Türkiye’de devlet, hâkim siyaset ve hâkim sınıfsal güçler solun yeniden dirilişinden korkmaktadır. Kavramsal düzeyde dahi solu unutturmak gayreti içindedirler, “Sınıf” sözü ya da sınıfsal çağrışımlar yaratabilecek herhangi bir kavram bir yerde gözüktüğü veya duyulduğunda, dinamit etkisi yaratmaktadır. “Bu da nerden çıktı?” diye sorulmaktadır. Bir yandan liberal söylem değişik araçlarla ortalığa yayılırken, diğer yandan “mavi tulum”un görünür olduğu her eyleme topla, tüfekle, bombayla saldırılması arasındaki çelişkinin başka bir açıklaması yoktur.

Türkiye solu ise, otuz yıllık bir aradan sonra bugün kendi mirası üzerinde diriliş gayreti içindedir. Henüz ilk filizlerini dahi vermemiş olsa bile bu gayret vardır ve giderek görünür hâle gelmektedir. Böyle bir gelişmeye fırsat vermemek için sadece bugünkü sola değil, özellikle solun yakın tarihine, sol siyasi mücadelenin “bugün” ile bağı kurulabildiği anda yeniden ayağa kalkacağı en son halkasına saldırılmaktadır. Saldırı çok boyutludur ve her alandadır. Asker ve polisin sokak ve dağ teröründen söz etmiyoruz. Bu zaten sınıf mücadelesinin doğasında vardır. Burada kastedilen “ideolojik saldırı”dır. Bu saldırı tüm medya araçlarında, günlük basında ve televizyonlarda, okullarda ve kitaplarda, camilerde ve meyhanelerde, her gün her dakika yapılmaktadır.

Türkiye solu büyük tarihsel başarılara imza atmış, her zaman mihenk taşı olabilecek büyük zaferler yaratmış bir sol değildir elbette ama, her zaman bir sonraki adım için ders olacak onurlu yenilgileri olan bir soldur. Türkiye solunun dünya soluna armağan sayılacak büyük yenilgileri de vardır. Alçakgönüllü olmak gerekmeyen iki büyük yenilgisi 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980 yenilgileridir. Bu iki yenilgi de “iki kutuplu” dediğimiz dünyada hâkim sınıfların “Türkiye kamp değiştirecek” korkusuyla varını yoğunu ortaya koyarak ve emperyalist sistemin desteğini alarak gerçekleştirdikleri iki büyük saldırı karşısında alınmış iki büyük yenilgidir.

Solun yenilgileri de hâkim kapitalist sınıf için dehşet vericidir. Hatırlanması hiç istenmez. Paris Komünü yenilgiydi, ama hâlâ korkutan bir yenilgidir. Ekim devrimi 70 yıllık bir boğuşmadan sonra alt edilebilmişti, fakat bugün bile hâlâ ölüsüne kurşun sıkılmaktadır. Sola karşı zaferleri bile kapitalist sınıfa kendi ölümünü hatırlattığı için bu böyledir. Taksim Meydanı’na işçinin gölgesi düşmesin diye her yıl estirilen devlet dehşeti başka niçindir?

Türkiye solu ideolojik saldırıya yabancı bir sol değildir. Genç, sivri bir milliyetçi kuşatma altında enternasyonalist bir bilinç ve duyguda direndiği için kendi toprağının toplumsal tarihi içinde “aykırı” ve “yabancı” bir unsurmuş gibi saldırıya uğramıştır. Soğuk Savaş döneminin en yoğun ideolojik saldırıya maruz kalmış solu Amerikan solu ve Türkiye solu olmuştur. Türkiye solcularının mücadelesi, tıpkı Rosenbergler gibi, “vatan haini”, “casus”, “ajan” olmanın göze alındığı bir mücadele olmuştur. Bu nedenle ve bugün bile Türkiye solunun tarihi, legalinden bin kat hacimli illegal bir tarihtir. Ancak bugün maruz kaldığı ideolojik saldırının değişik bir mahiyeti vardır. Gene Soğuk Savaş terimleriyle pompalanan, insan hakları ve demokrasi, Avrupa ve Amerikan rüyası ile ambalajlanmış, soyut özgürlük ve barış çağrılarıyla süslenmiş, emekçi sınıfın evreni dışına çıkarılmış bir saldırıdır bugünkü. Bu saldırıya Türkiye solunun bir kesimi de dahil olmuştur. Kestirme bir terimle bunlara “liberal solcular” deniyor. Bunların çoğu soğuk savaş döneminin Marksist veya Marksizmin etkisi altında kalmış solcularıdır. Oral Çalışlar, “Biz 40-50 kişiyiz, kimseye zararımız dokunmaz,” diyerek Türkiye solunun liberalleşmiş solcularla neyi tartıştığını hiç anlamadığını gösteriyor. Burada önemsenen 40-50 eski Marksist solcu değildir. Önemsenen bunların dahil oldukları ideolojik kamptır. Bu kampın kullandığı ideolojik saldırı araçlarıdır.

Solun yakın siyasal tarihine eleştiri elbette yapıldı, yapılıyor, yapılacaktır. Ama bu yapılırken tarihi tahrif etmemek, gerçekçi ve samimi olmak gerekir. Bu yazımızda, geçmişi tahrif etmeden, yalan söylemeden galiba “liberal solcu” olunamayacağını söyleyeceğiz. Halil Berktay Taraf gazetesinde, 30 Eylül-7 Ekim tarihleri arasında Türkiye solunun yakın tarihini, 1975’lerden başlayarak günümüze getiren bir tefrika yayınladı. Berktay tarihçi ve siyasetçidir. Değerli bilimsel çalışmalara imza atmıştır. İçinde yer aldığı ve bir parçası olduğu siyasi süreci en az hasarla özetleyebilecek durumda olmalıdır. Ama öyle yapmamış. Yeni yetme liberalliği bunu engellemiş. Dünyayı ve olayları doğru açıklama kabiliyetini kaybettiğine inandığı için Berktay, 20 yıl önce “Marksizmin işi bitti” demekteydi. Demek ki bize gerçeği verecek yeni bir düşünce sistemi arıyordu. İşte, 20. yüzyılın Marksist pratiğinin çöktüğü yıllarda daha parlak bir düşünce düzlemine geçmek için Marksizm bitti diyenler, gide gide veya bula bula bugünkü “sol liberalizm”i buldular. Bu yeni yerlerinde ürettiklerine “düşünce” demek bile onlara karşı hayli cömert olmayı gerektiriyor. Düşünce değil, yalan ve tahrifat üretiyorlar.

1975-1980 arası dönemi tanımlarken Berktay tefrikasında şunları yazmış: “Silahlı sağ ve silahlı sol tarafından sıkıştırılan Türkiye, parlamento ile askerî diktatörlük olasılığı arasında bıçak sırtında gidiyor; fırtınalı koşullar asla macera peşinde koşmayan ihtiyatlı bir gerçekçiliği, serinkanlı olmayı, cephe daraltmayı, merkezci ittifaklar aramayı, istikrarın korunmasına odaklanmayı gerektiriyordu. Oysa Ecevit, kendi solundaki TKP’nin ve partisinin TKP’den etkilenen sol kanadının da etkisiyle, Soğuk Savaş koşullarına hiç ama hiç uygun olmayan bir ‘sınıf savaşı’ söylemine kapıldı; ‘duvarın öte tarafına geçmek’ten sözetmeye başladı. Başta TÜSİAD, bütün iş alemini hızla soğuttu ve karşısına aldı. Olağanüstü kaygan bir zeminde, ne yapacağını bilemez haldeki kamuoyu, tekrar soldan sağa doğru yer değiştirmeye başladı.” (Taraf gazetesi, 30 Eylül 2008.)

Burada bize 1977 Haziran seçimlerinden CHP’nin en büyük parti olarak çıkmasından sonraki siyasi süreç anlatılmaktadır. Ama tamamen yanlış ve gerçekliği ters yüz edilerek anlatılmaktadır. Ülkenin en güçlü siyasi partisi olan CHP, en azından demokrasiyi kurtarmak adına AP ile uzlaşmak varken sınıf savaşını tercih ettiği için faşist askerî darbenin gelişine ortamın hazırlanmasından sorumlu tutulmaktadır. Burada anlatılan ülke kesinlikle Türkiye değildir. Berktay’ın keyfince uydurduğu bir ülkedir. Ecevit’in “sınıf” ve “sınıf savaşı” kavramlarıyla siyasi hayatının hiçbir döneminde zerre kadar ilgisi olmadığı gibi, duymaktan nefret ettiği üç kavramdan söz edilecekse ikisi bunlardı. Siyasi anlamda sınıf savaşını benimsemek şöyle dursun, işçi hareketinin meşru ekonomik mücadelesine dahi Ecevit’in tahammülü yoktu. Yayılan ve uzayan, ülke ekonomisini altüst eden grevlerin önünü kesmek için yandaşı olan Türk-İş ile (Halil Tunç) Toplumsal Sözleşme imzalıyor, 1 Mayıs gösterilerini yasaklıyor, Maraş olayı üzerine sıkıyönetim ilan ediyor, askeri solun üzerine sürüyor, arkasından da sola, “Size minnet borcum yok!” diyordu.

Ecevit’in askerî darbe olasılığına karşı, demokrasiyi değilse bile parlamenter sistemi sürdürebilmek için merkezci bir siyasal ittifak aramadığı da doğru değildir. Tam aksine, Ecevit kaybettiği 1979 ara seçiminden sonra, mecbur olmadığı halde hükümetten çekilmiş ve Demirel iktidarının önünü açmıştır ve bu arada vahim gidişata karşı Süleyman Demirel ile uzlaşmak için yoğun bir gayret içine girmiştir. Demirel’e defalarca işbirliği çağrısında bulunmuş, ancak Demirel bu çağrıları duymayarak milliyetçi, dinci, faşist siyasal güçlerin ve TÜSİAD’ın dışardan, Millî Görüşçü MSP ve faşist MHP’nin içerden destekleriyle azınlık hükümeti kurmakta ısrar etmiş, Ecevit ile konuşmaya bile yanaşmamıştı.

Diğer taraftan Demirel’in hem parlamentoda sayısal güç oluşturabilmek, hem de esasen yükselen sola karşı bir sağ siyasal cephe oluşturabilmek için bir bütün olarak sağ siyasal güçleri etrafında toplamaya çalışırken aynı zamanda onların etkisi altına girdiğini söylemek dahi belki çok yanlış olmayabilir. Son tahlilde bu üç sağ parti birbirine yakın ve geçişli bir seçmen tabanına oynadıkları için birbirleriyle yarış ve ittifak hâlindeydiler. Ama Ecevit’in ittifak hesapları yapacağı sol bir parlamenter güç bulunmuyordu. Bundan da bağımsız olarak Ecevit, partisini ve siyasetini kendi soluna, sokak soluna kapatmıştı. Yani CHP, kendi solunun etkisine kapalıydı. TKP, Dev-Yol gibi solun diğer kesimlerine göre nisbeten daha geniş siyasal örgütlerin bağımsız bir ideolojik çizgisi zaten yoktu ve bunların Ecevit’i etkilemesi şöyle dursun, kendileri CHP’nin etkisi altındaydılar. Ecevit bunlara hiç yüz vermediği halde onları kendi seçmen tabanı olarak görüyordu. TKP ve Dev-Yolcular esasen CHP tabanıyla iç içeydiler. Siyasetleri CHP siyasetinin kuyruğundaydı. Ecevit bu sol kesimi kendi doğal seçmeni olarak görmekteydi. Ecevit’i etki altına almaktan söz edilecekse, bağımsız bir sol-sosyalist politikanın olması gerekirdi. Umutların Ecevit’te toplandığı bir sol politikadan Ecevit niçin etkilensindi? Siyasal etkileşimin bir diyalektiği vardı. Türkiye’de bunu da görmüştük. 1965 seçimlerinde, Türkiye İşçi Partisi’nin emekçilere dayalı olmak bakımından bağımsız, “sosyalizan” olmasıyla da sol-Kemalist ideolojiden kısmen bağımsız siyasetinin elde ettiği sandık başarısı Ecevit’i ve genel sekreteri olduğu CHP’yi “ortanın solu”na sürüklemişti! Siyasal tarihe bu yaklaşımla bakılmazsa tarih, “Berktay’dan çocuklara siyasî masallar” olurdu.

Berktay’ın sözünü ettiği CHP içindeki “saylav”lara gelince!..

CHP içinde “sol kanat” denebilecek sayıda ve etkinlikte olmasa bile sol sosyal demokratlar denebilecek 10-12 kadar milletvekili gerçekten de vardı. Bunların yarısı siyasi namus sahibi solcu sayılabilirdi ama parti içinde ve Ecevit üzerinde kayda değer bir etkileri olduğu doğru değildi. Hattâ “iyi niyetli” solculardı belki ama buna rağmen veya belki bu nedenle, daha o zamandan kıdemli bir siyaset bezirgânı olan Kemal Anadol tümünü birden evirip çeviriyordu. Diğer yandan TKP’nin izlediği siyasal hattın CHP ile herhangi bir çelişkisi de yoktu. Hatta TKP, bütün solu ya da solun bütün renklerini düşman ilan edip karşısına almış, hayatın ve siyasetin bütün alanlarında CHP ile işbirliğine girişmişti. CHP, TKP’nin gözünde “millî burjuva” siyasetiydi ve ittifak kurabildiği tek siyasetti. İttifak dedikse, sözün gelişi. Yaptığı, CHP’ye teslimiyetten başka bir şey değildi. TKP’nin bundan daha fazla bir şey olabilmesine, arkasına aldığı SSCB veya SBKP prestiji de yetmiyordu. CHP kuyrukçuluğu yaparak güç kazandığı, siyasal etkisini artırdığı sanılırsa, bu da yanlıştır. Türkiye solunun tümüne karşı Ecevit’in açtığı savaşta onun yanında yer almasına rağmen bağımsız sol bir siyaset gütmediği için, tek etkin olduğu kaynakta, işçi hareketinin mücadele içinde militanlaşmış kesimini oluşturan DİSK’ten de tasfiye edilerek siyasi çöküş sürecine girmişti. Kendini soldan izole etmiş ve milliyetçi faşist, anti-komünist güçlerin yanına geçmiş olan Maocu hareketin içinde olduğu için Berktay görememiş olabilir, 12 Eylül darbesine doğru giden günlerde bütün sol siyasetler, evet aynen böyle, bütün sol siyasetler ve genel olarak sol az çok, iyi kötü güç kazanıp yükselirken TKP gücünü yitirmekte, CHP’ye yönelttiği “Ulusal Demokratik Cephe” çağrılarıyla maruz kaldığı siyasi çöküntüyü durdurmaya çalışmaktaydı.

Ne var ki burada bu kadarcık bir düzeltmeyle yetinemeyiz. Berktay dönemin gerçekliğini çarpıtmakla kalmıyor, anlaşılmaz derecede masallaştırıyor. Şöyle olmuş oluyor: Faşist askerî cuntanın iktidarı gasbedeceği darbe noktasına doğru sürüklenen Türkiye’de bunu “iki kişi” olarak görünen iki kişi yapıyor. Ecevit ve Demirel. Ecevit ve Demirel birer inatçıdırlar. Birbirlerini hiç sevmemektedirler. Anlaşsalar, faşizmin iktidara gelişini engelleyecekler, fakat bunu bir türlü yapmamaktadırlar. Yani Türkiye bu iki lider tarafından altın bir tepsi içinde faşizme ikram edilmiştir, deniyor. Buna da, bir tarihçinin kaleminden çıkmış olsa bile, elbette ki, “tarih” denmiyor! Bu iki kişi olan iki lider kimdirler ki, anlaştıklarında faşizm gelmeyecek? Demek ki burada faşizm tıpkı Berktay gibi düşünmekte ve istemektedir. “İki lider anlaşsın, biz gelmeyelim!” demektedir. Demiştir de. Tamı tamına Berktay gibi, “Anlaşsalar ve birini cumhurbaşkanı seçseler biz darbe yapmayacaktık,” diyerek sorumluluğu ve suçu Ecevit ve Demirel’e yükleyen bizzat Kenan Evren’in kendisidir. Söz konusu olan Türkiye’yi faşizme götüren bir süreç değil, faşizmin iktidara yürüdüğü bir süreçtir. Planlı bir iktidar yürüyüşüdür bu. Faşist askerî darbenin ertesi günü tekelci sermaye sahipleri ve onların sözcülerinin “gülme sırası bize geldi” dediği, ABD başkanına darbe haberinin, “Bizimkiler başardı,” denilerek iletildiği, darbeden iki gün önce cunta üyesi Hava Kuvvetleri Komutanı Tahsin Şahinkaya’nın Amerika’ya gönderilip biçim ve zaman icazetinin alındığı herkes tarafından bilindiği halde Berktay hangi amaçla askerî faşist darbenin TÜSİAD ve ABD tarafından planlandığını saklamaktadır?

Alttan alta ve giderek açıktan, Türkiye’de Amerikancı bir askerî faşist darbenin tezgâhlandığı bir süreçten bahsetmekteyiz. İran’da Humeyni İslam devrimi ve Afganistan’daki komünist Taraki darbesi ve NATO’nun askerî kanadı dışına çıkmış bir Yunanistan’ın varlığı ABD’yi Ortadoğu’da büsbütün etkisiz hale getirdiği için emperyalist yığınak ve tahkimatın yapılacağı ülkelerin başında Türkiye geliyordu. Türkiye’de faşist askerî darbenin tek çıkış yolu olduğu NATO içinde açıkça konuşulur olmuştu. Türkiye’de “merkez siyasi güçler” denilen CHP ve AP ilişkilerini belirleyen ve felce uğratan işte bu plandı.

Tarihçi Berktay, Demirel’i sağ, Ecevit’i sol silahlı güçler teslim aldığı için iki liderin basiretinin bağlandığını yazarken de sorumsuz davranmaktadır. İki büyük merkez partisini teslim veya etkisi altına alacak silahlı sağ ve sol güçler Türkiye’de yoktur. Ülkenin tamamına, sokaklara ve okullara, özellikle büyük kent varoşlarına yayılan silahlı çatışmalar, Maraş, Çorum, Sivas vb. gibi kitlesel katliamlar, Alevi-Sünni çatışmaları hepsi, bütünüyle, devlet içinde mevzilenmiş merkezlerden yönetilen planlı olaylardır. Bu olaylarda valiler, kaymakamlar, polis şefleri, sıkıyönetim olan illerde generaller örgütleyici ve yönlendirici konumdadırlar. MHP ve Ülkü Ocakları bu olaylarda asker ve sivil faşist merkezler tarafından kullanılmıştır. Türkiye’de o dönemde “silahlı sol” gibi bir olgu hiç yoktur. Saldırılardan kendini korumaya çalışan bir sol vardır ve unutmamak gerekir ki Berktay’ın silahlı sağ-sol çatışması dediği olaylarda 5 binden fazla solcu genç, işçi, aydın öldürülmüştür. Sokaktaki çatışmalarda solcular tarafından öldürüldüğünü düşünebileceğimiz MHP’li ülkücü-dinci saldırgan sayısı ise 300-500 arasındadır. Berktay bu arada TKP’yi de silahlı bir örgütmüş gibi göstermektedir. Elbette sayılar bir şey açıklamaz ama en azından bir şeylerin saklanmasını önler. “Silahlı sağ hareket” denilen hareketin devlet kaynaklı bir kontrgerilla faaliyeti olduğu o zaman biliniyordu, sonradan en yetkili ağızlar tarafından da doğrulanmış, daha sonraki Susurluk olayı ile belgelenmiştir. Hattâ Cuntanın başındaki general silahlı sağ denilen şeyin kendi himayeleri altında örgütlenmiş ve darbe ortamını olgunlaştırmak için kullanılmış bir hareket olduğunu itiraf edecektir. Bu gerçeği bildiği için Demirel de, “Askerî darbenin ertesi günü silahlı çatışmalar niye bıçakla kesilir gibi durdu?” diye soracaktır.

Yaşadığımız yakın siyasi tarihimizle Berktay’ın bu tarihi okuması bu kadar farklı olmamak gerekirdi. Ecevit ve Demirel, kendi daha sağlarındaki ve sollarındaki silahlı hareketlerin etkisinde kaldıkları için “merkez”de anlaşamadılar ve 12 Eylül faşist askerî darbesine ortam hazırladılar, parlamenter sistemi kurtaramadılar demek, Uğur Mumcu’nun yaptığını yapmak, parlamenter sistemi sorumlu, faşist askerî darbeyi zorunlu, kaçınılmaz sayarak meşrûlaştırmaktır.

1975-80 dönemine bakan bir tarihçi ve siyasetçi için, siyasetin “Merkez”de kurulamıyor olmasını Demirel ve Ecevit gibi iki siyasetçinin inatçılığından çok daha başka açıklanmaya değer nedenleri olmalıdır. Hadi bunda ABD’nin gizli parmağını göremediniz, asıl, içerinin çıplak sınıf gerçeği ne olacak? Türkiye, Cumhuriyet tarihinin en yaygın ve uzun grevlerini yaşamaktaydı. Kapitalizm (sermaye) kendisi yönünden dehşet verici büyüklükte işgünü kaybına uğramaktaydı. DİSK ve Türk-İş sendikalarının ekonomik mücadelesi TÜSİAD’ı ve diğer patron gruplarını iyice köşeye sıkıştırmıştı. Sınıf temelli keskin bir ekonomik mücadele habire yükselirken sol siyasi mücadele de yükselmekteydi. Grevler giderek siyasi nitelik kazanıyordu. Kooperatifçilik temelinde nisbeten güçlü bir küçük üretici köylü kitlesi görünür bir sınıf haline geldiği gibi, nüfusun yüzde 65’ini oluşturan kırsal kesim salt bu devasa kitlesiyle dahi parlamenter demokrasi üzerinde “oy deposu” olarak önemli bir basınç oluşturuyordu. Bütün bunlar, Demirel’in “70 sente muhtacız” dediği ekonomik ambargo koşullarında gerçekleşiyordu. İstisnasız bütün üniversiteler, yüksek okullar ve hattâ liselerde okuyan milyonlarca öğrenci, yüzbinlerce öğretmen sınıf mücadelelerine aktif olarak katılıyordu. Böyle bir Türkiye’de “merkez siyaset”in somutu ne demekti? Bu ancak Berktay’ın bir fantezisi olabilirdi.

Uzun ve yoğun bir siyasal dönemi özetlemenin güçlüğü anlaşılır bir şeydir ama, bu güçlük “yalan” söylenmeden aşılmalıdır. Diğer hepsi gibi Berktay da bunu başaramıyor. Özal’ın “siyasete dönüşüne 1987 yılında referandumla izin verdiği” Demirel’den söz ediyor. Özal adıyla “liberallik” arasında bir “hissiyat” bağı vardır ama, liberal solcularda bu olmamalı. Siyaset yasağı 1000 kadar siyasetçi üzerindeydi ve siyaset yapması yasak bu siyasetçiler durdukları yerde dahi toplumu Özal rejimi aleyhine fokur fokur kaynatmaktaydılar. Özal büyük bir basınç altındaydı.

Siyaset yasağını kaldırmak istemiyordu. Siyaset yasağı ancak faşist rejimlerde olurdu. Siyasî hakların referanduma sunulduğuna faşist rejimlerde bile rastlanmamıştı. Referandumu kazanacağını umuyordu. Kaybetti ve Türkiye’de –parlamentosu olan bir rejim olmasına rağmen– parlamenter sisteme bu referandumla birlikte geçildi. Özal referandumda “siyasi hakları vermeyin” propagandası yaptı. Bu rezilliği görmemek, üstüne üstlük bunu siyasi yasakları kaldırdı diye yazmak nedir? Dikkatsizlikten de öte bir gaf değil midir?

Neresinden kesilse biçilse, Özal gibi, liberalliğe ve demokratlığa soyutlanması olanaksız bir kişiyi ve siyasetini liberal saydıktan sonra yalan ayıp olmaktan çıkıyor. “6 Kasım 1983 seçimleri diktatörlük için bozgun anlamına geldi, ANAP yüzde 45 oy alıp iktidar oldu.” Berktay böyle yazıyor. Yazılabilir mi? Böyle mi olmuştur! ANAP’ın iktidar, Özal’ın başbakan olması faşist askerî diktatörlüğün bozgunu ve sonu mu olmuştur? Olmamıştır. Hiçbir bakımdan olmamıştır. Birincisi, askerî Cunta esas itibarıyla kendine yüklenmiş görevleri yerine getirmişti. İşçi hareketi fiziken ortadan kaldırılmış, faşist bir siyasal rejimin bürokratik ve hukuki temeli yüzlerce kanun ve kararnameyle ve nihayet rejimin genel çerçevesini kuran bir anayasa ile atılmıştı. Özal, cuntaya karşı değil, onun devamına uygun bir formül olarak ABD tarafından sahneye sürülmüş bir siyasal formülün adamıydı. Seçimlerden önce uzun süre ABD’de “kilo vermesi” için misafir edilmişti. Siyasî partilerin kurulmasına cunta izin verip seçim tarihini açıklayınca, partisini kursun ve seçimlere katılsın diye Ankara’ya gönderilmişti. Buna da güvenilmemiş, arkasından ABD dışişleri bakanı Haig bizzat Ankara’ya gelerek askerî cuntayla görüşmüş, askerleri ABD formülüne (Özal formülüne) ikna etmişti.

Türkiye’nin sol siyasi mücadelesini ve birikimini yazmadan yakın siyasi tarihini yazmak mümkün olmadığı için, sol hakkında yalan, yanlış ve mesnetsiz, üstünkörü yazmak, “bütün”ün anlaşılmasını da engeller, bu nedenle tarih tahrifatçılığı olur. (Devam edecek.)