanmış modeller çöktüğü zaman, sanatın dili tutulduğu zaman, bizzat zamanın kendisi de yorulur; zaman geçmez olur. Dünya bugün öyle bir dünya.

Sorgulanmayan hayat yaşanmaya değmez. Bugün hayat sorgulanmıyor, demek ki yaşanmaya değmez bir hayattır gidiyor. Çek kuyruğunu gitsin.

Böyle tatsız dönemler geçmişte de yaşandı. Uğruna ölünen geleceklerden vazgeçildi. Sanki bu dünyada insandan daha büyük, daha güçlü başka bir şey varmış gibi insanlar küçülüp kabuğuna çekildi.

Evet ama, böylesi karanlık dönemlerde dahi insanın pusuda bir yanı vardı; gençlik yanı. Toplumların bu yanı, tarihin devinimini yeniden ateşlemeye yetiyordu. Bugün böyle bir politik gençlik hareketi ne dünyada var, ne Türkiye’de. Var mı? Varsa göstersin kendisini.

Nedir bu insandaki gençlik yanı; ya da gençlik nedir?

İnsanın hayvandan çok farkı içinden bir farkı da “kaçarken bile hayır diyebilmesidir” denir. İnsanın gençliği de, gençlik yanı da budur. “Hayır!” diyebilmek. Dünyanın bugünkü eksiği, işte bu “Hayırrrr!”dır.

Dünya üstünde −ve içinde− “hayır” denecek mezbele o kadar çok var ki. Bunlarla tek tek uğraşanlar da o kadar çok ki. Ancak, baş edilir gibi değil. Biri gidiyor, bini geliyor bu pisliklerin. Kendini yeniden ürettiği zannıyla dünya pislik üretiyor; eğer bunu fark eden insan da varsa, işte o zaman bu dünya kendi sonunu üretiyor. Ama bu insan yok henüz.

Yok, ama çıkacak elbet. İnsanın “reddeden gençlik” yanına çok saldırıldı. Bunun somutu, genç insanlara ve genç fikirlere çok saldırıldı. Onbinlerce yıl eşitlik ve özgürlük tutkusunun peşinde koşan insan hiç yaşlanmadı, fakat 20. yüzyıl sonundaki üç beş onyılda ihtiyarladı. Burada bir çarpıklık var.

Aslında çarpıklık her yerde ve derinde. Dünyanın kendisinde. Bu dünyayı toptan reddetmedikçe retçi olunamaz. Genç olunamaz. Dünya bizim genç yanımıza, gençliğimize küfrediyor; genç yanımızla ona haddini bildirmeyi akıl etmedikçe kurtuluş yok.

Bu hali kapitalizmdir dünyanın. Dünyanın bu hali sömürmektir. Adabı sömürmek olan bir dünyaya razı olan, bu dünya ve onun çirkin görkemi önünde secdeye varan insan, insan olabilir mi?

Ara ki bulasın. Nerde gençliğimiz? 15 yaşımız, 20 yaşımız nerde şimdi? İzbe, karanlık, ıslak ve soğuk atölyelerde tiner sarhoşudur, arayıp sorduğumuz yok. El pençe divan, bir sonradan görme züppe burjuvanın kapısında boynu bükük iş dilenmektedir, umursadığımız yok. 20 yaşımızın dinamitleri, üniversitelerde, kolejlerde, kendilerine sorulmadan hazırlanmış geleceklerine kelepçeli, fitilsizdirler. Gördüğümüz yok.

Oysa bu gençler böyle olduğu için onlar dünyayı götürmektedirler. Dünyayı tatsız-tuzsuz, aşkların dahi cetvelle ölçülüp yaşanacağı bir yere götürmektedirler. Dünyayı büsbütün adaletsiz hale getirdiler. Altı milyar insan aç, onlar dünyanın çatışma çıkmış göbek atıyorlar. Oturup seyredeceğiz, öyle mi? Bu bir insanlık hali midir? Bu gençlik hali midir?

Eleğini duvara asmışlara sözümüz yok. Sözümüz yaşayacak gücü ve yaşamaya zamanı olan gençleredir. Ne güne duruyorsunuz? Kimden korkuyorsunuz? Kapitalizmden mi? O, siz sokakların özgür şenliğini kumladığınız için pervasız. O size öngelen kuşakları öldürüp yok ettiğini ya da kısırlaştırdığını ve onlardan size bir şey geçmediğini sandığı için rahat.

Sahi siz, bir zamanlar bu ülkede Angola’da bir garip zenci çocuk kauçuk ağaçlarının gölgesinde uygar dünyanın kurşunlarını yemiş, bir yumruğu sıkılı yatarken Nurhak’ta irkilerek uykusundan uyanan gençler yaşadığını bilir misiniz? Siz Ohio’da millî muhafızların biçtiği gençlerin en son türkülerini Vietnam’da napalm ateşinde kavrulan çocuklar için söylediklerini işittiniz mi? Siz hiç faşistlerin, kendi gitarının teliyle boğdukları Viktor Jara’yla ağladınız mı? Tek, bu sömürü dünyası sürsün diye dünyanın bütün güllerini yolmaya hazır sermaye düzenine karşı söyleyecek bir sözünüz yok mudur?

Bize bakma sen. Biz incelikleriyle uğraşıyoruz işin. Seni siyasetimizin veya hareketimizin neresine koyacağımızı bin bir kavramın süzgecinden geçirerek tartışıyoruz. Biz yaptığımız bunca hatalardan sonra hata yapmaktan korkuyoruz. Bize aldırma sen. Dünya senin. Senin bu dünyan adil olsun, biraz daha güzel olsun, sen özgür olasın, kardeşlerinle eşit olasın diye sen doğmadan önce hayaller kurduk. Bu hayallere canlar ve ömürler adadık. Çok istedik bizim çektiklerimiz son olsun, en son olsun diye. Başaramadık. Ne var yani? Gençlik yanımız gitti. Başaramadık. Senden özür dileriz.

Ama sen başaracaksın... Biri kolay olacağını söylerse sana, sakın inanma. Kolay olmayacak. Hatta senin işin bizimkinden de zor olacak. Bizim yenilgimizi hep senin yüzüne vuracaklar, moralini bozacaklar. Zayıf yanını bulduklarında sana, çeliğinde işçi kanı bir hayatın lüksünü sunacaklar. Bu dünyanın, onları en üste çıkaran bir yasası bulunduğunu, bu yasayı ne Marx’ın, ne Komüncülerin, ne Ekim devrimcilerinin ve ne de başkasının… hiç kimsenin değiştiremediğini sana kendi talihin diye yutturmaya kalkışacaklar. Söyledikleri gibi olmamıştır. Prometeus hiç yenilmemiştir. Kuşkun varsa eğer kendin dene. Bu yenilgi nasıl şeymiş diye üstlerine yürü. Bak nasıl kaçacaklar... Bizim ayağımız bir kere kaydı. Sen sağlam bas, kaymayacak.

Ö. Bedri Canatan, Kızılcık, Sayı 2, Nisan 2000, s.33.