“Yeni Ekonomi” : Bir mitin çöküşü

  • Yazdır

Amerikan ekonomisinin bunalım sinyalleri vermeye başlamasından kısa bir süre önce ünlü Business Week Dergisinin Amerikan ekonomisindeki olağanüstü büyümenin nedenlerini konu ettiği sayısında bir fotoğraf çok çarpıcıydı. Fotoğrafta, Amerikan halkını temsilen, değişik sınıf ve meslek gruplarından kişiler bir arada mutlu bir yüz ifadesi ile poz veriyorlardı: temiz tulumu ve iş aleti ile bir işçi, orta yaşlı sevimli bir kadın, borsacı olabilecek genç bir işadamı... Bütün bunları birleştiren şey, mutlu yüz ifadelerinden anlaşılacağı gibi, “Yeni Ekonomi”den her birinin pay alıyor oluşuydu. Aslında Amerikan ideolojisi biraz da buydu. Aynı derginin ilerki sayfalarında söz alan emekli bir kadının dediğine göre, haftada üç finans gazetesi takip ederek emekli hisseleriyle borsada oynayıp dünyayı dolaşabiliyordu artık sıradan Amerikalılar. Yeni Ekonomi’de herkese yer vardı ve tüm dünya bunu örnek almalıydı. Bunun arkasında bizlerin son istikrar programından sonra hiç yabancısı olmadığımız bir “toplumsal uzlaşma” ideolojisi yatıyordu. Verimlilik göstergeleri, işsizliğin azalması, mantar gibi biten internet firmalarının borsada kazandığı inanılmaz değer bu uzlaşmanın sözde maddi temellerini yaratıyordu. Yeni Ekonomi dinamikti, enformasyon devrimi ile güç kazanmıştı, sürekli yeni işler yaratıyordu ve verimsiz firmaların çökmesine izin vererek Schumpetervari bir “yaratıcı yıkım” yoluyla dünya ekonomisine de yeni bir soluk kazandı rmaya, onu yeniden diriltmeye adaydı.

Aslında bu hikaye baştan sona bir mitdi. Mitin en büyük dayanağı “Bilimsel Teknolojik Devrim” ise bir efsane. Son 20 yılda yaygınlaflan iletişim teknolojileri, ne kadar gelişmiş olursa olsun daha önceki iki teknolojik devrimin –avcılıktan tarıma geçiş (Neolitik devrim) ve 18-19. yy. sonrası sanayi devrimi– özelliği olan, tüm yaşam biçimlerini topyekun değiştirme gücüne sahip değildi. Bilgisayarlar iş yaşamını kolaylaştırıp maliyetleri düşürüyor olsa da, bunun, ekonomideki verimliliği arttırıcı ya da ekonominin niteliğini temelden değiştirici bir yanı yoktu. En önemlisi, ekonominin en büyük sıkıntısı olan kârlılık oranlarının sürekli düşmesini, önceki tarihsel dönemlerle kıyaslandığında hiç de engelleyebilmiş değildi. Finansal piyasalarda paranın inanılmaz bir hızla dönmesi tüm dünya ekonomisinin ayakta durmasını nereye kadar sağlayabilirdi. Ya da, tüm dünya koskoca bir borsaya dönüştüğünde finansal piyasaların kırılganlığını ne dengeleyebilirdi?

Ancak başlangıçta, özellikle Clinton döneminde, verimsiz işleyen firmaların iflasına izin verilmesi ekonomiyi belli ölçüde toparlamayı başarmıştı. “Downsizing” adı verilen yöntemle şirketler küçültüldü ve maliyetler düşürüldü. Öte yandan yeni kurulan internet firmaları borsada hızla değer kazanmaya başladı. Oysa bu firmaların kârlılık oranları, borsadaki değerleriyle ölçülemeyecek derecede düşüktü. Borsayı bu derece şişmiş bir köpükle ayakta tutan iki neden vardı: bir yanda, içeride, inanılmaz bir borç yükünün altına giren ve yaşamını kredi kartları, ev ipotekleri, taksit ödemeleriyle geçiren ve borsaya sarsılmaz bir güven besleyen Amerikan halkı; diğer yanda, dışarıdan sürekli para pompalayan, Amerikan tahvillerinin sadık yabancı alıcıları. Özellikle dış piyasalarla Amerikan ekonomisi arasındaki ilişki Yeni Ekonomi’nin ne kadar hassas dengeler üzerinde oturduğunun göstergesidir: Önce 1995 de Japon Yeninin devalüasyonuna karşılık Amerika’nın gittikçe artan dış ticaret açıklarını Japonya’nın Amerikan tahvilleri satın almasıyla kapamaya başlaması, daha sonra da 1997 Asya krizinden kaçan spekülatif sermayenin Amerikan borsasına taze kan getirişi. Böylelikle dünya ekonomileri gittikçe birbirine daha bağımlı hale geliyor ve bir yerde çıkan bir kriz, daha önce hiç bir zaman olmadığı kadar doğruca bir başkasını etkileyebiliyordu.

Denk bütçe Clinton döneminin imza attığı bir başka mucize olarak gösteriliyordu. Oysa mucizenin formülü pek basitti: Bütçede sosyal güvenlik harcamalarını kısmak; vatandaşlardan alınan sosyal güvenlik katkı paylarını arttırmak ve tabii ki ücretleri düşürmek. Son yılların en düşük işsizlik rakkamlarının gerçeği ne kadar yansıttığı çok tartışmalıydı. “Part-Time” ve kısa süreli sözleşmelerle çalışanların sürekli iş sahibi imişler gibi gösterilmesi, iş aramaktan umudunu kesmiş olanların anketlerde işsizler arasında sayılmaması istatistiklerin “Yeni Ekonomi” efsanesine yaptığı bir katkıydı. Gerçi işsizliği azaltmak için bir takım mekanizmaların yaratılmış olduğu da doğruydu, ama ne pahasına? Kazanılmış Gelir Vergisi Kredisi diye adlandırılan kredinin arttırılması, insanların çok düşük ücrete de olsa bir işte çalışmalarını teşvik ediyor, bu da işsizliğin “azalması”na yardımcı oluyordu. Bu anlamda devlet, sanıldığının aksine, her zamankinden daha fazla müdahaleciydi. Yeni Ekonomi’nin yerleşmesi için gerekli kurumsal araçları yaratma görevini üstlenmişti.

Elbette, her durumda olduğu gibi bu süreçte de kazananlar ve kaybedenler vardı. Toplumsal uzlaşma, borsacılar, finans çevreleri ve tasarruf oranları sıfır’a yaklaşan, borçla karşılanan tüketim oranları %100 leri geçen orta sınıf hane halklarını kapsarken; sözkonusu sürecin baştan beri dışladığı, sayıları on milyonları bulan yoksullar, işsizler, evsizler, aç insanlar Yeni Ekonomi’nin öncesinde de, sonrasında da kaybeden kesimleri oluşturdu.

Bu iyimserlik havası tüm dünyaya öylesine yayılmıştı ki, Avrupa Birliği ülkeleri Yeni Ekonominin gereklerini nasıl yerine getireceklerini tartışıp bu yönde kararlar alırken, Türkiye’de de Amerikan ekonomisi örnek alınacak model olarak gösteriliyordu. Ancak ekonomideki gidişin bizce hiç de şaşırtıcı olmayan bir yöne evrilmesi bu iyimserliğin altının ne kadar boş olduğunu ortaya koyunca, modeli örnek diye gösterenler derin bir sessizliğe gömüldüler. Pek çok firmanın birleşmesi ve her birleşmede kârlılığı arttırıcı yeniden yapılandırmalar sonucu artan işsizlik, internet firmalarının hızla değer kaybetmesi, Borsada teknoloji sektörü endeksi NASDAQ’ın endişe verici inişleri... bütün bu gelişmelerin gün gibi apaçık ortada oluşu, Yeni Ekonomi’nin ağzı kalabalık taraftarlarını savunmasız bıraktı. Üstelik bu hiç de ekonominin doğal sayılacak bir durgunluk dönemi olarak gösterilemezdi. Japonya da resesyonun eşiğindeydi ve Amerikan açıklarını artık kapatamayacak duruma gelmesi halinde Amerika çok zor durumda kalacaktı. İç piyasada sürekli kredi kartı iflası yaşayan hane halklarının tüketimini sürdürmek nereye kadar mümkündü? Ayrıca Amerikalıların tüketmemesi demek, ihracatçı ülkelerin en değerli pazarlarını kaybetmeleri demekti. Borsa ise, her an patlamaya hazır bir köpükle sadece Amerikan yönetimini değil, Amerikan ekonomisine bağımlı hale gelen diğer dünya ekonomilerini de endişelendiriyordu.

Bu durumda yıllardır ekonomiyi kontrol altında tutmak için en önemli araç haline gelen faiz yükseltme ve indirmeler daha da önem kazandı. 1929 büyük Borsa Çöküşünden önemli dersler almış olan FED (Amerikan Merkez Bankası) çok dikkatli davranacak, piyasaları ısındırmamak için elinden geleni yapacaktı. Bu yıl içinde faiz hadleri ardarda dokuz kez düşürüldü: yatırımlar ve tüketim için para ucuzlatıldı ama işler düzelmedi. Bu durumda ekonomiyi canlandıracak bir başka seçenek ise Mister Bush’un seçimiyle yeniden gündeme gelen savaş sanayii olabilirdi. Bunun da belirtileri görülmüyor değilken, 11 Eylülde olanlar Mister Bush’a yerde aradığını gökte buldurdu. Buldurdu da, nereye kadar ve yine ne pahasına?

Bundan sonra artık hangi önlem alınırsa alınsın, Yeni Ekonomi 20. Yüzyılda dünya ekonomilerini vuran krizleri aşmak bir yana, yenilerine gebe olacağa benziyor.