Bir ara, gelişmelerin dünya gerçekliğinin üstünü kısmen örttüğü ara, kısa bir ara, bilinçlerin ve gelecek varsayımlarının boşluğa düştüğü kısa bir ara, emperyalizm var mı, yok mu gibi saçma bir tartışmaya ilgi duyanlar, bu ilgilerinin peşinden giderek bugün, “Acaba emperyalizm diye bir şey gerçekten hiç olmuş muydu” diye sordukları bir noktaya geldiler. Ortada olan ve milyarca insanın kanını, geleceğini emen bir şey için var mı yok mu tartışması bir kez başlarsa, gideceği yer bellidir. Emperyalizmle ilgili hafıza kaybı nereye giderse gitsin, dünya çok, hem de çok yakın bir gelecekte anti-emperyalist eylem ve siyasetin bütün dengeleri yerinden oynatacağı bir istikamette ilerliyor.

Bu boş bir palavra mı?

Değil. Anlamak isteyen, kendi içinde yaşadığı koşullara bakarsa pekala görür. Dünyada ve Türkiye’de geçerli koşullar emperyalizmin üstünü örtebilecek koşullar değil.

Dünyanın yakın geleceğinde yaygın anti-emperyalist eylem ve siyasetin başlıca alanlarından biri Avrasya olacaktır. Zengin petrol ve doğalgaz kaynakları nedeniyle Batının emperyalist gücü dikkatini dünyanın bu bölgesi üzerinde yoğunlaştırmaktadır. Bu bölgede tarihin taşlarının yerinden oynadığı ve taşlar yeniden dizilirken araya yeni taşların konabileceği varsayımı emperyalizmi iştahlandırmıştır.

Emperyalistler, önlerinde Sosyalist Sistem gibi bir engel bulunmadığı, bağımsızlıkçı eğilimler de iyice sönümlendiği için, yeni dünya tasarımlarının 20. Yüzyılda olduğundan daha kolay gerçekleşeceğine inanmaktadırlar. Körfez savaşı, Bosna-Hersek savaşı, Yugoslavya savaşı gibi savaşlardan da, dünya çapında bir direnişle karşılaşmadan, bugüne kadar benzerine rastlanmamış bir “emperyalistlerarası uyum”la çıkmış olmak onları cesaretlendirmiştir. Ne var ki, sıra Avrasya’ya geldiğinde işin rengi değişmektedir.

Avrasya, emperyalist rekabetin artık ortadan kalktığını, kendi içinde ve ABD patronajında bütünleştiğini varsayan ve bu varsayı mdan parlak bir dünya tasavvuru üretenlerin hayallerini de yerle bir edecek özellikler içermektedir. Emperyalist ülke toplumlarının yaşamaya hakkı vardır da, geri ülkelerin yaşamaya hakkı yok mudur sorusu gibi sıcak bir soruyu, Avrasya üstüne kurulu emperyalist emeller umulandan önce alevlendirmiştir. Bu soru bundan böyle daha da keskin biçimde sorulacaktır.

Bir kez, Almanya’nın tarihsel bakımdan lebensraum’u (“hayat alanı”) olan bölgeye onu ıskalayarak girmek veya Alman emperyalizminin bu köklü çıkarını “emperyalislerarası uyum”la uyumlaştırmak ve ABD’nin patronajı altına almak, imkansız denecek kadar zordur. Almanya, bu tarihsel refleksi her kabardığında diğer emperyalist ülkeler tarafından hoş görülmüş, o da bu hoşgörüden cesaret alarak –yakın tarihten bir örnekle– müttefiklerinin karşı çıkmasına rağmen Doğu Almanya’yı ilhak edebilmiştir.

Dokununca el yakan bu Alman emperyalist ideali Avrupa’nın birleşmesiyle sinmemiş, aksine, bir Avrupa siyasetine dönüşerek ABD-Avrupa çelişkisini güçlendirmiştir. Bu nedenle ABD emperyalizminin Avrasya’ya dönük her adımı, bu adım ulusları aşan bir araçla, “uluslarüstü sermaye” aracılığıyla atılsa bile, Avrupayı yerinden hoplatmaktadır.

Avrasya’ya el ve dil uzatmayı, oturup buradan dünyanın geleceğine el koymayı güçleştiren, hatta imkansızlaştıran başka bir neden daha var. Rusya. Sosyalizmini kendi eliyle yıkmasından sonra emperyalizm Rusya’dan hep, attığı bu adımla “tutarlı” kalmasını istedi. Ama Rusya başını alıp başka yere gidiyor, daha da gidecek. Dünya siyaseti üzerinde iddiasından sosyalizm motifini çıkardı ama ya Büyük Rusya olarak iddiası?

Avrasya’yı oluşturan taşlar arasına Rusya olmadan ve razı olmadan yeni taşlar koymak ne mümkün? Bu nedenle, ABD emperyalizmi ile Avrupa Birliği emperyalizminin Rusya, öyleyse aynı zamanda, Avrasya sözkonusu olduğunda, Saddam ya da Miloseviç’i bombalarken buldukları uyumu bulmaları mümkün değildir. Avrasya için kendine özgü bir siyaset oluşturmaya kalkan her ülke için, ABD-Avrupa çelişkisi bir zenginlik unsurudur. Bu nedenle Batıya doğru giden her Asyalı’nın, biri Güneyden, öbürü Kuzeyden olmak üzere iki yolu vardır.

Avrasya emperyalist Batı için önemli olur da Türkiye için, Rusya için, İran için, kaderi Asya’da oluşan ve belirlenen ülke ve toplumlar için önemli olmaz mı? Avrasya herkes için önemli.

Türkiye için önemli olmasına önemli de, Avrasya Türk dış siyasetinin rasyonel bir unsuru olabilmiş değil. Çünkü Türk dış siyasetini temellendiren sermaye sınıfının her konuda (Ortadoğu, Balkanlar, vb.) olduğu gibi Avrasya konusunda da özgür bir yaklaşım ve konsept oluşturması na yetecek kadar ne sermayesi, ne teknoloji ve bilgi donanımı, ne de bağımsız irade gücü var. Sürüklenmek kaderi.

Politika oluşturmak başkadır, özlem başka. Elbette Türk devletinin ve siyasetinin kendine özgü bir Avrasya özlemi hep vardı. Ama bu özlem emperyalizmin sınır karakolunda şuuraltına atılmış ve bastırılmış bir özlem olmaktan ileriye gidememişti. SSCB’nin dağılmasının ardı ndan bu bastırılmış özlemden fışkıran hastalıklı bir Türk dış siyaseti çıkmadı değil, çıktı. “Adriyatikten Çine kadar olan yerde hep biz varız” noktasına kadar giden bu siyaset, bu kez emperyalizm tarafından bastırıldı.

SSCB’nin dağılmasından ve sosyalizmin ortadan kalkmasından sonraki duruma, Avrasya’da bir boşluk doğdu diye heveslenmenin ve kendini bu boşluğu doldurmaya aday görüp şişinmenin palavra olduğunun anlaşılması ndan sonra Türkiye’nin Avrasya siyasetinin sürüklenmekten başka seçeneği zaten yoktu. Nereye sürüklenecekti? Elbette dört başı mamur bir Avrasya stratejisi olan emperyalist Batılı gücün peşinden sürüklenecekti. Sürükleniyor.

Elbette söylediğimizin bu kadarı, Avrasya’nın gerçekten boşalmış olması halinde geçerli olabilecek bir sonuçtur. Oysa Avrasya boş değil ve bu nedenle emperyalizmin Avrasya stratejisi de kağıt üzerinde yazıldığı kadar geleceği parlak bir strateji değil. Çünkü Avrasyadaki gelişmeler emperyalizmin bu bölge üzerindeki iddiasının kağıt üzerine yazıldığından daha küçük olması gerektiğini gösteriyor. Bu nedenle emperyalizmin Avrasya iddası da adım adım küçülüyor. Kendini emperyalizmin Avrasya siyasetine taşeron olarak yazdırmış ve Avrasya komisyonunu buradan almaya soyunmuş bir Türkiye’nin komisyonunun da küçülmesi gerekir, küçülüyor.

Rusya ve İran, Batıya, Hazar Denizi’nin altından petrol ve do- ğalgaz nakil hattı geçirmeme konusunda anlaştıklarını duyurdular. Bunun, “Burdan ancak bizim hatlarımız geçer!”den başka bir anlamı yok. Demek ki Avrasya boş değil ve böyle olduğunun görülmesi emperyalizm adına hiç hoş değil.

Türkiye dış siyasetinin bunu anlamış ve bir refleks oluşturmuş olması gerekirken, siyaset daha çok, böyle bir refleksi cılız da olsa gösteren ANAP’ın üzerine varma biçiminde belirleniyor. Mesut Yılmaz ve partisinin etrafındaki çember giderek bu yüzden daralıyor.

ANAP’li sermaye grupları Avrasya üzerinde, MHP’nin ideolojik hesaplarından daha anlamlı bir hesaba sahip. Onların hesabı akılcı. Ama bu hesap henüz Türkiye dış siyasetinin bir unsuru olamadı. (Böyle büyük bir “dava”nın niçin ANAP gibi bir partinin eline kalmış olduğu da ayrı bir konu.)

Aslında ANAP’ın Avrasyaya bakışı salt hesapçılıktan ibaret değil. Analitik bir derinliği de var. Batılı emperyalist gücün Avrasya denklemlerinden bazıları na oturuyor. Türkiye’nin Batıya doğru seyahatini Karadeniz’in Kuzeyinden gerçekleştirmesinin daha mümkün, daha gerçekçi ve menfaatlerine daha uygun olduğunu savunan, bir zamanlar Enver Paşa’nın savrulduğu rüyalara savrulan bir görüş ve kesim Türkiye’de hep varolmuştur. Almanya’nın eli Batıda ve emperyalist güçler arasında ne zaman güçlenmişse, Türkiye’de de bu görüş ve kesim güçlenmiştir. Mesut Yılmaz’ın dış politikayla ilgili olarak, Dışişleri Bakanı olduğu zamandan beri, dilinin altında bir bakla sakladığı izlenimini vermesi, bu baklanın biraz iri bir bakla olduğunu gösterir. Ama emperyalizm denince akla önce ABD gelmeli. Avrasya denince de öyle.

Söz, buraya kadar geldikten sonra, özel bir tarih sohbetine ve Türkiye’nin yakın gelecekteki temel paradigmalarına açılıyor. Devam ederiz.