Demiştik ki, “Tek ülkede iki toplumlu bir seçim olacak.” Seçimin “Yerel” olması da ayrıca kışkırtıcıydı. Kürt illerinde seçime sadece iki partinin katılması bize olayın tarihsel anlamını gösteriyordu. İlk refleksi gösteren Başbakan oldu. “Diyarbakır’ı istiyorum” dedi. Kamuflaj olsun diye İzmir’i de istemişti. Kürtler Diyarbakır’ı Türklere verecek miydi? İlgi buna yoğunlaştı. Kafalarda Türkiye dağılıyor, birleşiyordu. Dolayısıyla 29 Mart yerel seçiminin en önemli genel sonucu, Kürtlerin aldığı sonuç oldu.
Kürt illerinde yüzde 80’lere dayanan bir zafer kazandılar. Bunun en dobra anlamı, Türkiye’deki Kürtlerin kendi kendilerini yönetmeye azimli olduklarını ortaya koymasıdır. Artık Kürt sorunu, Kürtlerin kendilerini yönetmeye yetenekli olup olmadıkları açısından tartışılamaz. Tartışan, boşuna zaman kaybetmiş olur. Başbakan, “Kürtlerin nankör olduğunu” da söyledi. Türk devletinin ve milletinin bu kadar parasını Kürt illerine akıt, gene de seni bu illerden söküp atsınlar! Olacak iş midir bu? Olmuştur. “Kürt meselesi”nin özü budur.
Kürtler kendi seçimini yaparken Türkler de kendi seçimi yaptı. Ne çıktı? Hiç! AKP çıktı. Ne çıkacaktı? “Siyasal denklem değişmedi,” deniyor. Kim diyor, hangi denklemi kastediyor? Siyasal denklem değişsin isteyenler değişmesi için ne yaptılar? Seçimle siyasal denklem değiştirmek isteyenler siyasal denklemi seçimsiz değiştirecek güçte olmak zorundadırlar.
Başbakan AKP’nin yüzde 9 oy kaybını “ekonomik kriz”le açıkladı. Kendisine muhalefet yapan yoksa, başka ne desin? Ayrıca bu, siyaseten Baykal’dan başkası için bir şey ifade etmeyen, önemsiz bir şey. Çünkü, AKP’den eksilen oy kitlesi, sistem dışından gelen bir muhalefet olmadığı için, sistem dışına kaçmadı. AKP’nin hışmından kaçanlar CHP’ye hiç gitmediler. Niye gitsinler? Onları çağıran bir CHP mi vardı? Ayrıca, çağrılmadığı halde CHP’ye sadece solun bir kesimi gitti. Somutlamak için söyleyelim: Geçen seçimde örneğin İstanbul’un bir bölgesinde bağımsız sosyalist bir adaya verilen 80 bin oyun 70 bini CHP’ye verildi.
CHP’nin aldığı, fakat kendisinin olmayan oy, bundan ibaret değil. Başka bir seçeneği olmadığı için CHP’ye oy veren şehirli orta katman seçmen kitlesi, CHP’nin parti olarak aldığı oy ile adayının aldığı oy arasındaki farka açıkça yansımış görünüyor. Buna Türkiye’nin bozuk para gibi harcanmış sosyalist potansiyeli diye bakılabilir.
“Sosyalist potansiyel!”
Aslında sosyalist yoksa böyle bir potansiyel de yoktur. Potansiyel hesabının içinde işçi ve emekçiler hiç yoktur. Bu da somut bir durum. Niye olmadığına, konformist değil, somut durumun somut tahlili ile bakılmalı.
Ortada, dişle tırnakla kurulmuş bağımsız sosyalist bir siyaset, işçi ve emekçi sınıf siyaseti bulunmadığı için devrimci bir soyutlama olarak emekçi sınıf göze görünmüyor. Bu eksikliği işçilerin duyup hissetmesi beklenemez. Hissetmeleri sosyalist siyasetin somut varlık kazanmasıyla olur. “Sosyalist siyaset” denilen şey ise, Şadi Özansu dostumuzun, bir yerlerden “bir işçi bulup” aday göstermesi değildir. Daha önce bir vesile, üstelik Lenin hatırlansın diye hatırlatmış, ortada sosyalist bir siyaset olabilmesi için, onun önce SİYASET olması gerekir, demiştik. Şimdi bütün solculara ve sosyalistlere şu düşer: Kaç oy aldın? Kaç oyun sandığa gitmesini engelledin? Sosyalistlere verilecek kaç oy bağımsız bir seçenek görülemediği için başkalarına gitti? Bunları alt alta yazıp toplamak, sonra da gidip bu oyu verenleri durdukları yerde bulmak. Onlarla siyaset yapmak. Demokrasiden istifade edeceksin. Ama demokrasiye aldanmayacaksın. Umudunu, geleceğini, her şeyini ona bağlamayacaksın. Sistemin partileri sanıyor musun ki demokrasiyle kazanıp iktidar oluyorlar? Demokrasi, malûm deyişle, “halkın kendi kendini yönetmesi” değildir. Kimin yöneteceğini belirlemenin belli bir yöntemidir.
Çöplerden toplanan o oylar neyin nesi oluyor? Sandık tutanakları ile seçim kurullarının tutanakları niçin birbirini tutmuyor? Demokrasi ile gerçeklik niye bu kadar çelişkili? Bu soruların cevaplarını bulacaksın ve demokrasiyi de aynen onların yaptığı gibi, şöyle ya da böyle, kendine,sınıfına kullanacaksın.
“Kendine demokratlıkmış”! Ya ne olacaktı? Demokrasi dedikleri bundan başka nedir ki? Bak işte, Kürtler demokrasiyi kullanarak bir söz söylediler: Hem de demokrasi ile sesleri kesilmek istenirken, söylediler. Senin sözün var mı? Söyle o zaman. Senin sözün mü önemli, demokrasi mi? Sözün yoksa –ya da var da, çıkmıyorsa– kimse sana “demokrasi” adına zırnık koklatmaz. Şimdiye kadar bunu öğrenemediysen söylenecek tek şey var: Öğren de gel!
Siyaset yapmanın yolu belli, yordamı belli. Marx söylemişti. “İşte Rodos, haydi atla!” Türkçesi var: “Halep ordaysa...”