“Ölümden Hayata” üzerine bir deneme

winter-bw-cr“Ölümden Hayata” adlı hikâye kitabı 1952 yılında Tektaş Ağaoğlu tarafından yazılmış. Okura ulaşması için 2018 yılının başlarını beklemesi gerekmiş. O zamandan bu yana hazine gibi, saklana saklana değerini artırmış. Kitap on üç hikâyeden ibaret. Her biri manzumeler şaheseri. “Manzumeler” dedim, çünkü şiirsel özellikler taşıyorlar. Hınca hınç imge dolular. Okurken, çok kaygan bir buz pateni platformunda buz dansı yapar gibi diliniz sözcükler üzerinde kayıp gidiyor. Sizin estetik figürler yapmanız gerekmiyor, kelimeler zaten estetize edilmiş…

22 yaşındaki bir insanın böyle bir profesyonel eser vermesi; onun nasıl köklü bir kültür ve edebiyat temellerine sahip olduğunun kanıtı. Hayal gücünün ne derece yaratıcılığa sahip olduğunu yeterince kanıtlıyor. Tektaş abimiz romanlar da yazmaya fırsat bulsaymış; kim bilir bize nasıl başyapıtlar, edebiyatın köşe taşları sayılabilecek nice eserler armağan edecekti. Kullandığı kelimeler çok sade ve dile hâkimiyet kazanmış. Abartı hiç yok. Sıradan insanları anlatmış. Öğretmen, öğrenci, gençler, köylüler ele aldığı kişiler arasında yer almış. İnsan betimlemelerinde dış görünüş az yer tutar. Onun yerine doğa, ağaçlar ve çiçekler, en çok da insanın iç dünyası ağırlık kazanmış. Zaman zaman geriye gidişler (çocukluk dönemlerine kadar) oluyor. Geçmişle içinde bulunulan zaman bağı ve birlikteliği sağlanıyor, diyalektik olarak.

Gerçek ve hayal gücü iç içe geçip bütünleşmiş. Eğer hızlı okursanız hangisi hayal, hangisi gerçek karıştırabilirsiniz. İnsanın iç dünyasının labirentlerinde gezinirken, insanın arka planındaki doğaya geçiş yapılıyor. Böylece insan ve doğa bütünlüğü verilmiş oluyor. İnsan sevgisi “Basri Hoca’nın Ölümü” hikâyesinde, başkasının yerine ölümü kabul etme şeklinde tezahür ediyor. Bu hikâyede, bir hata nedeniyle yaşamı boyunca acı çeken birinin; öldükten sonra da acı çekeceğini, söz konusu insanın ruhundan öğreniyor. Basri Hoca bu acıya son vermek için O’nun yerini alıp bu acıyı üstleniyor. Charles Dickens’ın “İki Şehrin Hikâyesi” romanında da bu tema vardır. Fakat “İki Şehrin Hikayesi”ndeki ölüm, sevdiği kadın içindir. Şüphesiz ki her iki ölümü üstlenme tarzı değer yargılarının doruk noktalarıdırlar. İnsanlığın böylesi hasletleri, günümüz yozlaşma batağında o kadar azaldı ki!..

Bu on üç hikâyeyi haddim olmadan “sürrealist” hikâyeler olarak etiketleyeceğim. Tabi başyapıt olarak. Aslında asıl başyapıt olan Tektaş Ağaoğlu’nun kendisidir. Onca imkânlara sahip iken “ baldırı çıplaklar” arasında yer aldığı ve yıkılan duvarların (!) molozları içinde kırmızı bir karanfil olarak dimdik ayakta kaldığı ve bizleri de diri tuttuğu için…

Bir de kitabın başında giriş kısmı olarak Tektaş Ağaoğlu’nu anlatan onun “kırk yıllık dostu ve yoldaşı” olan Hüseyin Hasançebi’nin yazısı var ki; kendisinin izniyle onun giriş yazısını on dördüncü hikâye olarak lanse edeceğim. Yalnız bir farkla; on dördüncü hikâyeyi “realizm” akımına dâhil edeceğim. Belki denilecek ki; “sürrealizm” ile “realizm” aynı yerde nasıl dururlar ki? “Zıtların Birliği” ne ola ki?..

14 Haziran 2018.