Anadolu'nun önemli bir deprem kuşağında olduğu ve tarihinde yıkıcı depremler yaşadığı bilinen bir gerçekti. Deprem kuşağında yaşadığımıza göre, geçmişte olduğu gibi gelecekte de depremi yaşamamız kaçınılmazdı. Yerin kilometrelerce derinliğinde hareket halinde bulunan ve depreme neden olan fay hatlarına engel olmak, bu doğa olayını yok etmek mümkün değildi. Yapılması gereken, insana düşen görev, bu doğa olayını yok saymak değil, uygarlık birikimiyle buluşarak, aklın ve bilimin yol göstericiliğinde bir toplumsal yaşamı kurmaktı. Türkiye, bunu gerçekleştiremedi. Yüzyıllık bir sürece baktığımızda, bir deprem bölgesi olan Türkiye'de, daha önce de 130 kadar yıkıcı deprem yaşanmıştı.
Uzun yıllar geriye gitmeye gerek kalmadan, 92 Erzincan, 95 Dinar, 98 Adana-Ceyhan gibi yakın tarihte yaşanan depremleri hatırladığımızda, bunların binlerce insanımızın canına, on binlercesinin barınaksız, işsiz kalmasına yol açtığı görülmüştü. İnsanlar çaresizlik içinde yaşamını sürdürmeye çalışıyor, kaderleriyle baş başa bırakılıyordu. Bu tablo, farklı bölge ve yerleşim alanlarında meydana gelen depremlerin ortak yanıydı. Türkiye'yi yönetenler her deprem sonrası aynı şeyleri söylüyor, basın aynı başlıkları atıyordu. Yöneticiler, "Devletimiz büyüktür, yıkılanın yerine yenisi yapılır, sorumlular cezalandırılacak" şeklinde kalıplaşmış demeçler veriyordu. "Bundan sonra fay hatları üzerine bina yapılmaması için gerekli tedbirlerin alınacağı" söyleniyordu. Klasik hale gelmiş ve inandırıcılığını yitirmiş demeçlerdi bunlar.
17 Ağustos 99 depremin yol açtığı felaket yalnız Türkiye'yi değil bütün dünyayı ayağa kaldırdı. Türkiye, son yüzyılın en yıkıcı depremlerinden birini yaşadı. Doğal bir olay, büyük bir felakete dönüştü.
Türkiye'de yaşadığımız olay neydi? Büyüklüğü yüksek olan bir depremdi, Marmara depremi; büyüklüğü 7,4 ve şiddeti 10 ile 11 arasında telaffuz edilen, uzunluğu 130 km. olan bir deprem. Çok geniş bir bölgeyi vuran bir deprem yaşandı. Yıkılan bina sayısı, tahrip olan altyapı ve sanayi yapıları bakımından geçmiş depremlere göre sonuçları çok ağır bir tablo var önümüzde.
Yıkılan ve hasarlar nedeniyle kullanılmaz hale gelen toplam 300 bin konut ve işyeri, depremden etkilenen bir milyonu aşkın insan ve yüz binlerce işsiz ve evsiz insan ortada. Can kayıpları, resmi çevrelerin açıkladığının çok üstünde. Kayıpların 40 bin civarında olduğu konusunda genel bir kanaat söz konusu, bölge halkının dilinde bu rakam var.
Deprem bölgesinin durumu neydi? Deprem bölgesi, Türkiye'nin gelişmişlik açısından en zengin bölgesidir. Türkiye GSMH'nın %40'nın üretildiği, nüfusunun üçte birinin yaşadığı deprem bölgesinin, sanayi katma değeri içindeki payı % 46,7 seviyesindedir. Yaşanan felaketin boyutları çok büyüktür ve ülkenin makro ekonomik dengelerini alt üst edecektir. Çalışma Bakanlığı verilerine göre, deprem bölgesinde sigortalı çalışanların 150 bini işsiz kalmış durumda. Sigortasız işçi çalıştırma oranının yüksek olduğu bir ülkede, işsiz kalanların gerçek sayısının bu rakamın birkaç katına ulaştığı ortaya çıkmaktadır.
Böylesi bir felakete rağmen görülüyor ki, Türkiye'de değişen bir şey yok. Sistem, parçacı göstermelik çözümlerle halkı oyalıyor, felaketin üstünü örtmeye, 17 Ağustos ve 12 Kasım depremleri olmamış gibi davranmaya çalışıyor.
Ülkenin en önemli sanayi tesislerini yüzyıllardan beri depremlerin olduğu bilinen bölge üzerine kuran, sanayinin ucuz emek depoları için insanların bölgeye akmasını teşvik eden, elverişsiz zeminleri iskâna açarak insanların hayatı ve parasıyla ödedikleri ve altında kaldığı beton blokların dikilmesine seyirci kalan, kaçak yapılaşmayı teşvik eden sistem, bu felaketin sorumlularını yine ortaya çıkarmıyor, bağrında saklıyor. Siyaset ve sermaye medyası, her deprem sonrasında olduğu gibi, felaketin sorumluları olarak birkaç müteahhidi keşfedip, süreci yine bunlarla sınırladı ve bütün sorumlulukları örtbas etti. Bilinen görevler yerine getirildi. Hırsızlık koalisyonunun ve suç zincirinin halkaları yine ortaya çıkarılmadı.
Milyonlarca insan, çaresizlik içinde yaşamını sürdürmeye çalışıyor. Bu insanların içine düştükleri işsizlik, yoksulluk, maddi kayıplar ve yakınlarının, dostlarının kaybedilmesi ile büyüyen moral çöküntüyü giderecek çözümler ortada görünmüyor. Ciddi psikolojik sorunlar yaşayan bu insanlar, gelecek umutlarını ve beklentilerini her geçen gün daha fazla kaybediyor.
Tarım alanları, sahiller ve dolgu alanları yine yapılaşmaya açılıyor, bu alanlar üzerine kurulmaya çalışılan 25 bin prefabrik konutun yapımı bilinen ihale yöntemleriyle rant aracı olarak kullanılıyor, halk her zaman olduğu gibi yine sürecin dışına itiliyor. Bilim adamları, meslek örgütleri ve duyarlı toplum kuruluşları yine yok sayılıyor, Türkiye'nin birikim ve potansiyeli yine devre dışı bırakılıyor. Rantçılar, vurguncular yine sahnedeki yerlerini alıyor, kaynakların bir avuç insana, sermaye çevrelerine aktarılması devam ediyor.
Hasarlı binaların onarılması tam bir rant sürecine dönüştü. Meslek Odalarının bütün karşı çıkmalarına rağmen binaların zemin etüdleri, onarım projeleri, onarımları ve denetimleri piyasa koşullarının insafına terk edildi. Bu konuda 500-600 kadar özel büro yetkilendirildi. İçlerinde yetkinlikleri tartışılır mühendislere belgeler verildi. Bilim adamlığı kisvesi altında faaliyet yürüten insanlar ortalığa dökülerek, rant pastasını paylaşmaya başladı.
Sistem, her şeyiyle felaketi unutturmaya çalışıyor! Ama toplumsal yaşamın derinliklerinde, felaketin boyutları, deprem dalgalarının yıkıcılığı, nerelerin yapılması gerektiği konuşuluyor. İnsanlar çözümler arıyor, korku ve endişe ortamında bazı yerleşim alandan terk ediliyor. Çünkü deprem riski artarak devam ediyor, deprem güncelliğini koruyor.
Marmara Depremi, küreselleşme politikalarına teslim olmuş bir sistemin, toplumsal ve insani sorunlar karşısında ne kadar körleştiğini, kamu örgütlenmesinin ne kadar aciz bir yapıya dönüştüğünü ve kamu yönetiminin ne kadar etkisizleştiğini açıkça ortaya koyuyor, anlaşılır kılıyor.
Aslında Türkiye'nin çokuluslu tekellere endeksli kalkınma süreci, bize böylesi acılı sonu yaşattı. Türkiye, kamusal alanda giderek küçülen; görevleri, yetkileri tırpanlanan, yok edilen bir ülke durumuna getirildi. Özelleştirmeler, kamu kaynaklarının bir avuç vurguncuya aktarılmasıyla gelişen süreç, deprem sırasında yaşadığımız, devletin yokluğu, kamusal alanın ve kurumlarının yokluğu olayı, aslında doğal olarak böylesi bir sürecin sonucunda karşımıza çıktı. Planlama kavramı, liberal ekonomik modelin gereği olarak rafa kaldırıldı. Türkiye'nin ulusal, bölgesel, metropoliten, kentsel planlaması ve kurumları fiziki, ekonomik, sosyal ve kültürel alanların tümünde ortadan kaldırıldı. Bu plansızlık ortamında sermayenin kârını maksimize eden kararlar tek belirleyici olgu haline geldi.
K üreselleşme sürecinde devletin işlevinin, sosyal, siyasal, ekonomik ve siyasal eksenlerinin değişimi, yerel yönetimlerin güçlendirilmesi, demokratikleştirilmesi gibi kavramlarla gündeme sokuldu. Yerelleştirme, küreselleşme döneminde özelleştirme gibi bir araç olarak ortaya çıkarıldı. Sosyal devletin sonunun başlaması ile küreselleşmenin başlaması arasındaki bağlantı da böylece kurulmuştu.
Rant ekonomisi gelişiyor, sanayileşme ve üretim geriliyor. Örgütsüzlüğü, taşeronlaşmayı, ücret düşüklüğünü, işsizliği, açlığı getiren, zengini daha zengin, fakiri daha fakir yapan bu sürecin demokrasiye ve toplumsal planlamaya tahammülü yok. Bilimin, planlamanın devre dışı kaldığı, olmadığı yerde demokrasi de olmuyor.
Türkiye'nin egemenleri, gerçeğin üstünü örtmek zorunda kalan her sömürücü sınıf gibi kaçınılmaz olarak, bilime ve özgürlüğe de karşılar. Gerçek korkusu, bilim ve özgürlük karşıtlığı, sömürünün devam ettirilmesinden doğmakta, baskı ve zulüm ile hayata yansımaktadır.
Bölge halkının oylarıyla işbaşına gelen Diyarbakır, Siirt, Bingöl belediye başkanlarının apar topar gözaltına alınarak tutuklanmaları, sosyal bir deprem etkisi yaratıyor, sarsıntı, yerin derinliklerinden değil, devletin tepelerinden geliyor. Yerel yönetimler, toplumsal yaşamın sosyal mevzileridir. Sarsıntıların durmasından değil devam etmesinden yana olan savaş ağaları, rantçılar, kendi varlıklarını ortadan kaldıracak bir ortamın gelişmesini, barışı istemiyorlar. Bu sosyal mevziler dağıtılmak, bölge halkının iradesi aşağılanmak isteniyor.
Türkiye coğrafyasının en zengin bir bölgesi depremle yıkılırken, en yoksul bir diğer bölgesi de yıllarca süren baskı ve şiddet politikaları sonucu yıkılmıştır.
Türkiye toplumu, kapitalizmin ayıbını örten incir yaprağı gibi işlev gören, çetelerin, hırsızların, rantçıların, din istismarcılarının, milliyetçilerin partilerinden umudunu kesmiştir. Siyasetin çıkar elde etmek, rant sağlamak ve bu rantı dağıtmak, paylaşmak üstüne kurulduğu ve işlediği bir ülkede aklın, bilimin, tekniğin, demokratik karar süreçlerinin devre dışı kaldığı gerçeği ile karşı karşıyayız.
Türkiye'de insan onuruna yaraşır bir yaşamın önündeki engeller çok boyutludur. Bu engellerin önemli kısmı toplumsal yaşamın derinliklerine kadar girmiş olan düşünsel ve pratik düzeyde ortaya çıkan uygulamalarda ifadesini bulmaktadır. Sınıflar ve bölgelerarası adaletsizliği, dengesizliği üreten, şiddeti ve çete devletini demokratik hukuk devletine tercih eden bir avuç sermaye sınıfının iktidarı devam ediyor.
Bu noktada Türkiye'nin demokrasi güçleri tarihi bir sorumlulukla karşı karşıyadırlar.
Üretkenliği, eşitliği, özgürlüğü, dayanışmayı, paylaşmayı, doğaya saygıyı, kültürel gelişmeyi ve zenginliği temel kriter alan bir yaklaşımla yoksulluk ve yoksunluğun üzerine yürümek gerçek bir toplumsal yaşamın, uygarlıkların beşiği Anadolu'nun önünü açabilir.
Anadolu coğrafi tanımının ötesinde bir anlatım gücüne sahiptir. Anadolu tarihsel anlamda sonsuz bir zenginliğin dışa vurumudur.
İnsanlığın ilk ortaya çıktığı ve ilk uygarlıkların başladığı belli başlı birkaç alandan biridir. Mezopotamya ve Mısır'ı kapsayacak tarzda uygarlığın doğuşuna ve gelişmesine beşiklik etmiş ve bilinen tarihin içinde serpilip geliştiği bir ana eksen konumuna ulaşmıştır. Tarihe derin izler bırakan ya da bırakmayan birçok topluluk Anadolu toprakları üzerinde uygarlık yaratmışlar ve yaratılanların zenginleşmesine katkıda bulunmuşlardır.
Anadolu toprakları binlerce yıldır insanların üzerinde yaşadıkları, ürettikleri ve mücadele ettikleri bir yaşama alanıdır. Yaratılan uygarlıkta, bu topraklarda yaşayan ırkların, kavimlerin, milliyetlerin, ulusların ve halkların geliştirici katkıları vardır. Bu sentez dünya tarihi açısından önemli roller oynamıştır.
Anadolu insanı, bugün tarihi bir kavşağa gelmiştir. Bu, her düzeyde önemli bir dönemeçtir. Bu dönemeçte, Türkiye kendisini 21. yüzyıla taşıyacak demokratik bir değişimi yaşayacak mı? Yoksa geleneksel politikasında ısrar mı edecek? Bu noktada eşitlik, özgürlük, barış ve demokrasi isteyenlerin, Türkiye'nin 21. yüzyılda insanlığın evrensel değerleriyle buluşmasına katkısı ne olacak? Türkiye nasıl değişecek ve kim değiştirecek?
Dünyanın en tartışılmaz doğrularından birini Galile söyledi. Galile, "dünya yuvarlıktır" dedi, ama dünyanın yuvarlak olduğu gerçeğinin hayatın ve bilimin bir parçası olabilmesi için Galile'nin bunu söylemesi yeterli olmadı. Yüzyıllar süren bir aydınlanma mücadelesinin sonucunda, kiliseye haddi bildirilmiş ve dinin bilimin önünde bir engel oluşturması önlenebilmiştir.
Deprem kuşağında yaşadığımıza göre, depremi de yaşamamız kaçınılmaz bir şeydir. Fay hatlarının hareketleri çok derindedir. Bu doğa olayını, hiçbir yönetimin, otoritenin iradesi yok edemez. Yapısal bir sarsıntı ve kırılma mutlaka yaşanır. Önlem alabiliriz, ama izlenen sosyal, ekonomik ve siyasal politikaların kendileri bir deprem ya da fay hattı oluşturuyorsa, bunları değiştirmek de bizim elimizdedir. Galile örneğinde olduğu gibi, hiçbir şeyin kendiliğinden hayata geçmediğini, bunu gerçekleştirecek güce gereksinim olduğunu görmeliyiz. Türkiye'nin birikim ve potansiyellerini çözüm gücüne kavuşturmak ellerimizdedir.
Celal Beşiktepe, Kızılcık, Sayı 2, Nisan 2000, s. 28-30.