Türkiye’de istihdam verilerinin hesaplanma tarzı ve işsizlik göstergelerinin güvenilirliği konusunda her zaman kuşkular olmuştur. Bunun anlamsız olmadığını düşünmek için nedenler vardır. Bununla birlikte, mevcut veriler belirli eğilimlerin altını çizmek bakımından önemli sayılabilir. Özellikle de 1999’da yaşanan ciddi ekonomik küçülmenin olumsuz istihdam etkilerini görmek için 1999 yılı ile 2000 yılının karşılaştırılması anlamlı olabilir. Bu arada, 2001’de tekrarlanması kesinleşmiş görünen yeni bir ekonomik küçülmenin, uygulanan istikrar ve yapısal uyum programlarının olumsuz etkileriyle güçlenmiş olarak, hangi istihdam gelişmelerine yol açabileceğ i üzerine de bazı ipuçları elde edilebilir.
Devlet İstatistik Enstitüsü’nün (DİE), 1999 sonuna kadar her yılın ilkbahar ve sonbahar dönemlerinde, 2000 yılından itibaren ise her çeyrek yılı kavrayacak şekilde yılda dört kez gerçekleştirdiği Hanehalkı İşgücü Anketleri temelinde açıkladığı istatiksel verileri yorumlarken, bunlara ilişkin kavramlarla ilgili bazı ön açıklamalar da yararlı olacaktır.
İstihdam verilerini belirleyen en geniş çerçeve, her yaştan insanı coğrafi sınırlarımız içinde kavrayan nüfus büyüklüğüdür. 2000 yılı sonbaharı itibariyle bu büyüklük 64 milyondur.
Bunun hemen altındaki çerçeve ise toplam çalışabilir nüfus veya çalışma çağındaki nüfus kavramıyla tanımlanmaktadır. Burada çalışabilir yaştaki nüfus içerilmektedir. Bu kavram içinde işgücüne katılanlar ile işgücüne dahil olmayanlar birlikte içerilmektedir (Çalışma çağındaki nüfus = işgücü + işgücüne dahi olmayanlar). 1999 yılı sonuna kadar çalışabilir yaşın alt sınırı 12 olarak alınmaktaydı. Ancak 8 yıllık zorunlu eğitim uygulamasına geçişten sonra bu alt sınırın yükseltilmesi gereği doğdu. Nitekim 2000 yılı birinci dönem istihdam verilerinden itibaren bu sınır 15 yaş ve daha yukarı yaştaki nüfus olarak alınmıştır. Bunun ilk etkisi, toplam çalışabilir nüfusun Ekim 1999 için 47 milyon 973 bin düzeyinden Nisan 2000’de 44 milyon 409 bine, 2000’in sonunda ise 45 milyon 117 bine gerilemesi olmuştur. (Mevsimlik değişmeleri dikkate alabilmek için Ekim 1999 ile 2000 sonu verilerinin karşılaştırılması daha anlamlı olacaktır.) Kuşkusuz bu kadar önemli bir gerilemenin 12 ay içinde ortaya çıkmadığı, bunun hesabi bir nitelik taşıdığı açıktır. Ne var ki, geçmiş dönemlerle yapılabilecek karşılaştırmalar bundan etkilendiği gibi, aşağıda değinebileceğimiz işgücüne katılma oranı gibi kavramlarda da önemli çarpılmalar ortaya çıkmaktadır.
İŞGÜCÜNE KATILIM
Çalışma çağındaki nüfusun tümü işgücüne katılmamaktadır. Bunların bir bölümü eğitimini sürdürmekte, önemli bir bölümü ev kadını olmak dışında bir iktisadi etkinliğe katılmamakta, bir bölümü çalışmamayı tercih etmekte (yani iş aramamakta), bir bölümü çeşitli nedenlerle çalışamaz durumda bulunmaktadır. Kısacası, işgücü kavramı, istihdam edilenler ile işsiz sayısının toplamından oluşmaktadır. Doğal olarak, işgücü, çalışma çağındaki nüfusun bir alt çemberidir.
İşgücünün, çalışma çağındaki, yani 15 yaşın üzerindeki nüfus içindeki payı bize işgücüne katılma oranını vermektedir. Gelişmiş ülkelerde bu oran yüzde 70’ler dolayındadır. Türkiye’de ise hem bu oranın çok altındadır, hem de yıldan yıla gerilemektedir. Bu oran, 12 yaş üstünü çalışabilir nüfus olarak aldığımızda 1999’da yüzde 50’nin altına (Ekim 1999’da yüzde 48.7’ye) gerilemiş bulunmaktaydı. 15 yaş üstünü çalışabilir nüfus olarak aldığımızda ise, 1999 Nisanında yüzde 53,8 olan oranın 2000 Nisanında yüzde 46,7’ye, 2000’in son çeyreğinde yüzde 47,8’e gerilediği görülebilmektedir. Miktar olarak ise, 23,5 milyondan 20,7 milyona gerilemektedir.
Hangi yaş grubundan bakarsak bakalım, önümüzde çok önemli bir olgu vardır: Çalışma çağındaki nüfusumuzun yarısından azı çalışıyor (toplam istihdam) veya çalışmayı arzu ediyor (işsizler) durumdadır! Çalışabilir yaştaki nüfusun yarısından fazlasının çalışmaya istekli olmaması, kalkınma ve gelişmiş ülkelere yetişme sorunsalı olan bir ülke açısından kuşkusuz kaygı verici bir durumdur.
Peki işgücüne katılma oranının bizde kararlı bir biçimde gerilemesine yol açan nedenler nedir? DİE bunun en önemli nedenini, kırsal nüfus ile kentsel nüfusun farklı istihdam davranışlarıyla açıklamaktadır. Kırsal nüfus içinde kadın nüfus ücretsiz aile işçisi kategorisi içinde kalarak çalışma yönünde daha aktif olurken, kentlere göç sonrasında ev kadını rolünü benimseyerek pasifleşmektedir. Nitekim, işgücüne katılma oranı kadınlarda daha hızlı gerilemektedir. Nisan 2000’de kadınlarda işgücüne katılma oranı yüzde 23,7 iken, erkeklerde 69,8’dir. Bunu destekleyen bir başka gösterge, kent ve kırda işgücüne katılma oranları arası ndaki önemli farktır: Bu oran 2000’in son çeyreğinde, kentte yüzde 43,2 iken kırda yüzde 55,4 olarak saptanmaktadır.
Belirli kırılmalarla da olsa sürekliliğini koruyan kırsal göç olgusunu dikkate alan DİE, işgücüne katılma oranlarını sürekli aşağıya doğru revize etmektedir. Ancak bu, bir anlamda, işsizlik oranlarının da "makul" sınırlar içinde gösterilmesini garanti etmektedir. Çünkü, toplam istihdamın yıllardır 19-21 milyon sınırları içinde kaldığı, buna karşılık çalışma çağındaki nüfusun kararlı bir biçimde arttığı bir ülkede işsiz sayısı ve oranının pek fazla değişmemesini sağlamanın en garantili yolu, işgücüne katılma oranının düşürülmesidir. Bir başka deyişle, emek arzındaki daralma hızının nüfus artışından daha hızlı olduğu varsayımının yapılmasıdır.
EKSİK İSTİHDAM
Kırsal göçün kadın nüfus açısından emek arzını daraltıcı hiçbir rol oynamayacağını söylemek istemiyoruz. Ancak, kırsal alanda ücretsiz aile işçisi konumunda olan kadınların önemli bir bölümünün, sanayi veya hizmetler sektöründe uygun nitelikte ücretli emek talebi olduğu koşullarda işgücüne katılmamakta direneceklerini sanmadığımızı söylemek istiyoruz. Türkiye’de sanayi sektörünün gelişmiş ülkelerdeki tarihsel oranlara ulaşmadan üretim ve istihdamdaki göreli öneminin azalmaya başladığı, yani sanayinin istihdam yaratma yeteneğinin negatife döndüğü bir konjonktürde olayı sadece emek arzı cephesinden değil, emek talebi yönünden de ele almakta yarar vardır.
DİE verilerinin istihdam içinde gösterdiği ama tanım gereği işsiz kavramına da yakın olan bir kategori de eksik istihdamdır. İşgücü anketinin yapıldığı hafta içinde çalışıyor gözükmekle birlikte 40 saatten az çalışma imkanı bulan, veya işinden memnun olmayıp iş değiştirmek istediğini ya da ikinci bir iş aradığını beyan edenleri kapsayan bu kategorinin işgücü içindeki payı 1999 ile 2000 Nisan dönemleri itibariyle sırasıyla yüzde 7,5 ve yüzde 9,1’dir. Buna karşılık, 2000 yılının son çeyreği itibariyle, ekonomik büyümenin etkisiyle bu kategorinin işgücüne oranı yüzde 6,0’a gerilemiştir. İçinde bulunduğumuz yılda ise, ekonomik küçülme nedeniyle bu oranın yeniden yukarı doğru tırmanması beklenmelidir.
Bu kategorideki gelişmelere koşut olarak, 1999 ile 2000 yılının ilk çeyreğinde işsizlik oranı da yüzde 7,3’ten yüzde 8,3’e yükselmiş, buna karşılık 12 yaş sınırından 15 sınırına geçilmesi sonucunda işgücü büyüklüğü azaldığı için, mutlak sayılar olarak işsiz sayısı değişmemiş, 1,7 milyon civarında kalmıştır. Ancak, 2000 yılındaki ekonomik canlanmaya bağlı olarak işsizlik oranı 2000 yılı son çeyreğinde yüzde 6,3’e kadar gerilemiş, bu arada 2000’in ilk çeyreğinde 1 milyon 720 bin olan işsiz sayısı da 1 milyon 366 bine inmiştir. Buna rağmen eğitimli gençlerde işsizlik oranı, 2000 yılındaki canlanmaya rağmen fazla gerilememiş ve 2000 sonunda yüzde 22,7 gibi çok yüksek bir düzeyde tutunmaya devam etmiştir. Kentte işsizlik oranının kırdakinin iki katına yakın olduğunu da belirtmek gerekir.
GELECEK PERSPEKTİFİ
Eksik istihdam rakamları istihdama değil de işsiz sayısına eklenirse daha anlamlı işsizlik oranlarına ulaşılacağı düşünülebilir. Bu iki kategorinin toplam işgücüne oranı 2000’in ilk çeyreğinde yüzde 17,4, son çeyreğinde ise yüzde 12,3 olmaktadır. Mutlak rakam olarak ise, iki kategorinin toplamı 2000’in ilk çeyreğinde 3,6 milyon iken (işgücünün yaş kapsamı değiştiği için, bu rakam 1999 ilk çeyreğinden farklı değildir), 2000 yılı sonunda 2,6 milyon kişiyi temsil etmektedir. İki vurgu yapılabilir: Birincisi, bu iki kategorinin toplamının Türkiye’deki işsizlik oranının gerçek durumu bakımından bir minimum olduğunu ileri sürmek fazla bir yanılma payı taşımayacaktır. İkincisi, tarihinin en büyük ekonomik bunalımlarından birini yaşamakta olan Türkiye’de 2001 sonunda işsiz ve eksik istihdam oran ve rakamlarının çok yüksek değerlere ulaşacağını öngörmek abartılı olmayacaktır.
Bugünün bir diğer temel sorusu, yürürlükteki istikrar ve yapısal uyum programlarının kısaca betimlenen ve kısa vade için gelişme tahminleri yapılan bu istihdam yapısına orta ve uzun erimlerde ne gibi etkileri olabileceği doğrultusunda olmalıdır. Önümüzdeki 8. Plan dönemi (2001-2005) açısından bakılırsa, özellikle yapısal "uyarlama" sürecinde tarımsal desteklemenin çok önemli ölçeklerde daraltılmasının etkileriyle, kırsal göçün yeni bir ivmeyle hızlanacağı, bunun da ilk aşamada işgücüne katılma oranını daha da hızlı olarak aşağıya çekici etkiler yapacağı, ancak buna rağmen işsizlik oranının da büyümeye devam edeceği öngürülebilir. Emek arzının (hem nüfus artış hızının yavaşlaması, hem de kırsal göç artışı nedenleriyle) azaldığı bir ortamda işsiz sayısının artışı kuşkusuz iki olumsuzluğun bir arada olması anlamına gelecektir.
Daha uzun dönemde ise, kentlere göç eden kitleler ve yeni nesiller yeni vasışar edinerek özellikle hizmetler sektöründen gelebilecek işgücü talebine uygun bir dönüşüm geçirebileceklerdir. Bu koşullarda işgücüne katılma oranındaki düşüş artık son bularak tersine bir eğilim içine girecek, ancak emek talebi yeterli hızda artmayacağı için bu defa işsizlik oranının çok hızlı büyümesine tanık olunacaktır. Eğitimli işgücünde ve kadın işgücünde işsizlik oranı bugün olduğundan çok daha yüksek noktalara çıkabilecektir.
Her durumda, orta ve uzun vadede istihdam yapımızın alacağı şekiller, Türkiye’ye ekonomik, toplumsal ve siyasal bakımlardan istikralı bir gelecek vaat etmemektedir.