Kasım 2000 ve Şubat 2001 krizleri ile beraber son haftalarda herkes krizin ve zararlarının sorumlusunu/ sorumlularını ve kurtarıcısını/kurtarıcılarını arıyor. Şu anda kriz yönetilemez durumda. Kriz yönetimi konusunda iki önemli sorun var. Birincisi, krizin türünün tanımlanması. Tanımlama kriz yönetiminin politikalarının yönelimlerini belirleme açısından büyük önem taşıyor. İkincisi ise kriz yönetiminin hangi mekanizmalar aracılığıyla yapılacağı. Burada en önemli soru ulusal ve uluslararası mekanizmaların maliyeti çok büyük olacağı anlaşılan krizi asgari maliyetle atlatmaya yetip yetmeyeceği. Krizin neden çıktığı ile ilgili açıklamalar çok çeşitli: Likidite krizi, döviz krizi, dövize hücum krizi, mali kırılganlık ve güven krizi, ödemeler dengesi ve borç krizi, iktisat politikası paradigması krizi ve başka kriz türü tanımları yapılıp duruyor. Bu tanımlar, sorunları son iki haftada ortaya çıkan olaylardan son iki yüzyıldır yaşanan tarihsel süreci kapsayan çerçevelere kadar uzanan bakış açılarıyla yapılıyor. Bazıları kusuru krizin yanlış tanımlanmasından dolayı yanlış yönetilmesinde buluyor; bazıları ise sadece kötü kriz yönetimini eleştiriyor. Krizin yönetimi ile ilgili değerlendirmeler ve öneriler ise özellikle IMF’nin ve krizden sorumlu olanların kriz tanımının isabetli olup olmadığı üzerinde yoğunlaşıyor. Fakat kriz yönetimi sorunu krizin tanımının doğru yapılması sorununu da aşan güçlükler taşıyor. Bu da doğal; çünkü kriz mevcut işleyişlerin artık çözüm olmadığı, yeni işleyişlerin ise henüz ortaya çıkmadığı, belirginleşmediği durumdur.
Yukarıda belirtilen farklı kriz türlerinin hemen hepsi aynı krizin çeşitli veçhelerini temsil ediyor. Biz bu incelemede Türkiye’deki krizi çok daha kapsamlı bir çerçevede, "devletin mali krizi" olarak ele alacağız ve aşılması hedeflenen mali krizin boyutu üzerine odaklanacağız. Mali krizi iki ögesi açısından değerlendirmeye çalışacağız. Bunlardan birincisi, devletin borç yükü; ikincisi ise 1999 Aralık ayında uygulanmaya başlayan IMF programının niteliği. İlki bütçe açığı ile borçlanma arasında, ikincisi cari işlem açığı ile dış borçlanma arasında fark olmasına ve borçlanmanın bu açıklardan daha büyük olmasına yol açıyor. Bu iki öge büyük önem taşıyor, çünkü IMF programı kamu kesiminin mali krizini hafifleterek enflasyon u dizginleme hedefi taşıyordu. Bu programın uygulanması da, çökmesi de çare olmayı umduğu devletin mali krizini daha da derinleştirdi, çok daha fazla da derinleştirecek.
ULUSLARARASI MALİ LİBERALLEŞME VE DEVLETİN MALİ KRİZİ
Türkiye’de 1980’de başlayan ve 1989’dan beri uygulanan mali liberalleşme ve uluslararası sermaye hareketlerindeki serbestleşme Türkiye’yi dünyanın en çok dışa açık ülkelerinden biri haline getirdi. 1989’dan beri mali serbestleşme kamu açıklarının hızlanarak artmasına, özel kesim fazlalarının da yine hızlanarak artmasına yol açtı. Türkiye liberalleşme dalgası ile 1983’den itibaren vergileri düşürerek kamu kesimi finansmanında borçlanmaya ve bütçeden koparılmış çok sayıda bütçe dışı fonlara ağırlık vermeye başladı. Mali serbestleşme ekonomide dolarizasyonla ve faiz hadlerinin yükselmesiyle sonuçlandı; kamu kesimi borçlanma maliyetlerinin ve kamu açıklarının olağanüstü artmasına yol açtı. Bu açıkların bir kısmı özel sektörün dış kredi ile borçlanarak kamu kesimine borç vermesiyle finanse edildi. Bu son derece istikrarsız ve kırılgan denge, döviz kuru ile enflasyon haddi arasındaki makasın her türlü parasal manipülasyonla sürdürülmesi zorunluluğunu dayattı. Burada en kritik ve en önemli değişken, döviz kuru istikrarı idi. Bu manipülasyonlar Türkiye’deki parasal kesim ile reel kesim arasındaki ilişkiyi giderek büyüyen boyutlarda kopardı. Devlet harcamaları ile reel devlet hizmetleri arasındaki ilişki hemen tümüyle koptu. Devlet bütçesinin giderek daha büyük kısmı kamu hizmetlerinin finansmanında değil, faiz ödemelerinde kullanıldı. Özel kesim tasarrufları ile yatırımlar arasındaki ilişki de zayıfladı. İlaveten, kuramsal olarak yatırım-tasarruf açığına eşit olması gereken cari işlemler açığının yatırımlarla da doğrudan bir ilişkisi kalmadı. Mali kesim kendi içinde dönmeye başladı. Mali riskler arttıkça faiz hadleri daha da yükseldi ve daha çok kaynağın mali kesimde kullanılmasıyla sonuçlandı. Ama mali akımlarla reel akımların sürekli olarak birbirinden kopması ekonomilerde sonsuza kadar süremez. Çünkü bu mali akımların karşılığı olan faiz, üretim, yatırım, istihdam üzerinden elde edilecek kârlarla finanse edilmek zorundadır. Faizi finanse etmek için gerekli iktisadi artık giderek büyür. Halbuki, bunu karşılayacak iktisadi artık yeteri kadar üretilemez, çünkü artığın giderek büyüyen kısmı üretken olmayan faaliyetlerde kullanılmaktadır. Ekonomide paylaşılacak artık daha da yetersiz kaldıkça, mali kesimin krize girmesi ve aradaki farkın ayıklanması, yani mali sistemin büyük bir çöküntüye uğraması kaçınılmazdır. Mali serbestleşmede ve mali krizde ortaya çıkan yükler kamu kesimine ve ekonominin açıkları kamu kesimi açıkları olarak bütün topluma yüklenmektedir. Bu da ağır devlet borçluluğu olarak ortaya çıkmakta ve devletin mali krizi biçimini almaktadır.
IMF PROGRAMININ ÇÖKÜŞÜ
1994’den beri uluslararası sermaye piyasasıyla bağlantılı önemli krizler yaşanmaktadır. Aslında bu krizler küreselleşen mali sermaye ve sermaye hareketleri ile ekonominin reel kesimi arası ndaki zayıflayan ya da kopan bağların yeniden kurulmaya çalışılmasının kanıtlarıdır. Krize giren ülkelerin hepsinde muazzam döviz kuru, sermaye kaçışı ve borç krizleri yaşandı. Çözüm olarak döviz kurunu istikrara kavuşturma yolları arandı. Döviz çıpası denen şey de böylece en önemli politika aleti haline geldi. 1994’de beri önemli uluslararası mali krizler 1994 Meksika, 1997 Tayland, Endonezya, Güney Kore, 1998 Brezilya ve Rusya, 2000 Arjantin ve Türkiye krizleridir. Bunların her birinde, ülkeler sabit veya çıpaya bağlı döviz kuru rejimi uygulamaktaydı. Para kurulu uygulayan Arjantin hariç, bütün bu ülkelerde döviz kuru rejimi çöktü. Arjantin’de kur rejimi çökmedi ama 33 aydır ciddi bir durgunluk yaşanıyor. Uluslararası sermaye akımlarına açık ülkeler, dar bir aralıkta oynayan çıpaya bağlı döviz kuru rejimini her maliyetle savunmaya hazır değilse bu sistem işlemiyor. Uzun süredir enflasyon yaşayan ve geçmişte çok sayıda istikrar programı girişimi başarı sızlıkla yarıda kalmış bir ülkede, döviz kuru çıpası çöktüğünde, kırılgan para piyasalarında parasal güven tümüyle çöküyor; bu, döviz kurunun çökmesiyle sonuçlanıyor; mali çözülme başlıyor ve enflasyon patlıyor. Kur çıpasının çökmesinin maliyeti parasal istikrarsızlık yaşayan ve kur çıpasını enflasyon çıpası olarak kullanmak isteyen ülkelerde çok daha büyük oluyor.
Türkiye’deki kur çıpası uygulamasında hem cari işlem açıkları dört kat artarak 10 milyar dolara ulaştı, hem de çok büyük boyutlu parasal güven kaybı yaşandığı için faiz hadlerindeki artış çok daha büyük oldu. Dalgalı kur rejimine geçildikten sonra döviz kurunun ne kadar değer yitireceği, enflasyonun ne kadar azacağı ile ilgili beklentilere bağlı. Enflasyon un hızlanması ne kadar yüksek olursa devalüasyon oranı da o kadar yüksek olacak ve yüksek faiz hadlerinin düşmesi o ölçüde uzun zaman alacak. Bu da devalüasyon nedeniyle döviz borçluluğunun yarattığı kayıpların o denli yüksek olmasına yol açacak. Sorunların dış kredi bulunmasıyla (bu ihtiyaç 20-30 milyar dolayında hesaplanıyor) kısa vadede daha az zararla atlatılacağı umuluyor. Bu ek borçların nasıl ödeneceği sorusu şimdilik can havliyle pek sorulmuyor. Ama şu anda Türkiye zaten ağır bir borç batağına saplanmış durumda. Şimdi besbelli ki bu kriz zaten sürdürülemez hale gelen borç sarmalını daha da derinleştirecek ve daha büyük krizlere zemin hazırlayacak. Bu borçluluğa tekrar tekrar yakından bakmanın tam zamanı.
GİZLENEN AMA SÜRDÜRÜLEMEZ BÜTÇE AÇI⁄I VE DEVLET BORCU
Devlet zaten uzun yıllardır ciddi bir mali kriz içinde bulunmaktaydı ve bu kriz giderek derinleşmekteydi. Ama son birkaç aydır ve kriz yönetimi için gereken kaynak büyüklüğü hesaplanmaya çalışılırken, daha önce saklanan bazı bilgiler (eminim henüz tamamı da değil) ortaya çıktıkça, bu mali krizin görünenden çok daha büyük olduğu anlaşıldı. Sayıştay Başkanlığı tarafından Ekim 2000’de kabul edilerek Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne gönderilmesi kararlaştırılan 2000 Yılı Mali Raporu (T. C. Sayıştay Başkanlığı, 2000 Yılı Mali Raporu, Ankara, Ekim 2000.) kamu borçluluğunun bilinenlerden öte ulaştığı düzeyi ve işleyiş biçimini çok çarpıcı biçimde ortaya koyuyordu. Rapora göre, kamu kaynaklarının elde edilmesi ve kullanılması saydamlıktan uzak, gerekli sorumluluk mekanizmaları kurulamamış, mali yapı ağır riskler içeriyor ve sorunlar giderek ağırlaşıyor (sayfa III). Mevcut sorunlar nedeniyle mali yapı kalkınmayı, gelir dağılımını, refahı olumsuz etkilemektedir, kaynak israfına yol açmaktadır ve, özellikle bu kriz bağlamında, ülkenin dışa bağımlılığını arttırmaktadır. Daha sonra açıklayacağımız gibi, ülkenin dışa bağımlılığının artması uluslararası sermaye hareketlerinin etkisiyle ülkeyi başa çıkılamaz istikrarsızlıklarla karşı karşıya bırakmaktadır. Devlet mali krize düşünce bu borçları saklayarak daha çok harcama yapma ve krizi çeşitli yollarla manipüle ederek patlamasını engelleme/erteleme yöntemleri de kullanılmaktadır.
Mevcut bütçe sistemi çok ciddi sorunlar taşımaktadır. Bunlardan birincisi, merkezi hükümetin gelir ve giderlerinin önemli bir kısmının bütçe dışında kalan döner sermayeli işletmeler, fonlar, sosyal tesisler, vakıflar, dernekler, işletmeler ve özel hesaplar gibi kuruluşlara kaydırılmış olmasıdır. Bunlar hacim olarak bütçenin kendisine yakın bir büyüklüktedir. İkinci sorun ise, bütçe çerçevesindeki genel ve katma bütçeli kuruluşların bazı gelir ve giderlerinin gerçekleştirilmelerine rağmen kayıt dışı kalması, bütçede görünmemesi ve gizlenmesidir. Bütçeleştirilmeyen bu tür işlemler daha çok borçlanma ile ilgilidir ve kamu açıklarını olduğundan daha az gösterme ve sorumluluktan kaçma amacıyla yapılmaktadır (sayfa VI). Fakat ödenmesi gereken borç ana paralarını ve faizlerini ödemek zorunluluğu olduğu için, bazısı yasal dayanağa sahip olağandışı bazı yöntemlerle ödenmekte, fakat hangi borçların hangi yöntemlerle finanse edildiğini tam olarak belirlemek mümkün olmamaktadır. Örneğin bazı durumlarda, devlet borçlarının ödenmesi gereken faizleri yerine ya da hükümetin görev zararı borçlarına karşılık olarak alacaklı kuruluşlara tahvil verildiğinde gider kaydı yapılmamaktadır. Böylece, net borçlanma hasılatı bütçe açığından fazla olmaktadır.
Merkezi hükümet çeşitli şekillerde mali yükümlülükler ve riskler üstlenmekte ve üstlendiği risklerin boyutları giderek büyümektedir. Fakat ödeme yükümlüğü getiren garantili borçlar dışındaki mali risk kapsamına giren birçok kefalet ve garanti izlenememekte ve boyutu bilinememektedir (sayfa VII). Bu nedenle, mali yükümlülük getiren işlemlere karar verenler aşırı risk alabilmekte ve bu fonları kullanabilmekte, fakat hesap verme sorumluluğu taşımamaktadır.
Bunun en önemli sonucu, bütçede ödeneği olmayan işlemlerin borçlanma yoluyla bütçe gideri olarak kaydedilmeden finanse edilmesine olanak vermesi ve net borçlanma hasılatının sürekli olarak bütçe açığından fazla çıkmasıdır. 1971 yılından 1999 yılına kadar geçen dönemde bütçe açıklarının toplamı 109 milyar dolar, borçlanma hasılatı toplamı 225 milyar dolar, bütçede gösterilmeden harcanan bütçe uygulamalarının toplam kaynak tutarı 116 milyar dolardır (sayfa 13). Bu tutar bütçenin bütün denetim mekanizmaları dışında ve Meclis’in bilgisi ve iradesi olmadan harcanmıştır. 1999 yılı sonunda resmi rakamlara göre, bu zamana kadar yığılan iç borç stoku 43.5 milyar dolar, kamu dış borç stoku ise 52.5 milyar dolayında, yani toplam 96 milyar dolardır. Bu hesaba göre, sadece kayıtdı şı bütçe harcamalarının tutarı toplam borç stokunun yüzde 121’ine, veya dış borçların yüzde 221’ine, iç borçların ise yüzde 267’sine denk gelmektedir. Yani, bu kadar kayıt dışı harcama yapılmayıp da sadece bütçelerde görünen harcamalar yapılsaydı, değil kamu borcu, borçtan kat kat fazla kamu tasarrufu olacaktı. Bu inanılmaz bir borç batağıdır. Halbuki bütçe dışında hazine hesaplarından yapılabilecek tek harcama borç anaparalarının ödenmesi olabilir.
Sayıştay’ın 1997 Yılı Hazine İşlemleri Raporu, kayıt dışı kalan giderlerin önemlilerini şöyle belirlemektedir: Nakit dışı borçlanma senetlerinin faiz ödemeleri; dış borçlarla finanse edilen giderlerin büyük bir kısmı (ayni krediler ve tahvil komisyonları gibi); hazine tarafından üstlenilerek ödenecek garantili borçlar; yeniden değerleme ile aleyhte oluşan kur farklarına karşılık Merkez Bankası’na verilen tahviller; görev zararları karşılığında KİT’lere verilen borçlar; kamu kuruluşlarının birbirine olan borçlarının tahkimi uygulamaları; savunma borçlarının karşılıkları, vadesi gelen borç faizleri yerine yeni borçlanma senedi verilmesi. Bunlar "mahsup borçlanma", "nakit dışı borçlanma", "yarı mali işlem" gibi adlar altında, yapılması gereken ödeme yerine borç senedi verilerek veya alınması gereken bir borcun mevcut borca karşılık tutulması gibi tek taraflı olarak kaydedilmektedir. Ama borcun nereden kaynaklandığı gösterilmemektedir. Halbuki tarımsal destekleme, otoyol yatırımları, fonlar, teşvik uygulamaları, enerji yatırımları, yap-işlet-devret projeleri, KİT’ler gibi pekçok harcama alanı bu yolla finanse edilmektedir. (sayfa 15-18). Denetim dışı kalan ve nereye yapıldığı bile izlenemeyen bu harcamalar aynı zamanda son yılda ortaya çıkan skandal düzeyinde ve yaygınlığında yolsuzluklar yapı lmasına da çok elverişli bir zemin yaratmaktadır. Bütün bu işlemler Hazine aracılığıyla yürütülmekte, harcamaları karşılayan borçlanmanın limitleri ve koşulları da denetlenememektedir. Bu işlemler bir yandan devletin borç stokunu arttırırken, diğer yandan bütçe açığını olduğundan az göstermektedir, açıkların gerçek boyutunu gizlemektedir. Buna bağlı olarak da bütçe verileri esas alınarak yapılan "faiz dışı fazla" hesapları gerçeği yansıtmamaktadır. Böylece, bütçe açığının finansman kaynakları olarak açıklanan bilgiler borçlanma işlemlerini eksik göstermektedir. Böylece borç stoku öngörülenden çok daha hızlı artmakta, bu borçları döndürebilmek için bulunması gereken kaynaklar can havliyle aranmakta ve inanılmaz faiz maliyetleri ödenmektedir.
BORÇ YÜKÜ
Bütçe açıkları süreklidir, giderek artmaktadır, sürekli olarak hedeflenenin üstünde çıkmaktadır; üstelik, bu görünen açıklar gerçek açıkların ciddi olarak altındadır. Birçok harcama bütçe dışına kaydırılarak yapıldığı için, gerçek açığı kamu kesimi borçlanma gereği rakamları değil, net borçlanma hasılatı bilgileri göstermektedir. Buna paralel olarak, bir kısım faiz ödemeleri de bütçe dışında yapılmakta ve bütçedeki rakamlar faiz ödemelerini olduğundan düşük göstermektedir. Bunun 1996-1999 yılları arasında bütçeden ödenen faizlere oranı yüzde 8-14 mertebesindedir. 1971 yılından 1999’a kadar borç stoku sürekli olarak faiz ödemelerinden daha fazla artmıştır. Faiz ödemeleri tamamen borçlanma yoluyla karşılandığı gibi, başka giderler de borçlanma yoluyla karşılanmıştır. Bu da "faiz dışı fazla" verildiği iddiasının ne denli temelsiz olduğunu göstermektedir.
Devlet borçları ile ilgili veriler aşağıda sunulmaktadır. Bu verilden görüldüğü gibi, 1999 yılı sonunda, kamu borç stoku azaldığı halde, toplam devlet borçlarının gayri safi milli hasılaya (GSMH) oranı zaten yüzde 83’üne ulaşmıştı. Asıl artanlar özellikle 1999 yılında iç ve görünmeyen borçlardı.
Toplam Devlet Borçlarının Gayri Safi Milli Hasılaya (GSMH) Oranı-%

Toplam borçların yüzde 22’si görünmeyen borçlardan oluşuyordu. Görünmeyen borçlar esas olarak Hazine’nin görev zararı yükümlülüklerinden doğan borçlarıdır. 1999’da bu 13 katrilyon dolayında ve GSMH’nın yüzde 15’i büyüklüğündedir. Fakat bu borç sübvansiyonların çokluğundan değil, bu borçlara yer yer yıllık yüzde 300’ü bulan oranlarda faiz yürütülmesindendir (sayfa 127).
Bu muazzam borç yüküne 2000 yılında çok büyük borç yükü riskleri eklendi. Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu’na devredilen bankaların borçları zaten Hazine tarafından üstlenilmişti. Kasım 2000 krizinden sonra Aralık 2000 tarihinde IMF’ye verilen son niyet mektubunda, IMF’den ek rezerv imkanı kullanımının yapısal koşulları arasında "Türk bankalarının mevduat ve kreditörlerine" garanti verilmiştir. Kemal Derviş’in 21 Mart 2001’de açıkladığı "Acil Önlem Paketi"nin bir parçası olarak, Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu (TMSF) kapsamındaki bankalarla ilgili olarak, "TMSF kapsamındaki bankalarla ilgili yapılacak her türlü işlem sırasında, mudilerin ve kreditörlerin alacakları, Aralık 2000 tarihinde Hükümet tarafından ilan edilen garanti kapsamında tam güvence altında olmaya devam edecektir," denmektedir. Bu ifade ile niyet mektubundaki garanti tekrarlanmaktadır. Böylece, Fon’a devredilmiş ve devredilmemiş tüm özel bankaların borçları Hazine garantisi altı na alınmaktadır, yani Hazine tarafından üstlenilmektedir. Bunun pratik anlamı, bankaların pasiflerinin kamulaştırılmış, ama aktiflerin bankalara bırakılmış olmasıdır. Bankalar Birliği’nin verilerine göre, Eylül 2000’de, yani Kasım krizinden önce, bankaların toplam mevduatı, 31,3 katrilyonu yerli para, 33,2 katrilyonu yabancı para cinsinden olmak üzere toplam 65 katrilyon, bankaların toplam borçları 13,2 katrilyon idi. Bunun 9,5 katrilyonu yabancı bankalara idi. Yani, devlet garantisinin toplamı yaklaşık 80 katrilyon idi. Elbette bunun tümü Hazine’nin üstüne yıkılacak değil. Ama bu büyüklük Kasım 2000’de 125 katrilyon olan Türkiye GSMH’sının üçte ikisidir. Hazine zaten bu garantiden bir yıl öncesinde kendi borçlarından dolayı GSMH’nın yaklaşık sekizde yedisi kadar bir yükün altındaydı.
Aşağıdaki tabloda görünen borçlar ekonominin ve toplumun üzerinde muazzam bir istikrarsızlık ve dayanılmaz yükler yaratmaktadır. 1999 sonunda dış borçlar GSMH’nın yüzde 70’ine, iç borçlar ise yüzde 30’una çıkmıştı, yani ülkenin toplam gayri safi milli hasılasına eşitlenmişti. 2000 yılından beri yaşanan krizler, iktisadi daralma, ek borçlanmalar ve yaklaşık yüzde 45 devalüasyondan sonra büyüklüğü dolar cinsinden neredeyse yarı yarıya düşen GSMH dikkate alındığında, toplam borçluluğun GSMH’nın iki katını çoktan aşmış olabileceğini söylemek hiç abartılı değildir. Sorun daha bu boyutlara ulaşmadan önce, 2000 yılında GSMH’nın yüzde 17’si kamu borcunun faizi, ihracat gelirlerinin yüzde 21’i dış borç faizi tarafından zaten yutuluyordu. 1999’da dış borç anapara ve faiz ödemeleri ihracat gelirlerinin yüzde 55’ine ulaşmıştı. Bu yüklerin artış hızı son derece çarpıcıdır. Son beş yıl içinde faiz yükü yüzde 70, dış borç faiz yükü yüzde 62, dış borç servis yükü yüzde 2,6 kat artmıştır. 2000 yılında sadece ihracat geliri değil, bütün döviz gelirlerinin yüzde 41’i dış borç servisine gitmiştir. Bu yükler 2001 yılında büsbütün büyüyecektir.
Türkiye’nin Borç Stoku ($ olarak) ve Borç Ödeme Yükleri (GSMH %’si olarak.)

Bu yükler artarken ekonomide gerçek faaliyetler olan üretim, istihdam, yatırım faaliyetleri bu günlerde gerçek bir depresyon yaşamaktadır. Özellikle faiz gelirlerindeki artış nedeniyle, 1996’da GSMH’nın yüzde 23’ü civarında olan özel tasarruflar 1998 ve 1999’da yüzde 28’e çıkmıştır. Buna karşılık, toplam yatırım oranı 1996’da GSMH’ya göre yüzde 25,1’den 1999’da yüzde 22,4’e düşmüştür. Kamu yatırımları 1996’dan beri GSMH’nın yüzde 1,6-1,7’si dolayına kadar düşmüştür. Yani kamu kesimi artık yatırım faaliyetini neredeyse durdurmuştu, Şubat krizinden sonra tümüyle durdurdu. Özel kesim ise, yüzde 28 tasarruf oranına karşılık yüzde 20,7 kadar yatırım yapmıştır.
Şubat 2001’den itibaren eklenen ve eklenecek ek kriz borçları bu borç yükünü büsbütün derinleştirmektedir. Kriz çözümünün birinci hedefi ekonomiyi ve toplumu bu bataktan boğulmadan çıkarmanın yollarını aramak olmalıdır.