“Bırakın tembellik edelim her şeyde, bir sevmek ve içmek, bir de tembel olmak dışında.” — Lessing (P. Lafargue’ın "Tembellik Hakkı"ndan, 1883.)
Yıllardır uzatılan bayram tatillerinde bir yaygara koparılır durur. Son seferinde sistemin ağır ekonomik ve politik krizinden sıra gelmedi. Yoksa sanayici, iş adamları, medya, kısaca sermaye gene Türkiye’nin tatil cenneti olduğundan, şu kadar trilyonluk üretim kaybından, iş disiplinin bozulduğundan, zaman hovardalığından dem vururdu.1Çalışanlar ise günlük yaşamlarında taşeronlaştırma, sendikasızlaştırma, kitlesel işsizlikle yaratılan baskı altındaki uzun ve yoğun çalışma saatlerinden sonra bu tatilleri dörtgözle bekliyorlar.
Halbuki üç-beş günlük tatil için tartışmaya değer mi? "Bilgi çağı"nda değil miyiz? 1980’lerde bilgisayarların hızla yaygınlaşmasıyla, "insansız fabrika" hayalleri kuruluyor ve "gelecekbilimciler" ileride boş zamanın toplumun ana sorunu olacağını söylüyorlardı. Bugün özellikle Batı ülkelerinde ileri teknolojiler üretim, dağıtım, tüketim süreçlerinin her aşamasına, yaşamın her alanına girdi. Girdi de, çalışma koşulları ne hale geldi, bir bakalım:
Yıllık çalışma süresi, ILO verilerine2göre,
• Uzak Asya’da 2200-2500 (G. Kore 1996: 2467 saat);
• ABD/Japonya/Avustralya/Latin Amerika’da 1800-2000 (ABD 1997: 1966, Japonya 1995: 1889, ve Türkiye, bu arada, 1996: 1876 saat);
• Kanada/İngiltere 1700-1800 (İngiltere 1997: 1731 saat);
• Batı Avrupa 1400-1700 saat (Fransa 1997: 1656, Almanya 1996: 1560, Norveç: 1997 1399 saat) arasında.
1980’den beri çalışma süresi, ABD’de (%4,4) artmış, Japonya (%10,9) ve Kanada, G. Kore ve Batı Avrupa’nın genelinde (Fransa %8,5, B. Almanya %10,5) azalmış, İngiltere, Avustralya, Latin Amerika ve Asya’da önemli bir değişiklik olmamış.
Çalışma süresine paralel en önemli unsur emek verimliliği. ILO verilerine göre aynı dönemde verimlilik,
• Uzak Asya’da %60-150 (1997: G. Kore %146, 1995: Hindistan %64);
• Avustralya ve Batı Avrupa’da %30-40 (İngiltere %33, B. Almanya %31, Fransa %30);
• ABD/Kanada’da %20 (ABD 1997: %22);
• Latin Amerika’da çok az (Şili ve Kolombiya hariç: 1997’de %26 ve %28) artmış3.
Karşılaştırmada çalışan başına katma değer alındığında, Uzak Asya ve Avrupa’nın arayı kapatmasına karşın ABD başı çekiyor (ör. 1990-1996 arası ABD 45.377 $’dan 49.150 $’a çıkarken, Kore 21.243 $’dan 28.166 $’a çıkmış).
Çalışma koşullarının başka birçok yönü var: İşsizlik, ILO incelemesindeki ülkelerin yarısında %7’den fazla. Amerikan istatistiklerine göre Japonya, Almanya, İtalya’da işsizlik arttı, ABD’de son on yıldaki bir miktar düşüş, çok yaygın olan kısa süreli işlerle de açıklanabiliyor. 1980 sonrası büyümede savaş sonrası yılların yatırım dalgası görülmedi. Ücretlere gelince, özellikle neo-liberalizmin yoğun uygulandığı ülkelerde, ör. ABD’de reel ücretler son 20 yılda artmadı. Rekabet adına ücretlere büyük baskı uygulanıyor. Çevre ülkelerde, Uzak Asya’da, Latin Amerika’da, Türkiye’deki gibi krizler sonucu işsizlik ve reel gelir kayıpları had safhada. Liste uzatılabilir: çocuk işçilerin durumu, "sweatshop"larda kaçak ve ucuz işçi çalıştırma, kadınlara daha düşük ücret ödenmesi, Batı ülkelerinde dahi işçi semtlerinde hortlayan salgın hastalıklar (ör. tüberküloz), sosyal hakların kısılması, vb...
Ama burada asıl ele aldığımız, çalışma süresi ve yoğunluğu. Bilgi ve iletişim teknolojilerinin geliştirilmesi ve uygulanmasında (Finlandiya gibi bir-iki istisna dışında) en ileri ülke ABD değil miydi? Amerikan Kongresinin 1938’de haftada 40 saatlik çalışmayı yasalaştırmasına karşın bugün erkekler haftada 49, kadınlar 42 saat çalışıyor (kimi meslek gruplarında –ör. uzmanlarda– bu ortalama hayli aşılıyor, rutin olarak günde 12-14 saat çalışanlar hiç de az değil). Karı-koca çalışan bir aile 1980’e göre yılda 500 saat fazla emek harcıyor. İş stresi nedeniyle devamsızlık son beş yılda üç misli arttı. Tahminler Amerikan işçilerinin yarısının stresten, tükenmişlikten şikayet ettiğini söylüyor. Çalışanların aileleriyle, çocuklarıyla ilişkileri kopuyor. Bir araştı rmaya göre Amerikalıların %64’ü daha az çalışmak istiyor (1992’de %47).
İşte Marx’ın Grundrisse’deki (s. 301) "Zenginlik kişiye kalan zamandır, başka birşey değil" alıntısını hatırlamanın tam yeri. Marx, Engels’e danışarak Kapital’in ilk cildinde emek-değer teorisini anlatırken 1850’lerdeki sömürü oranını %100 olarak ortaya koymuştu: işçi 6 saat kendine, 6 saat işverene çalışıyordu. "Tembellik Hakkı"nın yazarı, Marx’ın damadı Lafargue, 1880’lerde daha da ileri gidiyor, zorunlu zamana (işçinin yevmiyesini yeniden üretmesi, temel gereksinimlerini karşılaması için gereken zaman) 3 saat diyor. Sovyet ekonomisti Varga’nın 1950’lerdeki hesabına göre, ABD imalat sanayii için sömürü oranı, 1899’da %128’den 1958’de %192’ye kadar çıkıyor (ki ticaret sermayesinin el koyduğu artı-değer hesaba kat lmadığından bu sayıları alt sınır olarak görüyor). Bu da örneğin 8 saatlik iş gününde yaklaşık 2,5 saat zorunlu zaman demek. Varga, sömürü oranının kriz yıllarında düştüğü, refah yıllarında yükseldiğine de değiniyor ve bunu doğrudan üretime katılmayan personelin kriz dönemlerinde oransal olarak artmasıyla açıklıyor.
Özellikle 1960’lardan bu yana ulaşım, haberleşme, otomasyon, bilgisayarlaşma, vb. teknolojik ilerlemelerin imalat ya da hizmet sektöründe zorunlu zamanı daha da kısalttığı muhakkaktır. ABD’de bu göreli sömürünün yanısıra, iş süresinin 1980’lerde uzamasıyla mutlak sömürü de artmıştır. Sendikal mücadeleyle iş süresinin kısaltıldığı Avrupa’da4ise kâr oranını koruma çabalarında verimlilik artışları rol oynamaktadır. Kapitalizmin doğasındaki çelişkiye, sömürü oranının artmasıyla "kâr oranının düşme eğilimi" tartışmasına pek girmeden, gerek "yeni ekonomi"nin, gerekse küreselleşmenin beklenileni vermekten çok uzak kaldığı, bilgisayar ve iletişim teknolojilerinde hızla doyuma ulaşıldığı, son aylarda Nasdaq hisselerinin hızlı düşüşü, Batı ekonomilerinin "yeni" durgunluk dönemi gözlemiyle söylenebilir.
Sonuç olarak, çalışanlar açısından bakılınca durum nedir? Türkiye’yi ele alırsak, bir yanda her türlü ağır toplumsal sonuçlarıyla (suç oranları, intiharlar, hastalıklar, vb.) işsiz yığınlar, öbür yanda uzun ve yoğun çalışma süreleriyle, ödenmeyen fazla mesailerle, ağır koşullarda sermayenin (ünlü bir sosyal demokratın deyişiyle) "limon gibi" sıktığı, ve yeni kriz ortamında kâr oranının düşmesiyle daha da sıkacağı belli olan "şanslı" çalışanlar. Çalışanlara bakarsak, iş süresi dışındaki "boş zaman" bile hiç de boş değildir. Bu süre aslında, aynen bir torna tezgahındaki üretim zamanının yanısıra üretim maliyetlerinde hesap edilen, tezgaha işi getirme, bağlama ve bakım gibi bir "yan zaman"dır. "Boş zaman", yollarda, dinlenme, uyuma ve beslenmede geçmektedir. Bu da üretim için çalışanın kendini yenileme süresinden başka bir şey değildir. Hatta televizyon başında geçirilen iş dışı süreyi, sermayenin geniş kitleleri pazarlama, reklam sürecine katması olarak değerlendirenler de vardır.
Bugün üretici güçlerin gelişkinliği iş süresinin radikal biçimde azaltılmasına pekala elvermektedir. Ülkelere göre farklılıklar olabilir, ama Türkiye’de solun dile getirdiği (ör. ÖDP, Maya Yayınları) tam ücretli, 30-35 saatlik iş haftası kampanyaları kısa vadede sermayenin "daha az tatil", "daha çok çalışmak" (Sabancı), "sendikaların verimliliği de düşünmeleri" (işveren sendikaları), vb. gibi konularda kurmaya çalıştığı hegemonyayı kırabilir. Son kriz döneminde sürekli "yapısal değişim"den söz ediliyor, Doğrudur, "yapısal değişim" gereklidir. İnsanlık için asıl gelişme, "zorunlu zamanın" çalışma süresine eşit olacağı bir toplumda olacak, işte o zaman gerçek "boş zaman" ortaya çıkacak, insanlar kendilerini gerçekleştirmeye, sanata, spora, felsefeye, bilime zaman harcayacaklar, özgürleşeceklerdir. Aristoteles’in dediği gibi, "İnsanlar temel gereksinimleri giderildiğinde felsefe yapmaya başlayabilirler". İşte o zaman dünya belki de şimdiye dek görülmemiş bir gelişimi görecektir. Ama bu, hiç şüphesiz günümüzdeki "instrumentum vocalis"in5tatiline, boş zamanına sahip çıkmasına bağlıdır.
1) Aslında resmi tatilin kimi yıllarda hükümet kararıyla üç-beş gün uzaması edinilmiş bir hak değil ve yasal 13,5 günle Türkiye bu konuda ortalarda yer alıyor. Üstelik bu günler özel sektörde, küçük işyerlerinde, "kayıt dışı" alanda ya tatil olmuyor, ya da izinden kesiliyor. Yıllık ücretli izinlere bakılınca da özel sektörde 12 günle başlayan izinlerle, Avrupa’daki uygulamanın çok gerisinde (ör. Fransa, İspanya, Almanya 30, İrlanda 28, Portekiz, Belçika 24 gün kadar). Diğer izinlerde de (ör. doğum izni) durum aynı. Elbette Avrupa’daki şartlar kararlı mücadelenin sonucu (ör. 1998’de Danimarka’da altıncı hafta izin için yarım milyon, 2000’de Norveç’de ek bir hafta için 86 bin çalışan GREV YAPTI).
2) Key Indicators of Labour Market, ILO (Uluslararası Çalışma Örgütü), Cenevre, Eylül 1999.
3) Türkiye için sağlıklı veri bulmak kolay değil. Bir OECD çalışması 1985-91 arasında %40 verimlilik artışı bulmuş. Öte yandan son yıllarda genç işgücünün eğitim durumu ve yatırımlardaki yavaşlama düşünülürse büyük bir verimlilik artışı olmadığı da düşünülebilir.
4) Haftada 35 saatlik çalışmaya öncülük eden Alman IG Metall sendikası Ekim 1999’daki kongresinde tam ücret ve personelle sürenin haftada 30-32 saate indirilmesini (yıllık 1400 saat) ve çalışmanın 60 yaşla sınırlanmasını savundu. Fransız hükümeti, Şubat 2000’den yasal olarak 35 saat uygulamasına geçti, Ocak 2002’de de 20’den çok çalışanı olan büyük işyerlerinde 35 saate geçiyor.
5) Eski Roma’da kölelere verilen ad: sesli alet.