İkinci Paylaşım (Dünya) Savaşı sonrasında değişen siyasi haritayla birlikte sosyalizmin Avrupa kıtasının ortalarına kadar ulaşan ve tüm kıta, hatta dünyadaki kapitalist düzeni tehdit eden bir rejim konumuna gelmesi, özellikle Batı ve Kuzey Avrupa’da sermayeler arası çatışmaları geçici olarak yavaşlatmış ve emek-sermaye arası çelişkilerin de geçici bir şekilde “olabilecek” en alt düzeye çekilmesi mevcut düzenin koruma altına alınmasında bir çare olarak uygulamaya konmuştu. Ancak bu planların aksamadan yürütülebilmesinin bir ön koşulu vardı : Ard arda yaşanan iki büyük savaş sonrasında önemli yara alan Avrupa kapitalizminin yeniden güçlendirilmesi, yani Avrupa burjuvazisinin desteklenerek, geliştirilmesi gerekiyordu. Savaştan –dünya sisteminde açılan gedik sayılmazsa– yara almadan çıkan Amerika Birleşik Devletleri, kendi sermaye gruplarının yoğun baskısı sonucunda kesenin ağzını açtı ve Türkiye’de çok iyi bilinen Marshall Planı Avrupa’da uygulamaya kondu. Yoğun bir ekonomik yardım ve yeni bir askeri yapılanmadan oluşan bu plan sayesinde Avrupa sanayii kısa sürede toparlandı, Avrupa devletlerine özel sektöre –hür teşebbüse– tahsis edilmek koşuluyla aktarılan muazzam büyüklükteki, kur garantili, uzun vadeli yatırım fonları, üretim ve tabii ki istihdamı büyük oranda arttırdı. Keynesyen politikalar uygulayan Avrupa devletleri, kıtadaki gelir dağılımı dengesizliğini vergi ve diğer sosyal politika araçları yardımıyla önemli oranda iyileştirme olanağı buldu.

AB’YE DOĞRU

Emek istihdamının hızla arttığı, hatta yoğun emek gücü ithalinin yaşandığı 1950-1980 dönemi Avrupa’da sendikal hareketin de güçlenmesine yardım etti. Fakat bu örgütlü emeğin denetim altına alınması ve kapitalist politikalar ekseninde yönlendirilmesi gerekiyordu. Çünkü, aksi taktirde, süreli olarak yaşatılan bu “cennet” te bir şeylerin değişmesi, kazanımların ilerde bir bir geri alınması gerektiğinde ciddi bir tepki, hatta isyan ile karşılaşılması gibi bir tehlike görünüyordu ufukta.

İşte tüm bu tehdit ve tehlikeleri öngören ve belli oranda taviz vermekten başka çıkar yolu kalmayan Avrupa burjuvazisi, bir yandan sosyal politikaların hayata geçirilmesi için kâr oranlarından fedakarlıkta bulunmaya razı olurken, diğer yandan da bu refahı kontrol altına alabileceği stratejileri geliştirmeye başladı. 1951 yılında kısa adı ECSC olan Avrupa Kömür ve Çelik Sanayileri Birliği kuruldu. Birlik sendikal danışma kurulları da dahil olmak koşuluyla çeşitli sosyal yapılarla donatıldı ve Avrupa emek hareketinin onayını aldı. Çeşitli kesimlerin AB’nin ilk yapı taşı olarak yorumladıkları ECSC, aslında daha kurulduğu günden itibaren, biteceği tarihin 2002 yılı olarak belirlendiği bir yapıydı.

1954 yılına gelindiğinde ise, Amerikan burjuvazisinin 1941 yılında kendi içinde oluşturduğu ilk gizli komisyon olan Dış İlişkiler Komisyonu (Foreign Affairs Commission), bu kez Batı Avrupa sermayesini de kapsayacak ikinci bir gizli komisyonu birlikte oluşturma teklifiyle Avrupa’da Bilderberg isimli bir otelde gizli bir oturum düzenliyordu. İkinci gizli komisyonun adı, ilk toplantının yapıldığı otelin adıyla anıldı: Bilderberg Komisyonu. Amerika ve Avrupa sermayesinin tüm dünyadaki ekonomik çıkarlarının korunup, geliştirilmesi için gerekli bütün ekonomik, sosyal, siyasal ve askeri adımların atılacağını karar altına alan kuruluş tüzüğü amacın ne olduğunu anlatmaya yeterliydi. Komisyon tarafından ortaklaşa alınan ilk karar çok daha ilginçti: Avrupa’da ekonomik bir birlik kurulması.

1957 yılında imzalanan Roma Andlaşması ile kurulan birliğin ilk adı AET-Avrupa Ekonomik Topluluğu idi. Süreç içerisinde Birliğin ekonomik yapılanmaları birer birer oluşturulurken topluluk yasaları da çıkarılmaya başlandı.

AVRUPA SOSYAL ŞARTI

Avrupa işçi sınıfı bu fikri çok sıcak karşıladı, çünkü gerek adı ve gerekse yapılarıyla tüm dünya işçilerinin birliğine giden, özlemle beklenen bir hedefi çağrıştırıyordu Birlik. Aslında, sanayi devriminden gelen geleneksel kültür, Marshall Planı’nın ekonomik desteğiyle ivme kazanan sanayileşme hamlesi ve özellikle de 1950’den itibaren uygulanmaya başlanan sosyal politikalar sonucunda Avrupa emekçileri zaten güçlü emek örgütlenmelerine kavuşmuşlardı. Ama yukarıda da belirttiğimiz gibi bu yapıların önemli bir bölümü sadece işçilerin kontrolü altında olması nedeniyle sermaye için tehlike arz etmekteydi. Bu yapılardan biri de ulusal ölçekte faaliyet gösteren İşyeri Komiteleriydi. Bu komiteleri baskı ve zor kullanarak kapatmak yerine, AB düzeyinde alternatiflerini oluşturmak ve yeni “İşletme Komiteleri”ne işçilerle eşit oy hakkına sahip olmak suretiyle işverenleri de dahil etmek, daha akıllıca ve en önemlisi, “daha demokratik” bir çözüm olarak uygulamaya kondu. Avrupa çapında örgütlenmeye başlayan bir işçi hareketi için yerel örgütlenmelerin pek bir önemi ve hatta gereği kalmamıştı artık. Avrupa İşletme Komiteleri, beraberinde “endüstriyel politika”, “sosyal diyalog” ve “sosyal taraflar” gibi kavramlarını da getirdi. Sermayenin kabullenilmesini istediği yeni anlayış, emek-sermaye arasındaki çatışmalı dönemin sona erdiği, bu ezeli çelişkinin –tarafların aynı gemide olması dolayısıyla– bitirilmek zorunda olduğu, artık tüm sorunların AB mekanizması içde sosyal diyalog üzerinden çözüme kavuşturulacağıydı.

1949 yılında, yani Birliğin kuruluşundan 8 yıl önce kurulan Avrupa Konseyi, AB’nin oluşumu sonrasında Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin ertelediği emek hakları ya da günümüzdeki karşılığı ile “sosyal haklar”ı, Şubat 1965’de yürürlüğe koyduğu Avrupa Sosyal Şartı ile güvence altına alacağını ilan ettiğinde, Avrupa işçi sınıfı AB’nin gerçekten özledikleri, bekledikleri yolda dev adımlar attığını düşünüyordu. Ta ki, Şartın içeriği ve kapsamı açıklanana kadar...

Eğer, Avrupa Sendikalar Konfederasyonu (ETUC)’un kayda değer çabaları olmasaydı Avrupa Sosyal Şartı, kendinden önceki belgelere oranla ileri kurallar getirememesi, yalnızca içerik yönünden değil, yapısı ve denetim sistemi yönlerinden de yetersiz kalması bakımından Avrupa işçi sınıfı için tam bir hayal kırıklığı olacaktı. Ve muhtemelen, AB’nin ne olup ne olmadığı sınıf tarafından daha o dönemde anlaşılacaktı. Ancak, ETUC’nin görevi de zaten bu gibi durumlarda başlıyordu. Ve Avrupa Sosyal Şartı gibi hiç bir yaptırımı ya da cezai müeyyidesi olmayan bir “temenni ve dilekler manzumesi” bile, Avrupa’da sevinç, mutluluk ve çoşkuyla benimsendi. Türkiye’nin 1989 yılında ve çeşitli çekinceler koymak suretiyle (bu da bir başka aldatmaca: çekince koyarak, sanki uygulanmak zorunda olan bir kurallar bütünüymüş gibi gösterilmeye çalışılıyor. Oysa gerek ILO sözleşmeleri, gerekse AB mekanizmalarının sosyal hükümleri zaten yaptırım gücü olmayan metinler) dahil olduğu Sosyal Şart, çalışma hakkından, örgütlenme hakkına, adil ücret alma hakkından sosyal güvenlik ve sosyal yardım alma hakkına kadar onlarca standardı birer “hak” olarak tanıdığını belirtiyordu.

70 ve 80’li yıllar Avrupa işçi sınıfının neredeyse tümden kendi içine kapandığı, Birlik ile ilgili genel gidişat dışındaki gelişmelere, dünya emek hareketine ve kapitalizmin küreselleşme sürecine yabancılaştırıldığı bir dönem oldu. Marksist ideoloji, sınıfsal perspektif, enternasyonalizm gibi kavramların da büyük ölçüde unutturulduğu bu dönem, 1989 yılında kıtanın doğusundaki onlarca yıllık sosyalizm güvencesinin bitirilmesiyle noktalandı. Kazanımlarını sosyalizm sayesinde geliştiren Avrupa emekçilerine bu olay, “kıtaya demokrasinin egemen oluşu” diye empoze edildi. Kapitalist sistemde demokrasinin ne anlama geldiği ise asıl bundan sonra anlaşılacaktı.

AB’NİN SOSYAL MASKESİ DÜŞÜYOR

AB karar mekanizmaları, 80’li yıllar boyunca İngiltere’de M. Thatcher öncülüğünde, fakat Birlik genelinde alttan alta yürüttükleri liberalleşme girişimlerini Sovyetler ve Doğu Bloğundaki rejim değişimi sonrasında daha da hızlandırdılar ve artık çabalarını gizlemeye gerek olmadığına ikna oldular. Saldırılar birbiri peşi sıra geldi:

1991 yılında yapılan IGC-Hükümetlerarası Konferans’ta imza altına alınan Maastricht Anlaşması ile getirilen kriterler bir yandan AB karar alma mekanizmalarını güçlendirirken, bir yandan da geri kalan bir takım sosyal hak ve kazanımların Avrupa sermayesince gasp edilmesini öngörüyordu. Bu kez, Avrupa’da tek para birimi sistemine (EMU) geçilmesi gibi bir mazeretin ardına gizlenen anti-sosyal hedefler arasında, sözde makro ekonomik istikrar adına ekonomik ve sosyal alanların kontrolünün Avrupa Merkez Bankası’na teslim edilmesi (devalüasyon, faiz arttırımı gibi ekonomik kararlarda ülkelerin yetkilerinin kaldırılması), bütçe disiplininin bir ön koşulu olarak kamunun ekonomideki rolünün en aza indirilmesi, sosyal harcamaların kısılması da bulunuyordu. “Parasal Birlik”, “Sosyal ve siyasal Birliğe uzanan yol” söylemleri, Avrupa emekçilerinin tepkilerini susturmaya yetmedi. Anlaşma maddelerinin hayata geçirilmesiyle birlikte özelleştirmelerin hızlandırılması ve işsizliğin hızla yükselmesi tüm AB ülkelerinde özellikle sendikalarda örgütlü emeğin kontrollü bir şekilde sesini yükseltmesine neden oldu. Fransa’da 1994 ve 1995 yılında yaşanan işçi eylemleri aslında Maastricht hukukuna karşı çıkıştan başka bir şey değildi.

Süreç, AB’nin bir başka girişimiyle daha da şiddetlenecekti. Çünkü, Avrupa sermayesi artık eski Doğu Bloğu ile “kucaklaşmak” istiyordu. Bu yeni talebe bir isim bulmak hiç de zor olmadı: AB Genişleme Süreci. Amaç ise son derece açıktı: Avrupa’da görece yüksek olan emek standartları ve iş gücü maliyetlerinden, üstelik kıta değiştirmeye bile gerek duyulmadan kurtulmak ve yeni sömürü alanlarıyla yeni pazarlara kavuşmak. “Genişleme süreci” söz konusu ülkelere büyük umutlar vaad ettiği için, Batı sermayesine gerekli ekonomik-sosyal tavizler de kolaylıkla alınabiliyor, Batı Avrupa sermayesi hızla bu yeni alana akıyordu. İşçi sınıfı yine iki arada bir derede kalmıştı. “Genişlemeye Hayır” deseler milliyetçilik sayılacak, destek verseler işsiz ve korumasız kalacaklardı. Üstelik karşı tarafın olayı sunuş biçimi de Avrupa’lı emekçilerin yıllardan beri savunduğu hedef ve ideallere çok benziyordu: sürekli olarak tekrar edilen, adeta bir slogana dönüşen söylem, “Avrupa halkı refahını Doğu Avrupa ülkeleriyle paylaşmaya hazır” şeklindeydi. Paylaşma ile kastedilen ise sadece emekçiden emekçiye transferdi. Bu kez, şimdiye kadar üyelerinin AB politikalarını tepkisiz kabul etmeleri için elinden geleni yapan Avrupa sendikaları da cezalandırılıyordu. Tek tek kapatılan firmalarda ya da KİT’lerin özelleştirilmesi sırasında yaşanan işten çıkarmalarda –kapitalist sistemde her zaman yaşandığı gibi– öncelikle örgütlü iş gücü hedefleniyordu.

TEMEL HAKLAR ŞARTI

Maastricht ve AB Genişleme sürecinin AB işçi sınıfı üzerindeki etkileri ve ödenen bedellere gelince: AB düzeyinde %10’ları aşan işsizlik ve ortalama %30’lara varan sendikasızlaştırma! Sendikal örgütlülüğün gerilemesi, verilen tavizleri de arttırıyordu. Örneğin “esnek istihdam” uygulaması pek de karşı çıkılamadan kabul edildi. Çünkü işsizliğin paylaşılması gerekiyordu, daha doğrusu böyle deniyordu. Kısaca, AB’deki işsizliğin günah keçisi, AB’nin “katı” emek standartları ve kurallı çalışma yaşamı olarak belirlendi.

Ancak, ezeli hesaplaşma bu kadarla kalmayacaktı. 2000 yılı Eylül ayında Fransa-Biarritz’de yapılan toplantıda kabul edilen “Avrupa Temel Haklar Şartı”, ilk duyumlar sonrasında Sendikalar tarafından büyük bir memnuniyetle karşılanmış, hatta temel hak ve özgürlüklerin ilk kez AB anayasasına (Treaty) dahil edilecek olması dolayısıyla geleceğe dönük umutları arttırmıştı. Ancak Şart taslağının kamu oyuna açıklanmasıyla birlikte, süreç içerisinde “kazanılmış” bütün emek haklarının Şart’ın dışında bırakıldığı ortaya çıktı. Ayrıca, bu kabul edilemez haliyle bile, Şart içinde ağırlıklı olarak yer tutan siyasi hakları güvence altına alan yaptırımların bulunmayışı akıllara “Acaba, sadece bir sus payı olarak mı anayasa değişikliği ile birlikte sunuluyor” sorusunu getiriyordu.

7 bölüm ve 54 alt maddeden oluşan Temel Haklar Şartı’ında Avrupa Sosyal Şartı ile İşçilerin Temel Sosyal Haklarına İlişkin Topluluk Şartı’na ve bunların bağlı protokollerine gönderme bile yapılmadığı ve Sosyal Şart’ta güvence altına alınmamış olsa bile zikredilen emek haklarının yok sayıldığı, kamu hizmetlerinden ücretsiz yararlanma hakkı, ücretsiz eğitim alma hakkı, sosyal güvenlik sistemlerinden ve işsizlik sigortasından yararlanma haklarından ve fikri mülkiyet haklarının toplumsal yarar gözetilerek kullanılması zorunluğu ile araştırma yapma özgürlüğünden hiç bir şekilde söz edilmediği; iş güvencesi konusunda ise “haksız işten çıkarmalara” gönderme yapıldığı, fakat “haksız olma”nın kriterleri tanımlanmadığı için işverenlere genel olarak işten çıkarma fiilinde haklı zemin yaratılmak istendiği dikkat çekiyordu. Aralık ayı başında Fransa’nın Nice kentinde yapılan Hükümetlerarası Zirve’de imzaya açılmasına karar verilen Temel Haklar Şartı taslağı Avrupa emek hareketi tarafından büyük bir tepkiyle karşılandı. Avrupa sermayesinin önümüzdeki süreçte özelleştirmelere hız kazandıracağı, en azından fiili uygulamalarla meşruiyet kazanmış olan sosyal hakların da ortadan kaldırılmak istendiği çok açıktı.

ICFTU RAPORU - “AB’DE EMEK HAKKI İHLALLERİ”

Fakat Nice zirvesinde karara bağlanacak esaslar sadece Temel Haklar Şartı ile sınırlı değildi. AB karar mekanizmalarında önemli değişiklikler planlanıyor, örneğin “oy birliği” ile karar alma yerine, “nitelikli oy çokluğu”na dayalı oylama sistemine geçilmesi ve böylece sermaye lehine alınacak kararlarda, karşılaşılması muhtemel muhalefetin önünün kesilmesi planlanıyordu. Ayrıca Dünya Ticaret Örgütü’nün Uluslararası Tahkim mekanizması AB’ye taşınmak isteniyor, DTÖ toplantılarına AB adına katılacak tek resmi organın Avrupa Komisyonu ile sınırlı olması ve tek tek üye devletlerin bu toplantılara sadece birer gözlemci olarak katılması öngörülüyor, üye devletlerdeki sosyal standartların AB’ndekinden yüksek olduğu durumlarda Komisyona verilecek yetki ile bu tür hakların AB düzeyine geriletilmesinin yolu açılıyordu.

Aslında, Temel Haklar Şartı taslağının açıklanmasından 2 ay önce, Temmuz 2000’de ICFTU-Dünya Sendikalar Konfederasyonu tarafından yayınlanan “Avrupa Birliğinde Emek Hakkı İhlalleri” başlıklı rapor bile tek başına, AB’nin kapitalizmin bölgesel bir bloğu olduğunu ortaya koymuştu. Söz konusu rapora göre:

AB’deki emek uygulamalarının pek çoğu, kabul edilmiş uluslararası emek standartlarının altında kalıyor. AB ülkelerindeki kadın emekçiler ayrımcılıkla ve çocuklar ve mahkumlar ise zorunlu çalışma ile karşı karşıya. İstisnasız bütün Avrupa ülkelerinde kadınlar, benzer işte çalışan erkeklerden daha düşük ücret alıyor ve çok daha zor terfi ettiriliyor. Örneğin İtalya’da kadınlar aynı işi yapan erkeklerden %20 daha az ücret alıyorlar. AB’de kişi başına milli gelirin en yüksek olduğu ülke konumunda olan Luxemburg ise, AB içersinde kadın-erkek eşitsizliğinin en fazla olduğu dört ülkeden biri ve ILO’nun ayrımcılıkla ilgili 111. No’lu sözleşmesini ülke yasalarına geçirmeyen tek AB ülkesi. İspanya’da kadınlar, aynı işi yapan erkeklerden %27 daha düşük ücret alıyorlar. Yine İspanya’da sekreterlik yapan erkekler, sekreter kadınlardan %13 daha fazla ücret karşılığında istihdam ediliyor. Hollanda’daki kadın-erkek ücret dengesizliğinin oranı ise %24. Belçika’da çalışan her üç kadından biri cinsel tacize uğruyor. Yunanistan ise cinsel tacizin en yaygın olduğu ülkelerden biri ve kadınların olayı dava konusu yapması bir şekilde engelleniyor. Aralarında Fransa, İtalya, Yunanistan, Portekiz, İngiltere ve İspanya’nın da bulunduğu pek çok AB ülkesinde hala çocuk işçi kullanılıyor. Örneğin Portekiz’de 16 yaşın altındaki 40 binden fazla çocuk metalurji, kimya, tekstil vb. tehlikeli sayılabilecek işlerde istihdam ediliyor. Bu çocuklar günde yaklaşık 10 ila 14 saat çalıştırılıyorlar. İngiltere’de 13-15 yaş arası çocukların %40’ı kayıt dışı ve illegal işlerde çoğunlukla part-time uygulama ile çalıştırılıyor. İngiltere’nin Kuzeydoğusunda yapılan bir başka araştırmaya göre bu bölgede çalışan çocukların %25’i 13 yaşın altında ve bunlar arasında %44’ü de çeşitli iş kazalarından ötürü yaralanmış bulunmakta. Fransa, Almanya, Avusturya, İspanya ve İngiltere ILO normlarıyla yasaklanmış olmasına rağmen mahkumları özel sektörde ve rızalarını almaksızın çalışmaya zorluyorlar. İngiltere’de sosyal güvenceden mahrum, ücretsiz ve korumasız olarak bu işlerde çalışmayı kabul etmeyen mahkumlar af şanslarını da kaybetmekteler. Yine AB ülkelerinden Belçika, Almanya ve İngiltere’de –bu alandaki tüm ILO sözleşmelerini yasalarına geçirdikleri halde– işçilerin sendikalaşmasını engellemek için yapılan her türlü işveren girişimine göz yumuluyor. Bunlardan Belçika’da işverenler grevleri sonlandırabilmek için özel mahkemeleri kullanabilmekte ve sendikal faaliyeti bitirmek için işten çıkarma tehdidine başvurabilmekte. Almanya’da öğretmenlik, posta dağıtıcılığı ve telefon hizmetleri gibi kamu görevlerinde greve gitme yasağı uygulanıyor.” (ICFTU Araştırmasından— Temmuz 2000)

Bu gerçekleri bilerek ve Avrupa’daki emekçilerin günden güne kötüleşen yaşam koşullarını görerek hala Avrupa Birliği’ni bir kurtuluş gibi algılamak ya da AB’deki standartları Türkiye’dekilerle karşılaştırıp ardından da “orası buradan iyi” gibi basit bir sonuca ulaşmak yerine, kapitalist sistem sürdüğü sürece hiç bir yapının işçiler ve halkların yararına olmasının mümkün olmadığını hatırlamak, azınlık ve göçmen haklarından bahsedilen bir Birlik’te insan haklarından söz edilemeyeceğini bilmek ve toplumun azınlık, göçmen vb. alt gruplara bölünmesi halinde eşitlik, dolayısıyla demokrasi kavramlarının yok olacağını düşünmek gerekiyor. Ayrıca, sol ve emekten yana siyasi yapıların bir görevi de toplumu, “Türkiye AB’ye girsin mi, yoksa girmesin mi?” gibi, gerçek sorunun dışına iten tartışmalara doğru bir yön kazandırmak ve kapitalist sistem içinde zaman zaman ve sadece geçici olarak “bahşedilen” hakların bir güvence olamayacağını, içine dahil olunan bloğun –demokrasi maskesi takmış bile olsa– ancak varlık sahibi olanların haklarını güvence altına alan bir demokrasi anlayışı olduğunu kanıtlamak olmalıdır.