Hüseyin Serdar’a dair

huseyinserdar-cr-tDün Hüseyin Serdar’ın cenazesi için Trabzon’daydım. Çoğu zaman olduğu gibi bütün gün yağmur yağdı Trabzon’da. Cenaze törenine oldukça büyük bir kalabalık katılmıştı. Bu kitle hem sayı olarak çoktu hem de Trabzon’un yıllarca biriktirdiği büyük bir niteliği ifade ediyordu. Eli kalem tutan, okuma yazma becerisini kullanabilen, iki lafı bir araya getirebilmeyi bilen insanlar ve sisteme muhalif olduğu için fatura ödemiş her türden insan İskenderpaşa Camiinin avlusunu doldurmuştu. Katılanların bir kısmı yurdun çeşitli yerlerinden sadece bu cenazeye katılmak üzere gelmişti Trabzon’a. Yıllardır birbirinden uzak kalmış tanışlar özlemle kucaklaştılar cenaze vesilesiyle.

Tüm ayrılıklar hüzün vericidir. Hüseyin Serdar’ın da aramızdan ayrılması biz dostlarını çok üzdü. Bu üzüntü, söylenen sözlerde, yaşlarla dolu gözlerde, yere takılıp kalan bakışlarda kendini ifade etti gün boyu. Akşamdan gruplar halinde gerçekleşen buluşmalarda anlatılan Serdar anekdotlarıyla devam etti gece yarılarına kadar…

Gece İstanbul’a doğru uçarken cenaze boyunca yağan yağmuru, orada gördüğüm eski dostlarımı, akşam buluşmasında birkaç duble rakı eşliğinde yapmış olduğumuz sohbeti geçirdim aklımdan. Bir şey vardı bu cenazede baştan sona beni huzursuz eden ve ben onu bir türlü tanımlayamıyordum. Yağmura rağmen cenazeye katılan onca kalabalığın düzenlediği bu törenin Hüseyin Serdar’a layık olamadığını duyumsuyordum her nedense. Sıkıldım ve bu durumu kendi huysuzluğuma verdim. Geç saatte eve döndüm ve uyumaya çalıştım.

Bugün sosyal medyada dolaşırken Serdar Ağabeyi (Onu hepimiz böyle çağırır, gıyabında da kendisinden aynı şekilde söz ederdik) ile ortak bir dostumuzun cenazeye dair bir yazısını okuduğumda iki günden beri beni huzursuz eden şeyin ne olduğunu keşfettim. Evet, tam da öyleydi! Hüseyin Serdar, tıpkı Deniz Gezmiş ve Nazım Hikmet gibi haksızlığa uğruyor, onlar gibi hakkı yeniyordu.

Nasıl ki Nazım Hikmet komünist olduğu için yıllarca hapis yatmış, ülkeyi terk etmek zorunda kalmışsa ve bugün yerli yersiz sadece “büyük şair” yanı öne çıkarılarak yaşadığı dönemde fırsat bulsa kendisini ipe çekecek kişiler tarafından sahte övgülerle şiirleri okunuyorsa;

Nasıl ki Deniz Gezmiş, siyasal kimliğini idam sehpası başında “Yaşasın Proletarya Enternasyonalizmi, Yaşasın Türk ve Kürt Halklarının Kardeşliği!” şeklinde haykırdığı halde ve salt bu dünya görüşüne sahip olduğu için idam edildiği herkes tarafından bilinirken bugün bu ideolojiden fersah fersah uzaklarda bulunan, hatta bu düşüncenin düşmanı olanlar tarafından heykeli dikiliyor, rozeti taşınıyorsa;

Hüseyin Serdar da aynı muameleyi görüyor, aynı haksızlığa uğruyordu.

Hüseyin Serdar çok iyi bir öğretmendi. Dünya tatlısı bir insandı. İyilikseverdi. Kibar bir beyefendiydi. Türkçeyi çok iyi bilir, konuşur, yazardı. Güzel şiir okur, konuşmasında vurgu ve tonlamaları mükemmeldi. Çok iyi bir örgütçüydü. Demokratik öğretmen hareketinde önemli sorumluluklar üstlenmiş ve bu sorumluluklarını eksiksiz yerine getirmişti. Zor günlerin insanıydı. Onun için dayanışma vazgeçilmezdi. Alçakgönüllü, bilgili ve espritüeldi… Ancak burada saydığımız ve yer darlığı nedeniyle sayamadığımız tüm güzel özelliklerinin yanında onun, vurgulanması gereken başka bir özelliği daha vardı: Hüseyin Serdar sosyalistti, devrimciydi. Onun yaşamı boyunca saldırılarla, kıyımlarla, sürgünlerle, gözaltılarla, işkencelerle, ekonomik zorluklarla boğuşmak zorunda kalmasının asıl nedeni bu siyasi kimliğiydi.

O, iflah olmaz bir muhalif, sıkı bir devrimci, örnek bir sosyalistti. Tüm yaşamını savaşsız, sömürüsüz bir dünya idealine adamıştı. Hüseyin Serdar’ın bu ideale ne denli bağlı olduğuna onunla yoldaşlık etme şansı olanlar tanıktır. Bu tanıklığın ortağı olduğum için mutlu ve gururlu olduğumu belirtmek isterim.

Hüseyin Serdar’ın siyasi kimliğine vurgu yapılmadan ondan söz etmek ona yapılabilecek en büyük haksızlıktır. Bu böyle biline.

23 Kasım 2018'de yazıldı.