Bu yazımızın geçen sayıda yayınlanan ilk bölümünde Doğu toplumlarında “sivil toplum”suz bir tarihsel evrim gören görüşe katılmadığımızı yazmıştık. Aslında bu tartışmanın “tarihsiz” Doğu'nun tarihini açıklamakla ilgili bir sorun olduğunu, ancak AB üyeliğine ve demokratikleşme sorununa kilitlenmiş Türkiye’nin bugünkü tartışmasına taşındığında önem kazandığını belirtmiştik. Yani bu tartışma bugünkü dünya durumunu anlama ve bu durumdan çıkış yoluyla ilgili bir tartışma. Türkiye için çıkışı AB’de ve Batı'da gören “genel” olarak sol, Marksist solla ya da daha kapsamlı olarak Türkiye aydınıyla bir tartışma.

Tartıştığımız görüş açısından, demek ki bugünden (17 Aralık) itibaren yolumuz düze çıktı. Ucu Avrupa. En başta şu musibet despot devletten kurtuluyoruz. Devlet despotsa “ulus” devlet değildi zaten. O halde “ulus-devlet”e hiç uğramadan tarihin bugüne kadar görüp göreceği en büyük devlete, Avrupa devletine kavuştuk.

Bu devlet meselesi size de biraz karışık gelmiyor mu? Cem Eroğul, SSCB’nin çözüldüğü zamana denk gelen bir irdelemesinde, bütün devletlerin kendi evrimi içinde küçülmeye doğru gittiklerini yazmıştı. Bizim bildiğimiz, bunu yapabileceği umulan tek bir tarihî özne vardı: işçiler. İşçiler, hem de ellerine, bunun işaretini veren özel bir devlet (sovyet) âdeta gökten zenbille düşer gibi düştüğü halde denediler de, yapamadılar.

Bu “ulus-devlet” vakası bizim liberal aydınlarımızın kafasında tuhaf bir içerik yüklendi. “Ulus-devlet” dendiğinde artık somut olanı değil, Doğu’yu, Asya’yı, Rusya-İran-Çin-Hindistan gibi ülke ve toplumları, Avrasya, BOP gibi şeyleri anlamak gerek. Bu sayılan ülke, toplum ve alanların ortak bir niteliği var mı diye bakıyorsunuz, emperyalizmin küresel hegemonya planlarına şöyle veya böyle direnebilecek potansiyellerle yüklü olduğunu görüyorsunuz. Bu direniş potansiyeli başka bir biçim bulup üretmediği sürece “ulus-devlet” çerçevesine giriyor. Yani “ulus-devlet”, küçük bir zihinsel operasyonla emperyalizme direniş hâline getiriliyor; terk edilmesinin istenmesi de sonuçta emperyalizme karşı her türlü tavrın terk edilmesi demek oluyor. Çünkü emperyalizm –Batılı gelişmiş kapitalist ülkeler– AB örneğinde de “gördüğümüz” gibi “ulus-devlet”ten sıyrılıp yeni bir döneme geçiyorlar.

Aydın “görür”, çünkü analitik bakar. Bizimki akıl olarak değil, huy ve ahlak olarak ya görmez, ya da gördüğünü kendi sabit fikrine uydurur. Uydurduğu için somut dünya ve somut hayat başka bir yere giderken, o uyduruk tezlerine, varsayımlarına, tavrına herkesten fazla gerekçe bulur. Çürütürsün, ya da savaş vb. şoklar tüm varsayımları çökertir, bizim aydınımızınki çökmez, çünkü gerekçeleri, rezervi tükenmez “uydurma”dır.

Batı’ya gidince “ulus-devlet”in sınırları silinmekte imiş. Öyle mi? Hiç gittiniz mi? Yeşil kart veya yeşil pasaportla gidince hakikaten öyle ama “ulus-devlet” sahiden pasaport mudur? Parası “kıta” ya da “dünya” parası hâline gelmiş, borsa kanalından “sınır tanımaz” olmuş “ulus-devlet” para mıdır? Emperyalizmin, bu kez ayağının altındaki toprak da dahil her şeyini ele geçirmek için saldırdığı ülkelerin ideolojik ve kültürel refleksleri “katı”, eğilip bükülmez cinsten, kılıçla boyun kesmek misali oluyor, “ulus-devlet” burdan mı görünür? Bunun ekonomisi, ticareti, işçisi, köylüsü, dini imanı, sofrası yok mudur? “Ulus-devlet” yaşayan durumdaki insanları nedeniyle “yaşayan” bir vakıa değil midir?

Kim istemez ki ulus-devletten kurtulmayı, hattâ solcular devletten bile kurtulmak ister. Evet ama nasıl olacak? Artık Avrupa ile hepsi olacak. Aydınımız böyle diyor. Ulus-devletlerin içine girdikleri devlet biçimlerini, federasyonları, konfederasyonları hiç mi görmedik? Bir üst devlet olarak yoğunlaştıkça kendisi ulusal devlet oluyor ve ancak bu sayede bileşeni “ulus-devlet”leri likide etme imkânı doğuyor. Yok eğer, örneğin, Sovyetler Birliği'nden geriye kalan BDT (Birleşik Devletler Topluluğu) gibi gevşek kalırsa ulus-devletler yerli yerinde duruyor. Bunun nesi kurtulmak?

Aydınımıza bakılırsa büyük bir şey daha kazandık; Sivil Toplum. Bu bizde bilirsiniz, ibadullah hiç olmamıştı. Çünkü Doğulu'yduk. Bu yüzden demokrasimiz de olmamıştı. Artık Avrupa ile kesin olur. Aydın bunu da diyor. Nasıl oluyorsa, bizde kapitalizm oluyordu ama sivil toplum olamıyordu! Peki o yoktu da ne vardı? Topluluk. Nasıl, sürü gibi mi, örgütsüz mü? Aile örgütlenmesi olarak var, kabile olarak var, aşiret olarak var, fakat “sivil” olarak yok. Tekke, tarikat olarak var, mafya olarak var, ama sivili yok. AKP olarak, CHP, AP, MSP olarak her kapıyı çalmış, her eve girmiş ama gene yok. Şimdi var ama. Niye var? Çünkü AB devletimizi sivil toplum kurmaya icbar etti, o da istemeyerek bile olsa sivil toplumu kurdu. Şimdi sivil toplum var. "Ol!" dendi, oldu.

Başka türlüsü olamayacağı için aydınlarımız Osmanlıdan beri “devlet aydınları” idiler. Niye? Sivil toplum yoktu da ondan. Sivil toplum olsaydı ona hizmet ederlerdi. Devlete devran dönsün diye hizmet ettiler. Ama artık Avrupa’da, üstelik ulus-devlet de olmayacağı için sivil topluma hizmet edecekler. Elitizm ile, halktan kopuk olmakla suçlanmışlardı. Halkla AB vizyonu içinde kaynaştılar, bu tarihsel anomali de son buldu.

En önemlisi, Avrupalıların “sessiz devrim” dedikleri şey oldu. Demokrasiye geçildi. Atatürk’ün aklına gelmemiş veya şartlar müsait olmamış olduğu için geçemediği, Menderes ve takipçilerinin İslamla flörte kalkıştıkları için kurup geliştiremedikleri, askerlerin bir verip bir aldıkları demokrasiye geçişimiz AB'liliğin –onun bile değil, 10-15 yıl sürecek AB adaylığının– tarihî bir ihsanı olmuştur. Gerçi bizim bildiğimiz “devrim”ler, hattâ “demokratik” olanları bile “gürültülü patırtılı” olurdu; bizimki sessiz olduğuna göre niçin sessiz? Halk içine girmediği, ilgilenmediği, halkı ilgilendirecek bir yönü bulunmadığı için. Halk işin içinde olsa "sessiz devrim" mi olurmuş?

Henüz elde edemediğimiz sadece “ekonomik” mesele kaldı. Herkesin cebine yılda 30-40 bin dolar koyduğu toplum yani. Bunun da 15-20 yılı var. O da olacak. AB’ye girip de geliri düşen ülke olmadığına göre bu meseleyi de halledeceğiz.

Ben aydın olsaydım şöyle düşünürdüm.

Dünyadan bağımsız bir AB şekillenmesi olanaksızdır. Bu nedenle AB’nin “kendi meselesi” diye bir mesele yoktur. Çinli'yi de, Finli'yi de aynı ölçüde ilgilendirmektedir. Bu projeye Avrupa emperyalist sermayesinin yüklediği önemin herkes farkındadır. Ama herkes aynı zamanda bu projenin akibetinin kendi akibetiyle ilişkisini de çözmeye çalışmaktadır. Avrupa emperyalist sermayesinin başarısı, kendi hayalini “herkesin hayali” gibi sunmaktaki başarısıdır. Bu konuda en büyük başarısı Türkiye olmuştur. Türkiye’deki bu başarıda Türkiye aydınının sapla samanı birbirine karıştırmaktan doğan körlüğü büyük rol oynamıştır.

Buna “AB körlüğü” demek lazım. Elbette bu körlüğün önemli ve derinde, hattâ büsbütün yanlış ve haksız olmayan sebepleri vardır. Bir kere aydın bu Avrupa'yı, tarihî Avrupa’nın doğal bir uzantısı saymaktadır. Tarihî Avrupa kabulümüzdür, başımızın üstünde yeri vardır. Tarihi ister “ilerleme” olarak alın, isterseniz “özgürleşme”, değişmez. En büyük birikim buradadır. Neredeyse düşüncenin, felsefenin, sanatın, bilimin, en modern sınıf mücadelelerinin sahnesi tarihî Avrupa’dır. Yakın tarih bu sahnede yoğunlaşmıştır. Aydın, haklıysa bu anlamda haklıdır.

Öte yandan, bugünkü dünyada bu eski Avrupa’yı tartacak başka bir ağırlık noktası yoktur. Nereye gitseniz umutsuzluk vardır. Aydın haklıdır. Aydın olmanın özellikleri dışına çıkmadan, insanlığını yitirmeden ABD’ci aydın olunabilir mi? Ya da, örneğin, bugünkü Asya, aydın olmanın içeriğini oluşturup bir Asya'cı aydın yaratabilir mi? Afrika'cı aydın aydın değil, olsa olsa bir vicdan olabilir. Kalıyor AB’cilik. İşte aydın bu nedenle haklıdır! Yani körlüğünün bir açıklaması var.

Ancak bugünkü Birlik olarak Avrupa, “ilerleme” ya da “özgürleşme” açısından eski Avrupa’dan ileriye doğru gidilerek türetilmiş bir Avrupa değildir. O silsilei merâtip içinde bugünkü Birlik Avrupası zaten üretilemez. Avrupa halkları Avrupa’nın içindedir ama bu işin içinde değildirler. Bu Avrupa, Avrupa halklarının eylemli basıncı altında oluşmuyor. Aksine, Avrupa halklarının sessiz, yeri göğü inletmeyen, ama vakur suskunluğu içinde dahi varlığını hissettiren toptan itirazına rağmen oluşuyor. Birlik Avrupa’sı dünyanın bütün aydınları üzerinde belli bir büyüsü olan eski Avrupa’yı ezip bastırmadan bir adım ilerlemiyor. Çünkü bu Birlik Avrupası emperyalist Avrupa sermayesini sıkıştığı yerden kurtaracağı umulan Avrupa’dır. Bu açıktır. Açık olması elbette deşifre olduğu anlamına gelmez. Çünkü sermaye sonuçta kendi felaketinin “herkesin felaketi” olacağına herkesi ikna edebildiği somut bir dünya örgütlemiştir. Sermayenin en küçük krizinde bile bütün bir toplumun paniğe kapılması bu nedenledir.

Buraya varacağı aslen ve aklen belliydi ama, bugünkü dünyanın böyle oluşmasına sadece Türkiye aydınının değil, dünyanın bütün aydınlarının, reel sosyalizmin yıkılışına verdikleri edilgen onay nedeniyle katkısı vardır. Orada, “evet”, eşitlik ve özgürlük idealine dönük ütopyalara benzemeyen bir devinim vardı, teorik doğru ora hayatında dikiş tutturamıyordu, bu o özgün reel devinimin bize çoğu kez öğrenmek istemediklerimizi de öğreten kusurlarıydı ama bizzat o reel devinimin dünyanın gidişatı açısından müthiş bir değeri vardı. Aydın bu değerin farkında varamadı, kadrini bilemedi. Ne demek? Kendisi her ne olursa olsun işte o devinim, delinin aklına taş düşürmek gibiydi. Dünyanın bütün “huysuz”larını hareket hâlinde tutuyordu. Kendisi ileri gitmese bile dünyayı ilerlemeye özendiriyordu. Şimdi..?

Hızla batağa doğru giden bir dünya. Batağa doğru giden bir dünyada “mutluluk adası” bir Avrupa olanaklı mıdır? Bunu çözümleyebilmek için önce AB büyüsünden kurtulmak lazım. Gelecek için bugünden bir şey düşünüp yapılacaksa, bugünden önce geleceği bilmek lazım.

Geriye doğru sayarsak yaklaşık yüz yıl, işini bilen, işin bilinebildiği bir dünya vardı. Kim kime ne zaman ve hangi nedenle saldıracak, biliniyordu. Gidilen istikamet biliniyordu. Gayretli bir dünya vardı. Taş taş üstüne konabiliyordu. Yıkılmayacak olduktan sonra gökdelen bile yapılıyordu! Hükümetlerin, siyasetlerin vizyonu, on yılları kapsayan kısa ve uzun vadeli hedefleri, programları olabiliyordu. Belirlenmişlik hâkimdi. Bu dünyanın icra gücü olmasa bile bir Birleşmiş Milletler'i olabiliyordu. O dünya bitti deniyor ya, doğrudur; şimdi bu dünya var.

Bu dünyanın bu hâliyle ve bu Batı'yla Batı'dan bir çıkışı yoktur. Batı kendi açmazından çıkmak için zaten Doğu’nun tepesindedir. Kapitalizmin kendi bahsinde sorun çözme kabiliyeti bitmiştir. Piyasayı genişletmiş, derinleştirmiş, inceltmiş, kendi sonuna gelmiştir. Kendi felsefesiyle uyumlu bir yere varamadığı için felsefeyi kaldırıp atmıştır. Bush ve ekibine ve AB’ye hâlâ varitmiş gibi kendi içinde mantığı bulunan bir “değer sistemi”, sistem olamıyorsa “inancı” atfedilmektedir. Dindarlıklarına atıf yapılmaktadır. Yoktur böyle bir şey. ABD ya da AB sermayesinin ne inancı, hangi değer sistemi olabilirmiş? Bunlar yaşanıp tükenmiştir.

Batı'dan çıkmayan şey Doğu’dan mı, dışlanmış uygarlıktan mı çıkacak? Çıkmaz. Zaten orda kendinden kalan hiç bir şey yok. Ne inancında var kendi seçeneği, ne kültüründe, ne de siyasetinde. Çünkü maddî zemininde kendinden bir şey kalmamış. Kapitalizm ya alıp götürmüş, ya da yerinde bitirmiş bütün bunları. Bu dışlanmış dünya artık sadece istatistiklerde “rakam” gibi var.

Bu yeni bir durumdur. Aydından beklenen bunu kavrayıp açıklamasıdır. Batı'ya ancak, dünyanın bu hâlini yaratan “şeyi” bulup imha etmek için gitmenin bir anlamı vardır. Yani Usame’nin gittiği gibi gidilirse anlaşılır bir şey, gerekçesi olan, açıklanabilen bir şey yapılmış olur. Usame gibi giderseniz gökdelen vurur, kentleri yakar, hattâ banka binalarını bile imha edersiniz, ama o “şey”i ele geçiremezsiniz. Doğu ürküntü veriyor. Aynen öyle. Çin, Hindistan, İran, kapitalizme ayak uydurdukları ölçüde Doğu olmaktan, dolayısıyla öcü olmaktan çıkıyorlar. Doğu'dan korkan korktuğunda haklıdır. Ama aydın bu olamaz. Aydın, Doğu’dan korktuğu için Batı'yı izleyemez. Çıkış yolunu göstermesi lazım. Batı'ya gidip bulmayı umduğumuz her şeyi –aradığı şeyin ne olduğunu bilmek kaydı ile– Doğu’da bulmak mümkündür. Bugün artık özel bir “toplum biçimi” olarak herhangi bir “Doğu toplumu” yoktur. Çıkış Batı'nın tarihsel ufkunda görünüyorsa eğer, bu her yerdedir. Bunun imkânları bir yerde var, başka yerde yok değildir.

100 yıl önceye akıl takmaya hiç gerek yoktur. Dünya gene bu biçimde, benzer bir kırılmadan geçiyordu. Herkesin kafası karışmıştı. Analitik düşünce yönünden en seçkin teori olan Marksizm'in ve Doğu’daki ve Batı'daki Marksistlerin kafasını karıştırmıştı. Batı, Muhammed ile Konfüçyüs’un uzlaştığını düşünüyordu. Batı, Doğu'daki kendi varlığının yol açtığı şeyi anlamakta güçlük çekmekteydi. Bu bir uygarlık sorunu (çatışması) olsaydı Doğu'nun direncini anlamakta, işin içine felsefe, sanat, inanç, kültür, vb. gireceği için güçlük çekmeyecekti. Oysa bu bir kapitalizm sorunu idi. Girdiği yeri her tür savrulmaya hazırlıyordu. Doğu'nun direnişi önce ve onca yaygın bir ulusal platforma dönüştü. Bunlardan, gözü pek bir proletaryası olan Rusya kendini tutamayıp, bütün Marksist beklentilerin de dışına çıkıp sosyalizme savruldu. Savruldu ve o ulusal dünya platformunun bir parçası olarak kaldı. Başına ne geldiyse bundan geldi. Şimdi bu da yoktur. İlk sosyalist devrimin Doğu’dan çıkması, yayılamaması, orda kalması, ulusal burjuva hareketlerle kuşatılması ilginç bir serüven oluşturmuştur. Bugünkü dünya buradan ve böylece oluşmuştur ama şimdi artık yerinden ve sebeplerinden kayarak başka bir zeminde yeni bir “Doğu” ve yeni bir “Batı” ortaya çıkmıştır. Ben aydın olsam burdan bakarım.

Bu meseleye bakılacak yakın merceklerden biri Türkiye’dir. Çünkü Türkiye, “Batılaşma” iddiasında olan bir Doğu toplumudur. Doğu-Batı bağlamında siyasî, ideolojik, kültürel, sanatsal ve ahlakî her ne var ise bunlar Türkiye’de karşılıklı ve süreğen bir çatışma hâlinde vardırlar. Bu çatışma Türkiye’yi belirlemektedir ve ancak bir ara kavramla tanımlanmaktadır: “kimliksizlik”. Kimliksiz ama “Kapitalist”! Daha ne kimliği olacak ki? Tuhaf, ilkel, geri bir kapitalizm. Kapitalizm çağında zaten “Doğu” bundan başka nedir ki?

Tamam, aydın elbette kapitalizmi kurtarmak için illâ ki Batı demiyor. Aydınlanma devam etsin, “laik –ve şimdi de demokratik– ve sosyal –nasılı belli değil– hukuk devleti” olarak Cumhuriyet elden gitmesin diye illâ Batı diyor. Üstelik o Cumhuriyet'in kendisine çektirdiklerini bacak kadar çocuklar bile bilip unutmamışken söylüyor. Oysa o Cumhuriyet bile, Batı'yı uzun menzilli bir hedef olarak göstermiş olsa bile somut siyasal pratikte Doğu’da kalarak kendini kurabilmişti. Gene kurar, üstelik artık bugün dünya “kurulmuyor”, “yıkılıyor”!

Dünya kurulurken iş başkadır, yıkılırken başka. Yeniden kuruluşun hangi temeller üzerinde olacağını yıkılırkenki tavrın belirler. Neyi yıktın, ne kadar yıktın ve doğru şeyleri mi yıktın? Kurucu düşüncen yıktığın kadar güçlü olur. Ben aydın olsaydım buraya dikkatle bakar, emeğe, özgürlüğe, insanlığa, elbette önce Türkiye’nin içindeki insanlar için burdan ne çıkar diye düşünürdüm.

Şu görünüyor: “Tek’el”de toplanmış bir dünya. Öyle mi gerçekten, bu sadece görüntü ya da eğilim mi? Bu soru da yüz yıl önce sadece tartışmak için anlamlıydı, şimdi pratik için önemli. Önü kesilemeyen yüz yıllık bir eğilim bugün nereye geldi acaba? Bu sadece Irak’taki ABD varlığına bakarak cevaplandırılacak bir soru olmaktan çıkmıştır. Vietnam’da da vardı bu asker ama bir şeyi bir şeyden korumak için vardı. Bu asker şimdi ele geçirmek için var. Dünyanın en netameli alanlarına giriyor. Yıkıyor ama, kurduğu hiç bir şey yok. Kurmasın. Yıktığı ile “devrimci”dir! Ne demek bu? Tarihin şaşmaz dili gibi bir şey bu. Yani tarihen “devrimci”, bugün için vahşet. Vahşet olarak iradesi kendinin, sunduğu “devrimci” imkân için –eğer varsa– irade bizim.

Dünya bu yola girdiyse birlikte düşünelim. Tek hegemon güç dünyası içinde Türkiye şurda ya da burda veya da Avrupa’da olsa ne farkeder? Kim için farkeder de, kimler için etmez? Avrupa ya da herhangi bir Batı tanımı içinde olsak da farketmez, bunun dışında ve tanımlanması güç yıkım sahasında kalsak da. Hattâ belki yıkılan yerde iradesi bizde olan “devrimci” imkân daha yakın ve daha somut bir imkân olduğu için akla uygundur.

Aydın ileri görüşlü kişi olduğuna göre 10-20 yıl sonrasını da görmektedir. Orda Avrupa diye bir şey görünüyor mu? Her şey yıkılırken kurulan bir Avrupa! Bu nasıl mümkün? “Birlik Avrupası”nın her bir parçası hangi dünya zemininde kuruldu? Bu zemin Afrika, Asya, Latin Amerika değil midir? İşte bu zemin yıkılıyor. Bu zemin yıkıldığı için gerçekte Avrupa da yıkılıyor; bize kuruluyor gibi gözükmesi, bizden kaynaklanıyor.

Türkiye’nin elbette bir yere tutunmaya ihtiyacı vardır. Avrupa’ya, Avrasya’ya vb. tutunmak lâzım gibi muhtelif tezler buradan çıkıyor. Bu tezlerin tümü de kendini “akl”ın gereği olarak sunuyor. Bu tezlerden hiçbir şey çıkmaz. Çünkü bu tezler bugüne, bugün bir yere tutunmaktır. Aslında aklın değil, korkunun ürünleridirler. Tarihen nerde olduğumuz da belli değildir, nerde olacağımız da. Çünkü akıl evreni daralmakta, akıl dışı evren genişlemektedir. Dünyanın pratiği bu yönedir. Tarihin “yeni bir sarmal”ında değiliz ama belki iki çağ arasındaki vites boşluğundayız. Bu bir tür kaçınılmaz felakettir. "Nerdeyiz?" feryatları bu nedenle ayyuka çıkmaktadır. Kaos dünyanın şurasında burasında olup bitene, dine imana, kültürlere, uluslara ve etnik gruplara, bunların taleplerine ve gelişme eğilimlerine bağlı olmayarak var. Yani kaotik durumun sebebi “Doğu”nun şu veya bu çılgınlığı değildir. Doğu zaten Çin Devrimi'nden beri, bir de İran istisnası, duragandır. Kaosun sebebi Batı’dır. Batı'ya tutunmak yıkıcının yıkımına ortaklıktır. Doğu’da zaten tutunacak ne var? Kaos bize Doğu'yu ve Batı'yı çıplak veriyor. Yani soyutlamada değil, pratikte veriyor. Her bir ülkedeki sol-komünist-sosyalist hareketlere bakın, hiç birinden bu gidişata karşı temelden bir itiraz yükselmiyor. Reel sosyalizm varken bu itiraz vardı. O lânetlenmiş deney bu itirazın bizzat kendisiydi. Komünist düşünce ve eylem evreni bütün dünyada yok olduğu için burdan da bir umut fışkırması imkân ve ihtimali “şimdilik” yoktur.

O halde Türkiye geleceğe tutunmalıdır. Geleceğe tutunmak kendine tutunmaktır.

Kendisinde tutunacak ne kaldı? Kalmış olsaydı zaten bunu önce aydın farkederdi.

Burada kaçınılmaz olarak Marks’ın analitik, Lenin’in siyasî dehasına geri dönüyoruz.

Ne yok Türkiye’de? Demokrasi yok, sivil toplum yok. Olmasın. İşçi var mı? Her yıl yüz binlerce köylü mülksüzler ordusuna katılıyor mu? Orta sınıfın, kendini kandıran safsata bir sınıf olduğu artık açık değil mi? Proleterler eğildi, büküldü, saçıldı belki ama herkesten hep birlikte bir halk da var. Bu halk denilen şey eskisine benzemez yeni bir şey.

Bu halkta sivil ya da siyasî toplum çağrılarına uyup örgütlenecek bir bilinç bulunmuyor. Bu da galiba bu halkın gelecek vadeden tek özelliği. Çünkü süzgeçten geçmiş bilince mesafeli duruyor ama kendi doğal bilincine çok sıkı bağlı. Gecekondusunu yıkmaya gittiğinizde, siz varmadan hemen önce kendi kendini öyle bir örgütlüyor ki, ne tank para ediyor, ne tüfek. Ceberrut denilen devletin de halka meşrûiyet tanıdığı tek yer, elbette korkusundan, burası. Geri çekiliyor. Halk bunun bir bilinç olduğunu bilmiyor, ama aydın da bilmiyor. Nedir o halde?

Devletin sivilleşmesinden daha tehlikeli bir tuzak yoktur. Bu bilinmez mi? Bu memlekette on binlerce solcuyu, siyasal eylemciyi kimler, ne uğruna imha etmiştir? Despotik devlet örtüsü kalkınca neyin ne olduğu ayan beyan görünür. Devletin sivilleşmesi tehlikedir ama halkın devletleşmesi bir umuttur ve galiba “Doğu” yakıştırmasına mâruz bizim gibi toplumlarda özgürlük için tek umuttur. Kendi işini kendisi görene bayılmak lazım. Kendi kaderine hâkim olmak dediğimiz bundan başka nedir ki? Yaparsın, olur.

Ancak bunun halkın kaba tercihlerine bırakılmayacak kadar ince bir sorun olduğunu ununtamak gerekir; bunu da aydın bilir. Ne zaman? AB’den daha büyük ve daha sahici ve kapsayıcı özgürlük projeleri yapmanın mümkün, hattâ gerekli olduğunu anladığı zaman. Bu halka dayanacak özgürleşme projeleri hem halka, hem aydına özgürlük getirir. Kritik nokta şu korkunun aşılmasındadır: halk, eline geçirdiği özgürlüğü kırıp dökmez, belki biraz acele, acemice ve hattâ bazen hoyratça kullanır! Araya aydın inceliğini davet etmemiz nedenledir.

Halk özgürlükçü olan şeyi algılamakta güçlük çekiyor. Bu doğru. Halkı eğitmek lâzım! İşte bu saçma. Halkın eğitilmesi “zararlı” bile. “Eğitildikçe” kapitalizmin ufkuna saplanıyor, kendine özgürlük geliştiremiyor. Halk özgürlükçü olanı, kendi algılama menziline girmediği müddetçe reddeder. Haksız mıdır? Aydının, halkın soyut çıkarı olarak ondan önce ve daha iyi gördüğü onun bilfiil somut çıkarı olarak tecelli etmedikçe bu böyledir. Siyasetin önemli bir iş olması da bundandır. Siyasetin ise bir tek ilkesi vardır: irade.

Halkın devletleşmesi ne demek ve hangi anlamda? Demokrasi devleti ele geçirenin demokrasisi olduğuna göre, halkın devletleşmesi ve demokrasisi de bu mu olacak? Hayır. Bu kurguyu değiştirmedikçe şimdiki çağın özgürleşmeye engel zırhı delinemez. Halk kendini “devlet yerine” koyarak işini görmeli ki kendini devletleştirebilsin. Bu devletin ötekinden farkı, devlet olmayan devlet olmasıdır. Sıra bundadır. Sadece buna akıl yatırabilen, aklının hayrını görebilecektir.

“Kendini devlet yerine koyma”yı “Halk mafyası” ile birbirine karıştırma basitliğine de düşmemek lazım. Mafya zaten birilerinin kendini devlet yerine koyması veya devleti hiçe sayıp kendi işine soyunması değil, tam tersi, devletin kendisinin “bana” koyduğu kuralı “kendisi için” ihlâlidir. Türkiye’de devletin burnunu sokmadığı pislik kalmadığını bunca zaman, bunca açık gördükten sonra bu noktayı tartışmak bile abestir. Halkın kendi işini kendini devlet yerine koyarak görmesi, devletin bu hayat böyle yaşanırken küçülmesidir. Devlet gerçek manada ancak bu yoldan küçülebilir. Bu konuda Türkiye çok deney biriktirmiş değil. Biriktirecek.

“Halk” kavramının tutulur yanı mı var ki denecek. Hangi kavramın tutulur yanı kaldı ki? Neyin sınırlarında olduğumuzu fark etmediğimiz için kavramların içindeki, özündeki oynamaları da fark etmiyoruz. Halk oluşacak, oluşmaktadır. Bilinciyle birlikte oluşacaktır. “Dışarıdan” taşınacak bilinç diye bir şey kalmamıştır, çünkü dışarda kurulmuş bilincin "halk"laşmasında mesele çıkmaktadır. Bu da yeni bir siyasetin niçin ve nerde gerekli olduğuna işarettir. Siyaset halkın içinde kurulduğunda siyaset olur, çünkü irade salt ordadır.

Halkın içinde “eski” de vardır ve baskın olan da budur. Yani işçiler. Düpedüz emekçiler. Ancak işçi kim, emekçi kim, hattâ artık aydın kim diye ayıklamak pirinç ayıklamaktan daha zor. Halk burdan çıkıyor. Eylemde sınıflaşacak. Kendi için olmayana sınıf denmez.

Sonuç olarak dünya tanımlanmamış yeni bir dünyadır.. Eski tanım çözülmektedir. Bu bir süreçtir. Yani şu an ve bundan sonra, belirsizliğe doğru bir gidiş hüküm sürecektir. Batı ve Doğu birlikte krizdedir. Bu krizin sırtına yıkılacağı, yıkılırsa taşınabileceği bir yer kalmamıştır. Öyle bir durumdur ki, bundan kendini kurtarabilen, başkalarını kurtarmış olacaktır. Herkesin kendini kurtarmaya odaklanması bu nedenle kendi kalıbına girmek değil, tersine kalıbından çıkmak, dünyayı sahiplenmek anlamındadır. Özgürlüğü kurtarmak için bir yere gitmek lüzumsuzdur, herkesin prangası kendi boynundadır.

Anlamayı kolaylaştırmak için tez hâline getirmek şartsa bu da mümkündür. Tez şudur:

Nesnel özellikleri itibarıyla "süper emperyalizm" gözükmektedir. Ya da dünyanın sıkıntısı, nesnel gelişmenin oraya doğru olmasıdır. “Karşı konulamaz” denilen şey budur. Buna karşı koymak istemenin de zaten bir anlamı yoktur. Tek emperyalist değil de çok emperyalist olsun demek ve istemek ne demektir?

Maddî temeli bakımından dünya üzerinde egemenlik olgusunun tek emperyalist güce dönüşmüş olmasıyla dünyanın siyasal bakımdan bu yeni duruma göre yeniden tanzimini karıştırmamak gerekir. Birincisi, yani süper emperyalizm, kapitalizmin kendi iç evrimi yoluyla geldiği yerdir. Bunun yolunu kesmek için az şey yapılmadı. 20. Yüzyıl'ın cümle muhteviyatı bu direnci anlatır. Şimdi artık maddeten süper emperyalizm var. İkinci ve bambaşka olan mesele, dünyanın bu tek güç doğrultusunda değiştirilmesi, yeniden düzenlenmesidir. Buna direnmek gerekir. Mesele buna izin vermemektir. Buna izin vermemek siyasettir: izin vermemekte direnmek ve kazanmak. Kazanmak burda artık yola getirmek, ıslah etmek, vb. değil, kurtulmaktır. Somutun özeti, kapitalizmden kurtulmak.

Bu yalın gerçeği aydından önce halk kavramaktadır. Tepesi atıp çıldırmasıyla olduğu kadar, aydının tepesini attıran tepkisizliğiyle de. Çünkü aydın halk zeminine yeni gelmiştir. Pratik birikimi yoktur. Düşüncesi vardır. Düşünce ile pratik çatıştığında pratik üstün gelmektedir. Demek ki düzenlenmesi gereken düşünce değil, pratiktir. "Halk pratiği" siyaseten düzenlendiği zaman zaten düşüncenin sıkıntısı da ortadan kalkar.

Bu "halk" denilen ve bu çıkışsız dünyadan çıkışta kendine misyon atfedilen şey yanıltıcı olmasın. Somutuna bakmadan, ilke olarak alınırsa yanıltıcıdır. "Halk"ın ne olup olmadığı Kızılcık'ta hiç yazılmadı değil. Bilinçli her hangi bir siyasî faaliyet için "halk", kendini ancak "tarihin belirli, kısa ve istisnaî durumları"nda somut olarak ortaya koyması dışında, sadece bir mekândır.

Mekân az şey midir? Halkın kendini orta koyduğu "istisnaî" durumlar rastlantı mıdır? Halk kendini ortaya, aydının şu veya bu projesinin vakti geldi diye mi koymaktadır? Bunların hiç biri değil. Ya ne? Kendi yaşamının köklerinde saklı nedenlerden dolayı halk ara sıra sahneye çıkar. Yani kendisi için çıkar.

Genel olarak hayatı "çekilmez" olanlardan oluşur "halk" dediğimiz. Bunlar doğal olarak çalışanlar ve çalışamayanlardır. Yoksullardan oluştuğu muhakkak. Halkı şekillendirense kapitalizmdir. Bir dönem şu ise, bir başka dönem başka bir şey "halk"tır. Şimdiki dönem halkı şöyle bir şeydir:

Çalışanların hepsi yoksuldur. Maddî ve manevî boyutlu bir yoksulluktur bu. Ayrıca herkes çalışmakta, çalışmak istemektedir. Herkes yoksuldur. Birikim kanunu, sosyal veya sosyalist devlet dönemine rağmen hükmünü dünya çapında icra etmiştir. Dünya, zenginlerinden ve zenginliğinden kopmuş, yoksul bir dünya hâline gelmiştir. Müthiş bir Batı kıskançlığı ve Batı düşmanlığı zuhur etmektedir. Bu, aydının değer verdiği şuna buna düşmanlık değil, dünyanın bozuk terazisine düşmanlıktır. Bilinç, düşünce, teori bu haksızlığın üstesinden gelemediği için pratik öne çıkmaktadır. Herkes kapitalizmden canını kurtarmaya meyletmektedir. Bu pratik, teoriyi peşinden sürükleyecektir, bilinmesinde yarar vardır.

"Gelecek uzun sürer," dediler hep, güzel söz, ama tersi de en az onun kadar güzel:

"Geleceğe dokunmaktasın"! 

Yazının ilk bölümü için bkz. Devlet/Toplum/Demokrasi (I)