Şimdi konu “Irak’ın, dolayısıyla kaçınılmaz olarak Ortadoğu’nun yeniden yapılandırılması”dır. Kestirmeciler, bunca belirsizlik varken bile bu geleceğe, yani bütün bir tarihi bu topraklarda yaşayıp gelen milyonlarca insanın kaderine don biçmeye kalkıyorlar. Onlar için iş sadece zamanlamaya kaldı. Ortadoğu’ya liberal piyasa ekonomisine dayalı demokratik bir düzen gelecek!

Yaşamak hokkabazlık değilse hemen sorulur: bu nasıl olacak? Ne demek Ortadoğu’ya hem liberalizm, hem demokrasi? Ortadoğu’nun ortasına atom bombası atılsa bundan daha gerçekçi olurdu. Ortadoğu’nun devletçilikten ve diktatörlükten başka bilip tanıdığı var mı?

Türk-Fars-Arapların Kürtlere karşı ortak hasımlığı, bitmek bilmez Fars-Arap hasımlığı, Arap-Türk hasımlığı, Kürtlerin herkese hasımlığı... Demek ki, diktatörlükler Ortadoğu’ya gökten zembille inmediler. Saddam diktatör. Esad diktatör. İran’da din diktatörlüğü. Bu diktatörler nerden geliyorlar, niçin geliyorlar, nasıl geliyorlar ve nasıl bu kadar uzun kalabiliyorlar? Asıl sorun bu ve bundan sonrası için belirleyici olacak olan da bu.

Tamam, istediğimiz “liberal piyasa ekonomisine dayalı demokrasi” ise yaparız ama herhalde tarihsel belirlenmişliğimizin sınırlarını aşabilerek değil, bu sınırlar içinde. Vaktiyle Irak’ın burjuva birliği azınlık sünni Arap hakimiyetini gerektirmiştir. Suriye’de aynı şey azınlık şii Arap hakimiyetini gerektirmiştir. Azınlık hakimiyeti eğer çıkar çözümlemesi temelinde kurulmuş bir hegemonyaya dayanmıyorsa, demokrasi olamayan bir diktatörlüğü zorunlu kılar. Bu iki ülkede kılmıştır. Baas bunu örgütlemiştir.

O zaman ne demek Ortadoğu için “liberal ekonomiye dayalı demokratik sistem” eksenli yeniden yapılanma? ABD, burada, yıktığı ve yıkacağı diktatörlüklerin yerine aynısını koymaktan başka bir seçeneğe sahip değildir. “Liberal ekonomi” de zaten kurnaz sermayenin, halkın dikkatini “demokrasi”ye çekerek cebini boşaltmasından başka nedir ki? Ortadoğu’ya liberal ekonomi ve demokrasi geliyormuş!

Ortadoğu’ya böyle, filin züccaciye dükkanına girer gibi girilmesi en başta, milliyetçiliği ağır basan bir anti-emperyalist tepkiyi tetiklemiştir.

İlk bakışta, Ortadoğu’da yükselecek olan anti-emperyalist tepkinin Arap milliyetçiliği üzerinden gelişeceği sanılır. Yanlıştır. Yeni ve ilginç olan da budur. Araplık artık Arap milliyetçiliğini taşıyamaz olmuştur. Arkasında SSCB’nin varlığı ve somut desteği varken bile Arap milliyetçiliği Nasır’ın taşıyıp götürebildiği en uç noktadan daha ileriye gidememiş, Nasır’ın ağlayarak yenilgiyi kabul ettiği yerden başlayarak sönümlenme sürecine girmişti. Milliyetçi anti-emperyalizmin Nasır’ın götürebildiği yerden daha ileri bir yere götürme potansiyeli zaten tarihen yoktur. Baas’ın Nasır’dan sonraki dönemde taşıdığı “Arap milliyetçiliği”nin işlevi anti-emperyalist niteliğinden çok, Batıcılığın İslam şeriatı üzerindeki diktatörlüğü olarak şekillenmiştir. Bu gerçeklik, Baas’ın ya da Arap milliyetçiliğinin bundan sonraki dönemde yerinin ABD konsepti içinde olacağına işaret etmektedir. Baas hakkındaki bu görüş çok kişiye tuhaf gelebilir, ama bugünkü dünyada ve Ortadoğu’da, “Dün” artık gerçekten “dün”dür!

Arap aleminin Arap milliyetçiliğine atfedilen anti-emperyalist rolü Nasır’ın bıraktığı yerden devralıp sonuna kadar götürecek bir proletaryası veya aynı işi görecek başka bir “dünyevi” hareketi de olmadığı için Ortadoğu’nun içine girdiği ucu görünmeyen tünelin karanlığına daha bir dikkatli bakmak gerekir.

Mademki Arap milliyetçiliğinin temsil ettiği tarihi pozisyonu bundan böyle ne Baas taşıyabilecek artık, ne de başka bir “dünyevi” hareket, o halde gidişat nereye? Ortadoğu teslim mi oluyor? Hayır, süreç başka bir “yol”dan, “direniş”e doğru gidiyor.

Hangi “yol”dan direnişe doğru gidiyor? Söyleyelim: “din” yolundan direnişe doğru gidiyor. Milliyetçiliği bu tarihsel aşamada taşıma görevini büyük ihtimalle ve büyük ölçüde “din” üstlenecektir. Tuhaf ve yeni bir şey olacaksa, bu olacaktır. Ama hiç kimse bundan, “dinler savaşı”, “uygarlıklar savaşı” gibi sonuçlar çıkarmaya kalkmasın. “Dinler savaşına” dönermiş, “uygarlıklar savaşı” çıkarmış, “Tanrı insanlığı böyle bir felaketten korusun”muş… Savaş, kendi gerçek sebebine sıkıca bağlı, başladı bile. Bu savaşla Ortadoğu’nun kitlesel bir ideolojiye gereksinmesi var. Bu ideoloji milliyetçilik olacağına, neden din olmasın? Böylece vuruşma burjuva milliyetçi çerçeveyi kırıp dışarı çıkma, iyice bir “halklaşma” şansına da kavuşmuş olacaktır. Dinsel kurumlar daha şimdiden, kendilerine böyle bir direnişçi rol devredilmeden, inisiyatifi üstlenmeye başladılar bile. Din, tam da Marx’ın çağırdığı yere gitmekte, dünyevileşmektedir.

“Yeni durum”un bilincine öncelikle ihtiyaç var. Emperyalizmi Ortadoğu’dan silip süpürecek bir perspektiften daha dar bütün mücadele perspektifleri, ezilip yok edileceği baştan belli küçük, lokal çatışmalardan ileriye gitmeyecektir. Emperyalizmi Ortadoğu’dan bildiğimiz milliyetçi direnişlerle çıkarıp atmak mümkün değildir. Birleştiren, mücadeleyi devletler düzeyinden koparıp halklaştıran daha büyük bir çerçeveye ihtiyaç varsa, Ortadoğu’nun bugünkü şartlarında dinin kitleler nezdinde taşıdığı –aslında dinin kendisinden de gelmeyen– potansiyel o çerçeveyi sunmaktadır.

Emperyalizmi Ortadoğu’dan yenerek çıkaramazsınız elbette, yorarak çıkarabilirsiniz. Yorulunca çekilip gidecektir. Bu her zaman böyle olmuştur. Onu ya emekçilerin inadı yorabilir, ya da böyle bir emekçisi bulunmayan topraklarda, gücünü nerden aldığına akıl sır erdiremediğimiz halklaşmış kitlesel hareketler. Bunu “halklaşmış” bölgesel bir direnişle gerçekleştirdiğiniz zaman emperyalizm Ortadoğu’dan çekip gidecektir. Bu mücadeleyi milliyetçiliğin dar kalıpları dışına çıkarıp halklaştırabilmişseniz, giden emperyalizm, çekip giderken Ortadoğu’daki kapitalizmi de beraberinde alıp götürecektir.

O halde neyi, nasıl yapmak lazım? Ortadoğu’nun bugünkü acısına uygun ortak bir dil yaratılması için kolları sıvayalım. Kim? Önce sosyalistler. “Sosyalistler” denilince Ortadoğu’da “proleter kitleleri”ni anlamamak gerekir. Ortadoğu’nun, milliyetçilikten yakasını kurtarmış bir sosyalist eliti vardır ve emperyalizme karşı direnişi milliyetçi tasallutlardan kurtarıp halklaştıracak olan da ancak bu sosyalist birikim olabilir. Bu sosyalist birikimin Türkiye’de ve Ortadoğu’da tek kusuru, kendini burjuva laisizmine yakın hissetmesi ve bu yakınlığı nedeniyle her zaman burjuva sınıfın oyuncağı olmasıdır. Dinin emperyalizme karşı mücadeleye kurumsal olarak katılması Ortadoğu’daki ortak direniş dilinin kurulmasını kolaylaştıracaktır. Arap milliyetçiliğinin bu direniş platformuna, din üzerinden dönüşerek gelmesi Arap soluna bulaşarak gelmesinden çok daha iyidir. Ve bu platform –yeni durumun yeni bilincini yaratmak istiyorsa– Filistin solu ile birlikte İsrail solunu da yanına çağırmalıdır.

Peki, Türkiye solu nereye doğru?

Türkiye Ortadoğu’daki gelişmelerin doğrudan bir parçası; başlayan savaşla birlikte ortaya çıkan yeni durumda kendini daha da çok böyle algılayacak. Bu yeni durum, Türkiye’deki sınıf mücadelelerinin hal ve gidişatını belirleyecek. Türkiye solu da, eğer başını kuma gömmemişse, bundan katiyyen muaf değildir. Ortadoğu’nun geleceğini önce sol kavramalıdır.

Solun klasik algılama alanında şu gibi kırılmalar kaçınılmaz olacaktır: Ortadoğu’nun anti-emperyalist mücadelesi, liberalizme doğru birkaç adım atmış sol dâhil hemen herkese içinden çıkılmaz bir bataklık gibi görünecektir. Bu algılama biçimi, tam da solun sermaye sınıfına teslim olacağı yerdir. Çünkü zaten Türk tekelci sermayesinin, işlerin buraya varacağının kokusunu aldığı birkaç yıl öncesinden başlayarak, bütün süreçleri AB doğrultusuna kanalize etmeye çalışarak yaptığı budur. Burjuva sınıf ve onun laik devleti, Irak savaşı sonrası yeni durumda Türkiye’yi Ortadoğu’nun anti-emperyalist vakumundan kurtarıp Batı’ya mal etmek için can havliyle her şeyi yapmaya yeltenecektir. Siyasetin ABD taşeronluğuna indirgenmesi için siyasi alana medyası, devleti ve ordusuyla birlikte sık sık müdahale edecektir.

Kürtlerin önemli bir kesimi Kuzey Irak’ta, her “millî devlet” peşinde koşan hareketin düşmesi mümkün çukura düşerek emperyalizmin el aleti olduğuna göre, Türk devleti de bu objektif durumla bütünleştirmek için kendindeki “Kürt meselesi” ile uzlaşma sınırlarını yeniden biçimlendirmeye çalışacaktır. Her sosyalist, böyle bir kırılmanın kendi durumuyla ilişkisini değerlendirmek zorunda kalacaktır. Tamam, elbette kendi geleceğini belirleme hakkı, vb… Ulus olma fırsatını kaçırmış millet ve milliyetlerin bu hakkını mahfuz sayalım ama artık Ortadoğu’nun yeni durumunda Kürtlerin de “kendine devlet istemek”ten daha çok şey isteme hakları vardır, niçin istemesinler? Kürt solu Ortadoğu’nun ortak direniş diline katılacak ise, kendi dilinden daha çoğunu istemeli ve konuşabilmelidir. Emperyalizm safında kendine gelecek arayan hareketler bundan böyle halkların hoşgörüsünü yanında bulamayacaktır.

Türkiye solunu bekleyen bir diğer tuzak, emperyalizme karşı “bağımsızlık”tan kurulmuş bir siyasetin içinde taşıdığı milliyetçilik virüsünü kapmasıdır. Sosyalist solun bazı kesimleri “samimi Kemalistler”in kulağına bir şeyler fısıldayarak bu virüsün ilk tahribatının işaretlerini vermektedirler. Oysa Kemalistin “samimi” olanı, samimi olmayanından bin kat daha beterdir. “Bağımsızlık”tan milletin ve ülkenin bağımsızlığını anlamak “sınıf” denilen şeyden anlamamaktır. Bir sosyalistin “bağımsızlığı” sınıf bağımsızlığından başka bir şey anlatmaz, anlatmamalıdır. Sadece emekçi sınıf çıkarının ve siyasetinin “bağımsızlığı” bağımsızlıktır. Öbürü başka bir kulvardır. İşte örnekleri; İşçi Partisi, Milliyetçi Hareket Partisi, Demokratik Sol Parti, Büyük Birlik Partisi, Mümtaz Soysal’ın partisi, yer yer CHP’liler, cümle Kemalistler, kulağının biri bu “bağımsızlık bölgesi”nde TKP. Böyle bir zeminden kopmayı halktan, günlük geçerli bir siyaset tarzından kopmak olarak algıladıkları ve biraz da anti-emperyalizm vadettiği için burdalar.

O halde Ortadoğu’da ve Türkiye’de, bugünden sonrası için sosyalist siyaseti burjuva sınıf tuzaklarından koruyarak yapmak için daha dikkatli olmaya ihtiyaç var. Din, milliyetçiliği ve bu bağlamda anti-emperyalizmi taşımaya talip görünüyorsa, bunu, bu değerleri bir milliyetin taşımasından daha büyük bir imkân gibi görmek gerekir. Bize vurulduğunda şu çıkar: Araplığın, Kürtlüğün, Türklüğün taşıyamadığı milliyetçiliği Ortadoğu’da önümüzdeki süreçte taşımaya İslam dini kurumsal olarak talip olacaktır. Gidişat böyle bir genelleme yapmayı mümkün kılıyor. Bunu görmek gerekir, Aklı evveller anti-emperyalist mücadelenin önünü kesmek için buna “uygarlıklar savaşı” kulpunu takacaklardır. Yok böyle bir şey. Uygarlık somuttur ve dünyevidir. O somutlukta, sınıf savaşı kimi olağanüstü durumlarda, herkesin kendi “olağan”ından ötürü yadırgayacağı biçimlere bürünebilir.