Dünya ve Türkiye “yeni bir durum”u konuşmaya başladı. Yirmi yıldır, yani reel sosyalizmin ortadan kalktığı günden beri işleri fevkalade iyi giden kapitalizme bir şeyler oldu.
Gerçekten de işler iyi gidiyordu. 1990’ların başında, GATT’ın DTÖ’ye dönüşmesinden ve dünya ticaretinin önündeki bütün “millî” engellerin kaldırılmasından sonra, üretim bir artıyorsa ticaret beş artıyordu. Sermaye herhangi bir sınır olmaksızın dünyayı fırıldak hızıyla dolaşıyor, muazzam paralar kazanıyordu. Çin, Hindistan, Türkiye, Meksika gibi ülkeler yüzde 8-10, ABD ve Avrupa ekonomileri de yüzde 3-5 gibi görülmemiş büyüme hızlarına ulaşıyordu. Dünyada paradan çok bir şey yoktu!
2007 yılı ortasında ABD ekonomisi ilk sinyali verdi. 1,2 milyon kişi konut kredi taksitlerini ödeme güçlüğüne düşmüştü. Süreç izlemeye alındı. 2008 Ekim’inde finansal sistem krize girdi. Ardından kriz Avrupa’ya sıçradı. Sadece ABD’de 19 büyük banka iflas etti, devlet bu bankalara el koydu. ABD, İngiltere, Almanya, Fransa, İspanya hükümetleri finansal sistemi toplamı 10 trilyon doları bulan paketlerle desteklediler. Ama finansal sistem olumlu yanıt vermedi, krediler açılmadı, piyasalar canlanmadı. 2008’in sonuna doğru, ne olacağını kimsenin bilmediği bir noktada, dünya nefesini tutmuş, bekliyordu.
Krizi herkes başka türlü tanımlardı. Kapitalizmi yöneten, girdisini çıktısını bizden iyi bilen kapitalistlerin kriz tanımı şöyleydi: Bankalar milyonlarca insana söz gelimi 50 bin dolar konut kredisi verdiler. İkinci yıl ona, konutunun değeri 80 bin dolardır dediler ve al sana, 30 bin dolar araba kredisi verdiler. Üçüncü yıl konuta 130 bin dolar değer biçtiler ve 50 bin dolar daha verdiler, ev eşyaları yenilendi, tatil, eğlence, çocukların eğitimi, vb. ihtiyaçlar giderildi. Ve nihayet dördüncü yılda bankalar konuta 70 bin dolar değer biçtiler, her şey tersine döndü. Ver evini, ver arabanı, ver mobilyanı!
Veren verse ne olur, alan alsa ne olur artık? Bankacılık bankacılıktır! Kapitalistler “yalan” söylerler. Peki, doğrusu nedir? Bu noktada görüşler dağılıyor. İngiliz Anglikan kiliseler birliğinden Canterbury papazı, üstelik bir hafta önce Darwin’den özür dilemişken, bu kez, “Marx’ın kapitalizm eleştirisi ve kapitalist sistemin âkıbeti hakkındaki öngörüleri doğru çıktı,” demez mi! Nobel ödüllü pek çok saygın iktisatçı, krizi 1929 yılında yaşanan kapitalizmin genel buhranına benzettiler, bu ondan da büyük olacak diye uyardılar. Serbest piyasa çöktü, devletçiliğe dönülmeli diyenler de oldu. Türkiye’de liberal iktisatçılar, kapitalizmin çöpe atılacak bir sistem olmadığını söyleyerek bu duruma gelinmesini “kötü finans yönetim”leriyle açıkladılar. Oysa aynı yönetim ve yöntem muazzam bir kâr sağlarken tam tersini söylüyorlardı. Demek ki onlar da tıpkı kapitalistler gibi yalan söylüyorlar. Marksist iktisatçılarımızın bu konuda ne düşündüklerini ise, yazacaklarından öğreneceğiz.
Kanımca, “Marx haklı çıktı, işte kapitalizm çöküyor” görüşüne, bu görüş papaz olmayanlardan da gelse, kuşkuyla bakmak lazım. Kilise papazları kapitalist şerait kötüleştiğinde hiç durmaz, bunu yüksek sesle ilan eder, ahâliyi kilisenin çatısı altında toplanmaya çağırırlardı. Tolstoy da böylesi fetret dönemlerinde, ileriye gideceği yerde, geriye, masum dindar insana dönerdi. Bize göre, “Marx, Lenin’siz haklı çıkamaz!” Çıksa bile bu bugün için hiçbir şey ifade etmez. Çünkü Marx, tarihen, yüzyıldan beri haklı çıkmıştır.
Bu kriz kapitalizmin genel krizi değil. ABD ve Batı Avrupa’nın dışına taşarak dünyaya yayılsa bile değil. Kapitalistler yalan söylemiyorlar. Kriz tam da onların özetlediği nedenlere bağlı olarak ortaya çıktı. Tıpkı Marksist veya değil, tüm iktisatçıların söylediği gibi, “Köpük şişiyor, çok şişti, bir gün patlayacak!” diye onlar da söylenip duruyorlardı. Ne olup bittiğini birazcık bilenler için kriz sürpriz olmadı. Peki, kapitalistler madem işin farkındaydılar, niçin önlem almadılar gibi saçma bir sorunun burda yeri yoktur. Büyük kârlar ve servetler edindikleri bir “işleyiş” için niçin önlem alacaklarmış? Sen olsan alır mısın? Kapitalistler kapitalizmi, ne yaptıklarını bilerek yönetirler ve böyle, anarşik üretim yapısıyla, rekabetiyle, riskleriyle, krizleriyle birlikte yönetirler. Kapitalizmi yönetmek bir iktisat öğrencisinin defterindeki ders notları kadar basit ve kolay olsaydı onca kanunları yapar, onca polisi ve orduları besler miydi kapitalistler? Kapitalizm yalan söyleyemez. Kriz Marx’ı az çok bilenlerin de bildiği ve beklediği bir şeydi. Ama Marx’ın genel kriz kuramıyla bağlantısı yoktu. Bu krizi Marx’ın kapitalizm hakkındaki bir diğer çözümlemesinden bakarak açıklamak daha kolay ve inandırıcı geliyordu.
Marx, değerin üretim sürecinde oluştuğunu, kapitalist piyasada bize “fiyat” olarak göründüğünü ve “satış ânı”nda gerçekleştiğini söylemişti. Mallar için “satış ânı”nı aynı zamanda bir “ölüm, kalım ânı” olarak göstermesi, değer sadece burada gerçekleştiği içindi. Değerin oluştuğu –göründüğü– gerçekleştiği bu sürecin işleyebilmesi bir dizi canbazlığı ve sihirbazlığı gerekli kılar. “Kredi-para” ve bütün finansal sistem bu canbazlığı örgütlemiş ve akıl almaz biçimde geliştirmiştir. Mali sermaye üretimden ve ticaretten özerkleştikçe canbazlık bağımsız bir sistem haline gelmiştir. Gerçek değere tekabül eden gerçek fiyatın yerini “temsilî” fiyat almıştır. 1970’lerden sonra bu tür kapitalist ilişkiler alanı dünya çapında hâkimiyet kazanmıştır. Marx, hâkim biçim olmadığı zamanda bile temsilî fiyatın farkındaydı ve nereye götürebileceğini az çok kestiriyordu. Bu nedenle değer-fiyat ilişkisini sapabilen, bozulabilen bir ilişki olarak kuruyordu. Marx’a göre değer-fiyat eşitti, aynı şey idi ama günübirlik işlemlerde çok sayıda sapma görülürdü. Değer-fiyat eşitliği ancak yıllık toplamda dengeye gelirdi.
Değer-fiyat ilişkisinin böyle kurulması doğruydu, fakat günümüzdeki krize uyarlandığında yanlışmış gibi görünüyordu. Çünkü Marx, “Yıllık toplamda eşittirler,” diyordu. Ama Marx’ın burada kullandığı “yıl” kavramı, çözümlemesi için vazgeçilmez değildir. “Toplam”a gidebilmek için soyutlamadır. Marx’ın söylediğinden çıkarak bugüne bakılırsa şu görünüyor:
Dünyada toplam 60 trilyon dolar “değer”i olan mal ve hizmet üretiliyor. Toplam dünya ticareti ise 120 trilyon dolar fiyatla gerçekleşiyor. Burada bir “şişme” var. Bunu herkes görüyordu. 1990’lardan bu yana hızla büyüyen bir şişmedir bu. Şişkinlik “finansal türev”ler denilen kağıtlar aracılığıyla yaratılıyordu. Bir yerde mutlaka patlayacağı bilinmekte, ne zaman patlayacağı ise sadece tahmin edilmekteydi. Kısmet bugüneymiş! Bundan sonra ne olacağını kimse bilmiyor, bilemez de. Kapitalizmi kapitalistler yönettikleri, diyalektiğini de bizden iyi bildikleri için bir çaresini mutlaka bulacaklardır. “Hayır, bulamazlar, kapitalizmin çaresi olmayan bir derdidir bu,” diye söylenip durmak, işte asıl çaresizlik budur. Krizin ABD finans sistemindeki hasarını gidermek için, sistemden nemalanan bütün ülkeler “fedakârlık” yapacaklar. Başka çareleri yok. Fedakârlık yapmaya başladılar bile. Peki, imkânları var mı? O da var. Nedir bu “imkân”, ona bakalım:
Kapitalistler yönünden kriz için fedakârlık, ülke toplamında büyüme hızının küçülmesidir. Bu kapitalistlerin sermaye ve servetlerinin küçüleceği, kârlarının düşeceği demek değildir. Hattâ, deneylerden de bilindiği üzere, kapitalistlerin kârları ve “toplamda” da sermaye ve servetlerinin toplamı artacaktır. Bundan bazı kapitalistler zararlı çıkacaktır ki, bu zaten kriz olmasa da olan bir şeydir. Bu durumda “fedakârlık” yapan gene kapitalistlerdir, diye düşünmek gerekir. Yatırımlar duracak, işçiler işten atılacak, yoksulluk diz boyu olacak, piyasa daralacak, vb. Bunlar elbette olacak ama, bunların hepsi zaten kapitalistlere ait olan şeyler değil mi? İşçi nedir? Kapitalist için emekçi ne anlama gelir? “Toplam” içinde bunlar “insan” değildirler. Canlı değildirler, Cetvelle ölçülebilir, tartılabilir, toplanıp çıkarılabilir şeylerdir hepsi. Üretimin taş-toprak-kömür-yağ-gaz vb. tüm girdileri gibi, Kapitalistler krizden niye çıkamasınlar ki? Şu anda dünyada ve elbette Türkiye’de de, hâkim bilincin, “Kapitalistler bu vartayı bir an önce atlatsınlar da, korktuğumuz başımıza gelmesin!” olduğuna yemin edenin başı ağrımaz.
“Marx Lenin’siz haklı çıkamaz,” demiştik. Bu ne demektir? Kapitalistlerin kriz için fedakârlığının, toplumun tüm diğer kesimlerinin felâketi olacağını gördük. Kapitalistler, uzmanlarıyla birlikte oturmuş, gece gündüz hesaplıyorlar: Otuz ton kömür, 60 ton bakır, 9 konteyner yassı demir alsam, 270 işçiyi ücretsiz izine çıkarıp 130 işçinin işine son versem, 50’sini de “esnek çalıştırsam”, hesap tutuyor! Ha, demek ki işçi burada “insan” değil. O halde insan olmak lazım. İşçinin insan olabilmesi patronun yaptığı hesabın dışına çıkmasıyla, kendini bu hesaptan kurtarmasıyla mümkündür. Kriz ancak o zaman kapitalistlerin ve kapitalizmin sırtına yıkılmış olur. Kapitalizmin asıl krizi budur.
Kapitalizmin kendini toparlamasının iki-üç yıl alabileceği söyleniyor. Bu zaman, işçi ve emekçiler yönünden, krizden kurtulmaları için kapitalistlere duacı olmakla geçerse boşa geçmiş olmaz. Öldürücü olur. Tahminler doğru çıkacak. Kapitalistler çalışan kesimlere karşı çok ağır bir saldırı başlatacaklar. Aralık ayı başında Anadolu’nun dört bir yanından fabrikaların beşer onar kapatıldığı, işçilerin beşer onar bin işsiz kaldığı haberleri geliyordu. Bu süreç devam edecek. Krizin faturasını çalışanlara ve toplamda yoksul halk yığınlarının sırtına yıkmakta en ısrarcı davranan kesim tekelci sermayedir. TÜSİAD bastırmaktadır. Devletin elindeki ve yaratabileceği bütün kaynakları kendisine istemektedir. 190 milyar doları aşkın dış borç TÜSİAD’çı holdinglerindir ve hükümetten bunun ödeme garantisini istemektedirler. IMF ile yeni bir anlaşma imzalanmasında aşırı ısrarcıdırlar. İşsizlik sigortasında birikmiş 35 milyar doların tamamını, yarısı GAP bölgesine verilecekse eğer, kalan yarısını istemektedirler. Zordaki küçük imalatçıya kuruş kredi verilmesin diye bastırmaktadırlar. Hükümetin aklından zerresi bile geçmiyor ama ya geçerse korkusu ile, sosyal amaçlı fonlar kurulmasından nefret ettiklerini açıkça söylüyorlar. Hükümet yerel seçimlere doğru elinin serbest bırakılması için yalvarıyor ama TÜSİAD’çıların gözü alabildiğine kara.
Kapitalistler kendileri yönünden, çıkarları bakımından haklıdırlar. Ellerinde ne kadar araç varsa, emekçilere saldırmak için kullanacakları açıkça anlaşılıyor. Emekçiler adına onlarla uzlaşmaya, onlardan insaf dilemeye, onlara yalvarmaya dönük her emekçi politikası bugünkü koşullarda emekçilerin çıkarlarına ihanet etmektir. Hepimiz aynı gemideyiz yalanı ile, “toplumsal uzlaşma” politikası önereceklerdir. Buna kanmak körlükten, ahmaklıktan başka bir şey değildir. Değildir ama, ne yazık ki bu ahmaklık işçi ve emekçi örgütlerinde potansiyel olarak zaten vardı, şimdi nüksetmeye başlamıştır. Tekelci kapitalistlere, “Tamam, sizin de işiniz zor, farkındayız, ama bizi de biraz düşünün,” diye yaklaşan emekçi sınıf adına politikalar ortaya çıkmaya başlamıştır. Külliyen sakat bir hesaptır, boynunu giyotine uzatmaktır. “Krizin sorumlusu bizim kapitalistlerimiz değildir, dünyanın en büyük zalim kapitalistleridir. ‘Türkiye’ olarak, biz toplum ve ulus olarak hiç hak etmediğimiz halde krizle yüz yüze kaldık. Krizin faturasını bütün toplum kesimleri birlikte, adaletli biçimde ödemeliyiz,” denilecektir. Denilmektedir. Buna, emekçiler delilik derler. Hiç bir şeyin farkında olmamaktır bu. Kapitalist sınıfın kapitalist krizlerde kriz yükünden kendine bir pay çıkarıp ödediği ne görülmüş, ne de işitilmiştir. “Ulus”, “millet”, “toplum” gibi kavramların böylesi durumlarda hiçbir kıymeti ve işlevi olmaz. Kapitalist kriz dönemleri sınıfsal boğazlaşma dönemleridir. Kapitalistlerin bir şey ödemeye niyetleri yok ama eğer güçleri varsa, onlara bunu ancak emekçiler, kendi mücadeleleriyle ödetirler. Bu kadar keskin mi? Bu kadar siyah beyaz mı? İşte bu soru korkunun sorusudur. Niyetsizliğin, boyun eğmeye hazır oluşun sorusudur. Kapitalist kriz dönemleri her şeyin, düşüncelerin de siyah-beyaz iki zıt renk haline geldiği dönemlerdir. Ya kapitalistler kendilerini kurtaracaklar, ya da işçiler ve emekçiler ve diğer yoksul toplum kesimleri. İkisinin birden ve birlikte kurtulduğuna veya ikisinin birden ve birlikte battığına şahit olunmamıştır.
Bu noktada hâlâ ve hep, anlaşılmadık bir şey kalıyor. İşçilere, emekçilere, “Devrim yapın!”, “İktidarı alın!” mı diyoruz veya demiş oluyoruz? Bu, tilki kurnazlığıyla sorulur hep. “İşçileri görüyorsun,” denir, “ayağa kalkacak ve duruma el koyacak halleri mi var?” diye sorulur. “Yoktur”. “Otursunlar”. “Krizin geçmesini beklesinler!” gibi cevaplar verilir. Kapitalistlerin krizi kendi lehlerine ve çalışanların zararına yönetmeleri için bundan daha uygun bilinç bulunamaz. Ama ne yazık ki bu bilinç, sadece Türkiye’de değil, bütün dünyada ne zamandır yaygın bir bilinç oluvermiştir. Yok ama, hayır! İşçilerden devrim yapmalarını bekleyen yok. Nefs-i müdâfaadır işçilerden beklenen. Ağır zamlarla, vergilerle, dondurulmuş –hattâ çoğu zaman düşürülmüş– ücret paketleriyle geleceklerdir, gelmeye başlamışlardır devlet ve kapitalist sermaye sınıfı çalışanların üstüne üstüne. “Uzlaşalım!”, “İnsaf edin!” feryatları yükseldikçe kapitalistlerin saldırısı daha da artar. Eğitim, sağlık harcamaları kamuda ve özel sektörde daraltılacak, bütün bunlar çalışan sınıflara ve bütün halka biraz daha yoksullaşma olarak yansıyacaktır. Hep böyle olmuştur, gene böyle olacaktır. Burada sınıf savaşı ister istemez nefs-i müdâfaa savaşına dönüşecektir. Bunun “hayalcilik”le ilgisi nedir? Hiçbir ilgisi yoktur! Emek sermaye savaşının kızışması, had safhalara ulaşması, boğazlaşmaya dönüşmesi başka şeydir ve tümüyle doğal-toplumsaldır; bir siyasî iktidar mücadelesine çevrilmesi “siyasal”dır.
KESK ve DİSK birlikte, TMMOB, ÇİFTÇİ-SEN ve TTB’nin de desteklediklerini bildirdikleri bir “Krize Karşı Sosyal Dayanışma Programı” (28 Ekim 2008) açıkladılar. Krizle birlikte tüm dünyada neo-liberalizmin iflas ettiğine dikkat çektiler. Krizden özelleştirmecileri, piyasacıları sorumlu tuttular. “Bugüne kadar yaşadığımız tüm krizlerin en büyük mağduru olan ücretliler, üretici köylüler ve yoksullar ise bir kez daha görmezden geliniyor,” diyerek yakındılar. “Yaşadığımız deneyimler göstermiştir ki, geniş toplumsal kesimlerin talepleri dışlanarak, sermaye kesimlerinin çıkarları doğrultusunda hazırlanan kriz reçeteleri”ne karşı çıkarak, “Siyasal iktidarlar, artık emekçilerin ve yoksulların seslerine kulak vermelidir,” dediler. Ayrıca, “Hızla demokratikleşme yolunda adımlar” atılmasını istediler.. İşte işin püf noktası burdadır: Geniş toplumsal kesimin talepleri dışlanmasın! Oysa, tam aksine, geniş toplumsal kesimlerin taleplerini özellikle dışlamalıdırlar ki kapitalistler krizi aşabilsinler! Bunu yapmazlarsa kriz en başta onları boğar.
İktidar emekçilerin, yoksulların sesine “kulak versin”miş. Niye? Bir sesleri mi var emekçilerin? Ne kadar çıkıyor? Kapitalistler krizden çıkmak için, emekçilerin taleplerini dışlamak için, eğer varsa zerresi demokrasinin, ondan da kurtulmak isterler. Aksi halde yükselmesi muhakkak olan emekçi sınıf hareketinin önünü alamazlar, başlarına daha büyük belalar gelir.
Nitekim rejimin ve siyasi iktidarın böyle bir duruma karşı ne zamandır hazırlık içerisinde olduğu şimdiden görünüyor. AKP iktidarıyla ordu arasında yakınlaşma budur. 2007 seçiminin hemen arifesinde parlamentoda sessiz sedasız çıkarılan değiştirilmiş Polis Vazife ve Salâhiyet Kanunu çerçevesinde uygulamalar, son bir yıldır vatandaşların sokaklarda vurulup öldürülmesi olaylarının artarak tekrarlanması gibi gelişmeler budur... Oysa bizde emekçi mücadelesini yükseltmesi beklenen emek örgütleri, o mücadeleyle ancak sağlanabilecek kazanımları siyasî iktidardan bekleyecek kaytarmaktadırlar. Kurtuluşu can düşmanlarından beklemektedirler. Daha kötüsü, “Toplumsal barış ve hoşgörü içerisinde bir arada kardeşçe yaşamın desteklenmesi yolunda kamu otoritesi tarafından adımlar atılmalıdır,” diyen görüşleri var. Kendi ayağına kurşun sıkmaktır “toplumsal barış” önermek. Kriz derinleştikçe, emekçileri ve yoksulları vurdukça, bıçak kemiğe dayandığı yerde emekçiler sokakları tuttukça kapitalistlerden en çok duyacağımız çağrı “toplumsal barış!” olacaktır. Uyanık olmak, bu tuzaktan uzak durmak şarttır. Kapitalistler krizlerden “politika” yaparak çıkmaya çalışırlar. Onların bu politikasının karşısına konulacak bir işçi-emekçi politikası olmalıdır. Bu yoksa, bunu yapacak siyasal bir irade ortaya konulmamışsa, tuzaklara düşülecektir. İşçiler ve emekçiler ve onların zaten âhı gitmiş, vâhı kalmış örgütleri politik mücadelenin stratejik ekseni ve ince taktiklerini kimlerden öğrenecektir? Neyin, ne zaman, nerde ve nasıl yapılacağının işaretini kimden alacaklardır? Sıra bu soruya gelince suskunluk başlamaktadır. Çünkü bu noktada konuşacak olan sosyalistlerin örgütlü siyasî gücünden başkası değildir. Türkiye’de sosyalistlerin şu kriz günlerinde ne ile uğraştıkları, neye kafa yordukları ise, belli bile değildir.