Bu ülkede, geçen 1 Aralık’ta, uzun bir aradan sonra, emekçiler sokağa çıkmışlardı. Sokaklar, meydanlar, işyerleri 1 milyon emekçinin direnişine tanık olmuştu. O günler, bu ülkenin hapisaneleri de, açlık grevleri, ölüm oruçlarıyla, F-tipi tartışmalarıyla gündemdeydi. Hapisaneler, evet... devletin devlet olduğunu hatırladığı, daha doğrusu, herkese hatırlatmak istediği zaman hatırladığı mekanlar...
Bu ülkenin devleti o mekanları Yeni Dünya Düzeni’nin köleleştirici sistemine uydurup uyarlamayı, hapisane sistemini, modernleştirme adı altında zulmün modern kalelerine dönüştürmeyi kendine iş edinmişti. Bu ülke halkının tüm zenginlikleri, emeğinin tüm birikmiş ürünleri, milletin malı olan ama milletten bürokratça gaspedilip üzerlerine oturulan, arpalığa çevrilip özel girişimcilerle el ele talan edilen KİT’leri, yetmedi kamu arazileri, GAP gibi bereketli toprakları dünya finans sermayesinin oligarklarına, konsüllerine peşkeş çekilirken, hapisanelerin de, insanları zaptı rapt altına alan, beyinlerini, insanlıklarını, bedenlerini sırasıyla yokeden bir makineye çevrilmesi vazgeçilemeyecek kutsal görevdi ülkenin başbakanı, içişleri ve adalet bakanları ve tüm hükümet ricalinin gözünde.
Siz, biz, hepimiz ekranlardan seyrettik... “hayat kurtarma operasyonu”nu!
Devlet devletliğini ispat etti. Ölüme yatanlara söz geçiremeyince can almada ne “harikalar” yaratabileceğini bütün topluma gösterdi.
19 Aralık 2000 devletin hapisaneler eyleminin ilk günüydü. Çalışanların 1 Aralık eylemini ezdi geçti. Bu günlere hazı rlık olduğu şimdi daha iyi anlaşılıyor. Hapisanelerin –her birinin “başedilmez” bir siyaset okuluna çevrilmiş olduğu özellikle vurgulanarak– ele geçirilmesi, bütün toplumu güdüm altına alma projesinin ayrılmaz parçasıydı. Bu işi üstlenenler işlerini iyi gördüler. AB’nin kimi “saygın” birimlerinden de onay aldılar!
Ne var ki, olgunun bu siyasal –ve ‘küresel”– işlevi olanların fecaatini, vahşetini gölgelememeli. Unutulabilir şeyler değildi o günlerde olanlar ve her şey herkesin gözü önünde, herkesin gözünün içine sokularaktan oldu. Devletin devletliğinin ne olduğu görüldü. Vahşet işin doğasındaydı.
Ölüler çoğalıyor şimdi. Ölümün güncesi bugün –6 Nisan 2001– 165. güne ulaştı. Soğuk ve beyaz yüzü tek tek dolaşıyor uzak hücreleri. Düzenin salt ölü olmaya hak tanıdığı insanları bir bir yokluyor: bugün mü, yarın mı..?
Ölenler gözlerimizin önünde öldüler. Hala ölüme yatanları neredeyse unuttuk gitti. Neden, nasıl unutuldular? Nisyan insan hafızasının bir illetiyse eğer, insan diye tanımlanmayı kendilerine hak bilenlerin tedaviye ihtiyacı var demektir.
F-tipi fırtınası, harcanan onca hayatla, kuytularda süregiden onca inadına direnişle, ömür boyu sakatlanmalarla, bir toplumun “en duyarlı” unsurlarında da salt bir uzak –niçin daha şimdiden, o kadar uzak? – bir hatıra izi bırakıyorsa... o toplum kendisi olmaktan, hatta, bir toplum olmaktan çıkmış demektir. Geçmişinden hiç bir tutamağı, gelecekten umudu kalmamıştır. Refleksleri dumura uğramış umarsızlığı meslek edinmiştir. Ondan artık herşey esirgenebilir. Hiçliğe rıza gösterir hale getirilmiştir. Pençesine düştüğü uzak-yakın ellerde hamur gibi yoğrulup her bir şekle sokulabilir. Şu son kriz aylarında olduğu gibi, insanlarının halinin ve geleceğinin haraç mezat satışa çıkarılmasına seyirci kalabilir. Seyirci kalmak ne ki, buna umut bile bağlayabilir! Çünkü kriz ne ekonomik, ne de siyasaldır: toplumun ve onun her bir ferdinin tarih önünde sorgulanması, sınavdan geçmesidir. Böyle bir toplumun “en duyarlı” unusurları için de geçerlidir bu sınav.
F-tipi’ne direnmenin dün geçerli bir nedeni, gerekçesi, bir mantığı vardıysa, bugün yok mu? Daha çok var! Yaşadığımız krizin gerçek gündemi, onun ardını tutan köleleştirici güçlerin ve çıkarların saldırısı karşısına çalışanların çıkarının kararlılıkla çıkarılması ve krizin püskürtülmesidir. Krizi tahlil ederek, açıklayarak, maliyetini hesap edip yorumlayarak –bu arada onu yaratanlara ve sürdürenlere lanetler okuyarak– onunla birlikte sürüklenmek değil. Gündem, “Ne oluyor?” değil, “Ne yapmalı, nasıl yapmalı?”dır.
Dayanılmaz ağırdır mütevekkil bir toplumun vicdanı olmak.