Bu yılki Oscar Ödüllerinin dağılımı bizde ilgili çevrelerde memnunlukla karşılandı. Yaklaşım daha çok politik açıdandı: Başrol ödülleri ve yaşam boyu onur ödülü siyahî (Afrikalı-Amerikalı) oyunculara verilmiş, üstelik ödül törenini de bir siyah sunmuştu. Asıl önemlisi, kadın başrol ödülü ilk kez bir siyaha veriliyordu, “Geceye Siyahlar Damgasını Vurmuş”tu. Üstelik tüm bunlar, ABD’nin büyük bir değişim içinde olduğuna bir gösterge sayılmalıydı.

Sinemacılardan böyle değerlendirmelerin gelmesi, Oscar ödüllerinin niteliğini ortaya koyuyor. Sanatsal ölçütlerin her zaman belirleyici olmadığını, zaman zaman, belki çoğu zaman siyasal ya da başka etmenlerin asal rol oynayabildiğini gösteriyor. Bense, sanat ödüllerinde başka kriterlere karşıyım. Altın Palmiye’nin 1982’de The Missing (Kayıp) ve Yol arasında paylaştırılması aklıma gelen ilk örnek: Fransa’da uzun bir aradan sonra sol iktidara gelmiştir (1981), Mitterrand yönetiminin ilk yılında Şili ve Türk cuntalarına karşı bu ödüller verilmiştir. Costa Gavras’ın Kayıp filminin ödülünün politik ağırlıklı olduğu içerikten belli. Yol’a gelince, o ödül filme bile değil, Yılmaz Güney’e verilmiştir. Cezaevinden film yönetilmez. Bin bir tane ayrıntının büyük önem taşıdığı bu sanatta, sette tek bir sahnesini, pelikülde tek bir karesini görmediğiniz, montaj odasına giremediğiniz bir filmi, eskiz çizmekle, talimat vermekle, yönetmiş olmazsınız. Eğer film Yılmaz Güney’in imzasını değil, gerçek yönetmeni Şerif Gören’in adını taşısaydı, o ödülü alabilir miydi?

Yalnızca sinemada mı, Nobel Edebiyat Ödülleri’nde de siyasal etmenlerin gözetildiğini çocuk denilecek yaşlarda öğrenmiştik. Ya da, Pablo Neruda’ya daha önce layık görülmeyen ödül, şair 1973 Şili darbesinin ilk günlerinde terk-i hayat ettikten bir ay sonra ölüsüne layık görülmüştü. Böyle bir olay olmasaydı, Neruda’nın yapıtları Nobel’le ödüllendirilmezdi. Öyle hangi ünlü komünist edebiyatçıya (Aragon’a, Nazım’a, Gilyen’e) Nobel verdiler ki, Neruda’ya versinlerdi?

Sidney Poitier, başrol ödülünü almış ilk siyahî Amerikalı. Ondan sonraki en iyi erkek ödülünü alan kara derili 39 yıl sonra Denzel Washington olurken, Poitier onur ödülünü Robert Redford’la paylaştı.

HalleBerry-scAma birçok kimse için asıl şaşırtıcı olan, en iyi kadın oyuncu Oscar’ının Halle Berry’ye gitmesiydi. Daha önce aynı ödüle aday gösterilen Afrikalı-Amerikalı kadın oyuncu Angela Besset ödülü kazanamamıştı, bu yıl Halle Berry kazandı ve “Oscar tarihinde en iyi kadın oyuncu ödülünü alan ilk siyahî aktris” oldu. Berry’nin annesi beyaz, babası siyah. “Melez” sözcüğü Batı dillerinde artık kaba sayıldığından, anne ve babası ayrı ırktan olanlara “iki ırklı” diyorlar. Bununla birlikte, Berry, törendeki konuşmasında, “Artık tenimizin rengine göre değil, yeteneğimize göre değerlendirileceğimizi umut ediyorum” diyerek, kendisini siyah derili saydığı için, ödül siyah bir aktrise gitmiştir.

Berry’nin Monster’s Ball (Türkçe’ye Kesişen Yollar diye çevrildi) filmindeki yorumuyla ödülü hak etmediğini söylemek istemiyorum. Ne onun, ne diğer finalistlerin oyunlarını seyrettim. Ama, kimileri Nicole Kidman’ı, kimileri Sissy Spacek’i şanslı görürken, ödülün Berry’ye verileceğinin haftalar öncesinden vurguyla telaffuz edildiğine İnternet’te tanık olmaktaydım. Nedeni de teninin rengiydi ve bunu 11 Eylül 2001 sonrasında ABD’nin artan saldırganlığında dünyaya hoş gösterilmesi amacına bağlayanlar vardı.

Bugüne değin, 74 yılda, 148 başrol Oscar’ından sadece 2’si kara deriliye gitmiş, bir tanesi de iki ırklıya. Oran, 50’de 1. Siyahların nüfus içindeki oranları ise yaklaşık 5’te 1. Ya da 105 yıllık sinema tarihinde kaç siyahî oyuncu tanıyorsunuz? Sidney Poitier, Eddie Murphy ve Denzel Washington. Yönetmen-oyuncu Spike Lee. Akşam yemeği saatlerinde yayınlanan aile komedileri çok tuttu diye, bir de siyahî aile dizisi yapılınca, televizyonda da Cosby ünlendi. Böyle bir olguyu, kabataslak bir ırkçılıkla açıklamak zor. Çünkü, ABD’de pahalı spor olan tenis hariç, tüm spor ilahları siyahidir. Müzikte büyük Jazz usta-ları, Spirituals solistleri de öyle. Ölümlerinden yıllarca sonra, hala resimleri gençlerin odalarına asılı Bob Marley’ler, Jimmy Hendrix’ler, gençliğin idolleri, hatta −derisinin renginden utanan− Michael Jackson da Afrikalı-Amerikalı’dır.

Ama sinemada durum farklı. Hollywood’da ırkçılık ve beyaz insan önyargısı iki türlü: Biri, senaryolara, ötekisi ise rol dağıtımına (casting) yansıyor. İç Savaş’a ait Ku Klux Klan övgüsü olan The Clansmen romanından Griffith’in filmleştirdiği ünlü Birth of a Nation başta olmak üzere Hollywood filmografisi, toplumdaki kodlanmış ırkçılığın çeşitli türleriyle doludur. Bugün, filmlerde o eski kaba ırkçılığı tabii göremezsiniz, hatta ırkçılık karşıtı birçok mesaja rastlarsınız. Ama bu, sinemadan ırkçı önyargıların kalktığı anlamına gelmez. Örneğin, kaç filmde bir siyahla bir beyazın evliliğine, aşkına ya da hatta öpüştüğüne tanık oldunuz? Yani, metropol sineması (Avrupa dahil) yumuşamış haliyle bile bu denli ırkçıdır. Çünkü o sinemanın seyircilerinin −velinimet müşterinin− büyük çoğunluğu beyazdır ve ırkçı önyargılarla doludur.

Sinemada, ırkçı kodların yansıdığı ikinci boyut, casting’dir. Rol dağılımında aslan payı beyazlarındır. Siyah oyuncuların başrole tırmanana değin uğradığı ayıklanmada onların yetenek düzeyleri değil, endüstri ileri gelenlerinin casting anlayışı rol oynar. Ve Halle, artık o günlerin sona ereceğini ummakla biraz fazla iyimserdir. Bu bir başlangıç oldu, bile diyemeyiz. Örnekse, Poitier ile Washington arasında tam 39 yıl var.

Hollywood’a liberallerle Yahudiler hâkimdirler ve onları zenci düşmanı saymak doğru değildir. Öyleyse, niçin siyahî oyuncuları başrollere uygun görmezler?

Çünkü yaptıkları iş’tir (business), asıl amaç para kazanmaktır, her yapımcı, “Ne kadar yatırılacak, ne kadar kredi kullanılacak ve hangi vadelerde, yüzde kaç faizlerle geri ödenecek, para ne kadar zamanda geri dönecek, ne kadar kâr bırakacak” gibi hesapları yapmak zorundadır. Yani box office (gişe) getirisi hem para, hem süre olarak gözetilmelidir. Böyle olunca da, ortalama sinema seyircisinin tercihleri gündeme gelir. Pazar, başta ABD’dir, Avrupa’dır. Afrika’nın, ya da nüfusu kısmen siyahî olan Brezilya’nın, Küba’nın getirisi azdır. Yani seyirci kitlesi beyazdır.

Beyaz insan ise, beyaz perdede beyaz kahraman görmek ister. Bu yaklaşım, özellikle baş kadın oyuncu için söz konusudur. Beyaz dünyada, dolayısıyla beyaz perdede hâkim olan kadın kavramı beyaz kadındır. Bütün film türlerini ve onların kadın yıldızlarını gözünüzün önüne getirin. Melodramları, serüven filmlerini, Western’leri, müzikalleri, komedileri, polisiyeleri, film noir’ları, ilh. Baskın olan kadın tipolojisi beyazdır, narindir, erkeğin himayesine, yardımına, fiziki gücüne, hatta parasına ve toplumsal kudretine muhtaçtır, vb. Başroldeki kadın güzel kadın olmak zorundadır ve “güzel kadın” ise beyaz kadındır, tercihen sarışındır. Irkçı kod böyledir.

Argoda “maçoluk” dediğimize, uluslararası feminist literatürde “erkek şovenizmi” deniliyor. Ve erkek şovenizmi ile ırkçı şovenizm arasında bir bağıntı olduğu, işte bu “güzel kadın eşittir güzel beyaz kadın” zihniyetinde daha çok açığa çıkıyor. Bu tespit, siyahlarda erkek egemen zihniyetin olmadığı anlamına gelmiyor, onlarda belki beyaz erkeklerinkinden de fazla maço’luk ve fallokrat’lık vardır, ama ırkçılık denilince, ister istemez hâkim olan ırkın şovenizmi ve onun ayırımcılığı anlaşılır. Bunun somutu da dünyaya beyaz erkek zihniyetinin hâkim olmasıdır.

Beyaz kadındaki “güzel kadın yüzü” kavramı da farklı değildir. Siyah erkek de “güzel kadın” konusunda beyazlar gibi koşullanmıştır. Ve nihayet, en acıklısı, siyah kadının da, dişil yüz güzelliğine ve ten rengine genellikle öyle bakmasıdır. Afrika’da genç kızların, hatta orta yaşlı kadınların her gün evlerde, bambu kulübelerde toplanıp vücutlarını birtakım beyazlaştırıcı pomatlarla veya bitkisel bileşimlerle saatlerce ovduklarını gösteren, istatistikler veren, röportajlar içeren belgeseller var. Yani ten renginden utanan ne yazık ki sadece Michael Jackson değil.

Dünyada, her konuda Avrupa-merkezci (Öro-santrik) kültür egemen olacak da, bu konuda koşullandırma olmayacak mı? Ve tabii ki, Avrupa-merkezci (ya da Batı-merkezci) kültür beyaz ırkın kültüdür.

Yukarıda yazılanlar Hollywood kadar, Avrupa sinemasında da geçerlidir. Avrupa kapitalizmi sömürgecilik sayesinde yükselmişti. Metropollerden Britanya, Fransa ve kısmen Hollanda’nın tarihinde ayrıca kölecilik vardır. Sömürgeci olmayan ABD’ninse dünü kölecilikle ve Kızılderili soykırımıyla ayıplıdır.

O toplumlar, içlerindeki siyahları kolay kolay beyazlara eşit sayabilirler mi?

Refik Zerengil, Kızılcık, sayı 12 (Mayıs/Haziran 2002), s. 61-62.