Avrupa krizi

europe-titian-detay-bwAVRUPA’NIN ÖNEMİ

Avrupa kendini dünyanın merkezi sayar. Dünya ise Avrupa'yı sanayileşmenin, aydınlanmanın, modernleşmenin ve medeniyetin beşiği olarak görür.

Avrupa aynı zamanda kendi medeniyetini zoraki ihraç eden sömürgeci bir merkezdir. İngiltere, Fransa, İspanya, Portekiz, İtalya, Hollanda, Danimarka, sömürgeci ülkeler olarak asırlarca dünyanın dört bir yanında üretilen zenginlikleri Avrupa'ya taşımışlardır.

Avrupa'ya insanlığın ortak birikimi diye, kıskançlıkla sahip çıkılır. Avrupa ayrıca, ekonomik dünyanın üçte biri ve entelektüel dünyanın yarısı olduğu için küresel bir güçtür ve Avrupa öksürdüğünde bütün dünya sıtma olur dense abartı sayılmamalıdır.

Avrupa 2. Dünya Savaşından sonra önce serbest ticaret alanı, olgunlaştıkça ekonomik bir topluluk ve giderek uluslarüstü bir tanım olarak Avrupa Birleşik Devletleri olmayı hedefleyen bir yol izledi. Avrupa Birliği (AB) bu Birleşik Avrupa oluşturma sürecinin son aşamasını temsil etmektedir.

İşte bu görkemli Avrupa dünyası günümüzde derin bir kriz yaşıyor. ABD'de 2007'de patlak veren ve dünyaya yayılan küresel mali krizden dolayı Avrupa krizinden de söz ediyoruz ama ortada, küresel krizin Avrupa krizine dönüşüp kalıcılaştığı özel bir tablo bulunmaktadır. Diğer ülkeler ve bölgelerin büyük bir bölümü kriz sonrası toparlanma dönemine geçebildiler, geçemeyenler ise AB krizinin etkisi altında bekliyorlar, AB'nin krizi ise siyasi krize dönüşerek derinleşiyor.

Avrupa'nın krizi Türkiye'nin de krizidir. Avrupa'nın geleceği Türkiye'nin de geleceğini etkiler. Avrupa ekonomisinin gelişip güçlenmesinden Türkiye ekonomisi fazlasıyla yararlanır. Ekonomik eksenlerden söz edilecekse, Türkiye Avrupa eksenindedir.

Avrupa da Türkiye'siz olamaz. Avrupa'nın Asya ilişkileri tarih boyunca ve bugün de büyük ölçüde Türkiye köprüsünden geçerek gerçekleşir. Bu nedenle Avrupa'nın geleceğini tartışırken bir yandan da Türkiye'nin geleceğini tartışmış oluruz.

Biraz daha somutlarsak: Türkiye Cumhuriyeti'nin temel paradigması “Batı Medeniyeti” (Aydınlanma)'dır ve Avrupa'dır. Türkiye'nin bu tarihsel seçimi genç ve geç değildir; ayrıca seçim de değildir; tarihsel olarak verilmiştir. Avrupa Osmanlısı (Rumeli) önce, Anadolu Osmanlısı sonradır. Doğu-Batı temelinde büyük altüst oluşlarda Türkiye kendini daima Avrupa olarak tanımlamıştır. 1950 sonrasında iki kutuplu dünya yaşanmış, Türkiye Batı kutbunda olmuştur. Soğuk savaş döneminde NATO üyeliği ile bu durumunu pekiştirmiştir. 1960 Ankara Anlaşması ile bu Cumhuriyet perspektifi ekonomik, siyasi, askerî, hukuki ve kültürel alanların tümünü kapsayacak şekilde Avrupa ile tarihsel bir entegrasyon sürecine dönüşmüştür. 2004 yılı itibarıyla da AB Aday Üyeliği ile taçlandırılmış, devlet düzleminde "Batılılaşma" dediğimiz bu süreç 70 yıl gibi bir süre içinde toplumsallaşmıştır.

AVRUPA BAŞKA, AB BAŞKADIR

Türkiye'nin bir medeniyet projesi olarak benimsediği ve Cumhuriyetin kuruluş kodlarını da belirleyen "Avrupa" ile bugünkü Avrupa Birliği'ni (AB) karıştırmamak gerekir. AB bir Serbest Ticaret Alanı olarak kurulmuş ekonomik bir örgütlenmedir (AET). Bugüne, “eklektik” de denebilecek kademeli bir genişleme politikası izleyerek gelmiştir. Neoliberal küresel ekonomik düzen projesinin başlangıcı olan 1980 yılına kadar gelişmiş Merkez Ülkeler'in ekonomik birliği olarak gelen AB, genişleyerek 1981 yılında Yunanistan, İspanya ve Portekiz'i kendine katarak Güney Avrupa kanadını oluşturmuştur. Avusturya 1989, Kuzey ülkelerinden İsveç 1991, Finlandiya 1992'de üyeliğe kabul edilerek genişleme sürdürülmüştür. Berlin Duvarı yıkıldıktan ve Sosyalist Sistem dağıldıktan sonra 21-22 Haziran 1993 tarihlerinde yapılan Kopenhag Zirvesi'nde AB tarihi bir karar daha alarak sosyalizmden çözülen Merkez ve Doğu Avrupa Ülkelerini (MDAÜ) de içine alma sürecini başlatarak genişlemesini tamamlamıştır. Bu son genişleme kararı AB için ilginç ve riskli bir durum yaratmıştır. Çünkü artık birbirinin zıddı iki ekonomi biçimi olan kapitalist ve sosyalist ekonomilerin entegrasyonu gibi, örneği görülmemiş bir deneyim başlatılmıştır.

Türkiye'nin AB aday üyelik süreci ise 2004 yılında başlatıldı. Bu karar çok daha değişik sebeplerden dolayı ve ABD'nin zorlamasıyla alındı. Amaç Türkiye'yi AB üyeliğine almak değil, periferisinde tutmak ve yeni bir dünya düzeni kurulurken Avrupa'nın uzağına savrulmasını önlemek idi.

Sonuç olarak bakıldığında AB'nin aslında "5 ayrı Avrupa"yı, uluslarüstü bir birleşik devlet çatısı altında toplamak ve yeni bir medeniyet kurmak gibi, ortaya konulduğundaki gerçeklik açısından ütopik bir hedefle genişlediğini görmekteyiz. Birleştirilmesi amaçlanan "5 Avrupa" şöyle idi: Batı Avrupa, Güney Avrupa, Kuzey Avrupa, Merkez ve Doğu Avrupa ile İngiltere. 1980’in devamında 40 yıl kadar süren Avrupa Birliği siyasi entegrasyonu'nun maya tutmadığı İngiltere'nin ayrılması ve ardından gelen "Avrupa Krizi" ile, günümüzde artık geleceksiz kalmıştır.

AVRUPA KRİZLERİ DÜNYA KRİZLERİDİR

"Avrupa Krizi" dediğimizde nasıl yeni bir durumdan söz ettiğimizin açıkça anlaşılması için konuyu bütün boyutlarıyla irdelemek gerekir. Çünkü 20. Yüzyılın ilk yarısında 2 "Avrupa Krizi" yaşandı ve her ikisi de dünyayı kapsayan ve  altüst eden büyük savaşlara dönüştü.

Bugünkü Avrupa Krizi de bütün dünyayı etkileyecek ve yeni küresel düzen arayışlarını şekillendirecek önemdedir. Hâlen içinde bulunduğumuz Avrupa krizinin çarpıcı tarihsel sonuçlar yaratacağı açıkça görülmektedir ve bir "insanlık krizine" yol açması ihtimali de yüksektir. AB krizinin Avrupa'nın tarihine özgü nedenleri, ekonomik, siyasi, kültürel, ideolojik boyutları olduğu gibi “küresel bozulma” ile de yakın ilgisi bulunmaktadır. Avrupa olmaksızın küreselleşmeden söz edilemez. Avrupa bölünür veya dağılırsa 1980'lerden sonra yüklendiği anlamıyla küreselleşme de son bulur. Küreselleşmenin sona ermesi varsayılan dünya düzenini bitirir, arkasından kaos ve yeni bir dünya düzeni için arayışlar gelir. Böyle bir küresel kırılma, yıkıcı genel bir savaşın da nedeni olabilir.

Avrupa'nın çöküşü dünyayı çökertir: Avrupa Birliği (AB), dünya tarihinin en başarılı ekonomik entegrasyonu, uluslarüstü yeni bir devlet ve yeni bir "Medeniyet Projesi" olarak tasarlanmış, 70 yıl boyunca da taş taş üstüne konularak örülmüştü. Birleşik Avrupa, birleşik dünya özleminin örnek modelini temsil edecekti; oysa bugün bütün dünya "Avrupa Krizi"ni konuşuyor.

KRİZ VE AB'NİN GELECEĞİ

2008 Krizi AB'nin geleceğini de tartışmaya açmıştır. AB aynı zamanda küresel ekonomik büyüklüğün yaklaşık yüzde 20'sini ve entelektüel sermaye birikiminin yarısını temsil etmektedir. Bu nedenle geleceği tartışmalı hale gelen bir AB küreselleşmenin geleceğini de tartışmaya açmıştır. AB'nin bölünmesi veya dağılması durumunda son kırk yılın ana konusu olan yeni dünya düzeni tasarımı da çökmüş olacaktır. Bu noktaya varılırsa gayretler, dünyanın kaosa ya da yıkıcı bir genel savaşa sürüklenmesini önlemeye yönelecektir. Eğer önlenemez ise bu gelişme insanlığın mahvolması anlamına da gelebilecektir.

Bu perspektiften bakınca yaşanan Avrupa krizinin, siyaset sektörüne havale edilecek bir konu olmadığını anlarız. Nitekim etkin analiz merkezlerinde Avrupa krizine bu açıdan bakılmakta, “Yeni bir Medeniyet Modeli" olarak anlaşılması ve benimsenmesi istenen görkemli AB yapısının çökmesi,  tarihin seyrini değiştirecek bir büyük felaketin patlak vermesi ihtimalinden söz edilmektedir.

AB sorununun bu şekilde konulması, AB bize ve bütün dünyaya 20. yüzyılın ikinci yarısında doğmuş en görkemli proje olarak sunulduğu ve nazarımızda illüzyon mertebesine çıkarıldığı için şaşırtıcı gelmektedir.

Bugüne kadar, Koç, Sabancı veya Eczacıbaşı gibi büyük holdinglerin içindeki “düşünce üretim merkezleri”nin dışında, derinlikli bir tarihsel AB kavrayışı sergilenmediği için Türkiye'de rasyonel bir AB algısı da oluşup kökleşmemiş, popüler bir AB hevesi baskın gelmiştir.

Bunu, Türkiye AB aday üyeliğine kabul edilince yüzde 80'den fazla kamuoyu desteği bulabilmiş, fakat üyelik müzakere sürecinde herhangi bir tıkanma olduğu ya da AB ile Türkiye arasında politik bir anlaşmazlık doğduğunda desteğin bir gecede yüzde 30'lara kadar inebilmiş olmasında görürüz. Dolayısıyla bugün, AB krizinin tarihi nedenlerine ve kaçınılmaz sonuçlarına değişik açılardan bakmak ve bir bütünlüklü AB görüşü oluşturmak güncel bir gereksinme olmuştur.

Avrupa Birliği 50 yıl sürekli yükselen ve özgüven sağlayan bir süreç gerçekleştirdi. Gelecekten umut kağıt üzerinde büyüktü. Avrupa yeni bir huzur ve mutluluk evreni oluyordu. Fakat birden bire ve peşpeşe 3 büyük kırılmaya maruz kaldı Avrupa. Bu kırılmalar beklenmiyordu, öngörülmemişti. Ama gerçekleştiler, şimdi sırasıyla bu kırılmaları görelim.

2008 KRİZİ AB KRİZİNE DÖNÜŞTÜ

Bilim çevrelerinde yıllar önce er veya geç geleceği konuşulan ve merkez üssünün ABD olacağı öngörülen küresel finans krizi, 2008 yılında ABD'de başladı ve hızla global bir ekonomik kriz karakteri kazandı. İktisat tarihçileri sözlerini esirgemeden, “1929 Buhranından daha büyük” dediler. Krizin etkileri, uluslararası finansal sermaye ile az veya çok borç-alacak ilişkisine giren bütün ülkelere ulaştı. Küresel kapitalizmin gelişiminin en ilerlemiş düzeyi demek olan küresel finansal sistemin, bir daha ayağa kaldırılamayacak şekilde çökmesi ihtimalinden duyulan korku bütün devletleri ve hükümetleri harekete geçirdi. Zehirlenme bol paradan kaynaklanmıştı, panzehir olarak dünyaya yine para şırınga edildi. Çığ kısmen yavaşladı.

Krizden en az etkilenen, Gelişmekte Olan Ülkeler (GOÜ) grubu oldu. Bunların en güçlüsü Çin Batı'nın, hatta sadece Batı'nın da değil, Hindistan’ı da yanına alarak dünyanın yardımına koştu. Krizin en zayıf halkasının AB ve bilhassa onun Avro Bölgesi olduğu açığa çıktı. Küresel kriz AB borç Krizine dönüşerek kalıcılaştı. AB üyesi Yunanistan, Portekiz, İrlanda ekonomileri fotoğrafın dışına düştüler. Ardından 2012 yılında İtalya ve İspanya ekonomileri de borç ödeyemez hale  geldiler.

Borç ödeme krizine giren bu ülkeler duruma müdahale etmesi ve destek sağlaması beklenen, üyesi oldukları AB'ye başvurdular. Nefesler tutuldu. İflas durumuna gelen bu ülke ekonomilerinin kurtarılması, AB'nin ilk yapısal sınavı olacaktı, nitekim öyle oldu. AB sınavı geçemedi, iflas etti!

AB, ödeme krizine giren üyelerinden gelen taleplere yanıt veremediği için doğal olarak üyesi ülkeler nezdinde önemli bir itibar erozyonu yaşadı ve böylelikle, hem  Avro sisteminin temelleri, hem de AB'nin entegrasyon modeli sorgulanır hale geldi.

AB'nin krizde eli kolu bağlı kalması, elindeki imkân ve araçların sınırlı veya eksik olmasıyla açıklanamaz. Patron Almanya gereken siyasi liderliği ortaya koyamadığı için Avrupa krizi atlatılamadı, deniyor; bu da doyurucu bir açıklama değil. Bu nedenle yapılana-yapılamayana değil, yapıya bakılmalıdır.

KRİZİN AB'DE KALICILAŞMASI

Küresel krizin AB ekonomisi ve ardında da AB siyaseti üzerinde yolaçtığı yıkıcı-dağıtıcı etkiye değişik açılardan ve bir bütünlük içinde bakmamız gerekiyor.

Avro Bölgesi'nin içi ve dışı: Para açısından AB, Avro Bölgesi'nin içi ve dışı olmak üzere iki bölümden oluşmaktadır. 2007 krizi AB'nin bu iki bölgesini birbirinden belirgin biçimde farklılaştırdı. Para birliği dışındaki üye ülkeler kendi ulusal para politikaları ile krizin etkilerini bertaraf etmeye çalıştılar ve görece başarı sağladılar.

Avro birliğindeki ülkeler ise ulusal para politikaları oluşturma imkânından yoksun oldukları için doğal  olarak çözümü AB'den beklediler. AB'nin kurumsal donanımı ise Avro Bölgesi içindeki üyelerine destek olmaya yetmedi.

Bu nedenle  Avro birliğinden ayrılma eğilimleri güç kazandı.

AVRO BÖLGESİ'NİN SARSILMASI

Küresel kriz Avrupa Birliği’nin zayıf halkasının Avro Birliği olduğunu gösterdi. Avro Birliği'nin dağılmasını önlemek Almanya'ya düşerdi. Zora düşen Avro Bölgesi ülkeleri Almanya ile müzakereye oturdular ve Avro krizini Almanya'ya karşı bir pazarlık başlığı olarak kullanmaya çalıştılar. Bu tablo AB krizinin "Avro krizi"ne indirgenmesi, AB'nin değil de Avro Birliği'nin sorgulanmasıydı. Bu yaklaşım Avro Birliği'nin dağılmasını konuşmaya başlamak demekti. Nitekim öyle oldu, ABD'nin AB nezdindeki büyükelçisi adayı  Prof. Ted Malloch Avro Bölgesi'nin yakın vadede dağılabileceğine dikkatleri çekerek, "Bence para birimi sadece ölmek üzere değil, büyük bir problemi de var, önümüzdeki 1,5 yıl içinde çökebilir." dedi. (www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-38755657)

Malloch herkesin görüp konuşmaya başladığı bir durumu seslendiriyordu. Oysa 2007 krizinden sonraki süreçte Avro Bölgesi'nin dayanıklı bir yapı olmadığı en yetkili ağızlardan işitilmekteydi. Nobel ödülü sahibi ekonomistlerden Joseph Stiglitz bunlardan biriydi, şöyle diyordu: "Birliğin on yıl sonra hala 19 üyesi olacağı pek olası değil. Avro Bölgesi'ndeki ekonomik durgunluk ancak ortak para birimi uygulamasından vazgeçilmesi, ya da Avro Bölgesi'nin Kuzey ve Güney Avro Bölgesi olarak ikiye ayrılmasıyla aşılabilir. İtalya da Avro Bölgesi'nden ayrılabilecek ülkelerden biri olabilir."(www.hurriyet.com.tr/ekonomist-joseph-stiglitz-10-yila-kadar-euro-bolgesinden-kopuslar-olabilir-40241107.)

Stiglitz Avro Birliği'nden vazgeçmeyi ya da en azından Güney-Kuzey diye bölünmesini öneriyordu. Bu aynı zamanda şu kaçınılmaz yasanın işlediğini hatırlatmaktı. Ekonomik gelişmişliği farklı olan ülkeleri teknik ve politik formüllerle "eşitlemek" mümkün olamazdı. Kapitalist dünyada “rekabet” varlık sorunu olduğu için kapitalizm ile hatta “düzen” bile kurulamazdı. (Alman Die Welt gazetesine demeci, erişim: www.aydinlik.com.tr/on-yil-icinde-avrupa-birligi-dagilir, Kaynak: Habertürk)

TAŞIYICI KOLON ALMANYA'NIN ZAAFI

Avro krizinden en geniş ve derin yıkımı alan Güney Avro Bölgesi Yunanistan, İtalya ve İspanya'dan oluşmaktadır ve AB'yi çökerteceği öngörülen fay hatlarından biri budur. AB Güney kuşağının krizden çıkarılamaması taşıyıcı kolon Alman ekonomisinin gelişme dinamiklerini baskı altına aldı. Örneğin Almanya ekonomisi yatırım yaparak büyüme kapasitesi daraldı, çünkü üreteceği malları satacak Güney AB pazarı daraldı. İtalya, Fransa, İspanya, Portekiz ve Yunanistan ekonomilerinde yaşanan daralma Alman ekonomisinin büyüme hızını yavaşlattı.

AB PAZARI GÜÇTEN DÜŞTÜ

Avrupa ekonomisinin büyüme kaynağı esas itibarıyla kendi iç ticaretine dayanır. Güney Avrupa'nın ekonomik daralması domino etkisi ile diğer ülkeleri de etkiledi. Avusturya durgunluğa sürüklendi. Macaristan, Slovakya, Çek Cumhuriyeti gibi Orta Avrupa ülkelerinde de ekonomik büyüme yavaşladı. Gelişmenin bu aşamasında Ukrayna krizi devreye girdi. Ukrayna krizi nedeniyle AB Rusya'ya ciddi ekonomik yaptırımlar uygulama kararı aldı. Bu karar da bumerang etkisi yarattı ve AB üyesi ülke ekonomilerinin aşılamayan durgunluğunun üzerine tuz biber ekti.

ABD AB'YE MERHEM OLAMADI

AB'nin dış ticaretini daraltan bir diğer faktör de küresel krizin merkezi olan ABD ekonomisinin seyri oldu. ABD ekonomisinde yaşanan talep daralması AB ekonomisini doğrudan etkiledi. Çünkü, ABD ile AB arasındaki ticaret ve yatırım hacmi her iki ekonomi açısından da yaşamsal bir büyüklüktedir. Hal bu iken 2007 krizini izleyen on yılda AB-ABD arasındaki ticarette önemli sapma yaşandı. AB'nin dünya ülkelerine yıllık ihracat artışı on yılda yüzde 7,6 olurken ABD'ye olan ihracatındaki artış yüzde 1 ile sınırlı kaldı. AB'nin toplam ithalatındaki ABD payı ise son on yılda yarı yarıya azalarak yüzde 20,8 seviyesinden yüzde 11,1'e düştü. Transatlantik ticaret bölgesindeki bu dramatik gerileme kaçınılmaz olarak gerilime dönüşecekti ve dönüştü. Obama'nın, Bölge ticaretini canlandırmak için kotardığı serbest ticaret anlaşmasını Trump iptal etti.

AB KURUMSALLAŞAMADI

AB'nin üye ülkeler krizlerine anında ve yeterli ölçüde destek olamayışı, Birliğin kurumsal güçsüzlüğünü deşifre etti. AB Komisyonu (hükümeti) eski Başkanı Jose Manuel Barroso, Komisyon'un sadece istatistik tuttuğunu ve rapor yazdığını belirterek vahim durumu özetlemişti. Hal böyle olunca ortak Avrupa kurumları arka planda kaldı ve mali açıdan güçlü olan Birlik ülkelerinin sözü geçmeye başladı. Bu ülkelerin başında Almanya geliyordu. AB'nin bulamadığı borçlanma krizi ve kurtarma politikalarını oluşturmak ve uygulamak, mali gücü olan Almanya için Avrupa'da dengeleri büsbütün kendi lehine çevirmek bakımından fırsat yarattı Almanya bu bağlamda fırsatçılık gütmese bile objektif olarak Avrupa Almanya'nın vesayeti altına girdi.

AB'NİN SİYASİ KRİZİ

AB'nin kurumsal itibarı ve devamlılığı bakımından kriz dönemi başarısı belirleyici bir rol oynayacaktı, ama olmadı. Çözüm arayışları AB'nin yapısı dışına, ülkeler arasındaki ilişkilere kaydı. Bu süreç, daha güçlü ve daha iddialı bir Almanya'nın ortaya çıkmasına yolaçtı. "Güçlü Almanya" Avrupa'nın tarihsel kamburu demektir ve her defasında büyük felaketlerle sonuçlanmıştır. Son tekerrürü doğal olarak Avrupa'nın tarihsel şuuraltını harekete geçirecekti ve geçirdi. Merkel Hitler'i, Avrupa politik ortamı da 2. Dünya Savaşı öncesini çağrıştırır hale geldi. Avrupa içinde yükselen bu gerilim küresel çelişki ve gerilimleri de besledi. Bu gibi dönemeçlerde gelişmenin yönünü değiştirmek için büyük fikirlerin ve "büyük siyaset" denilen öncü iradelerin ortaya çıkıp olaylara el koyması beklenir, Avrupa'da bu da olmadı, siyaset son derece düşük profil verdi.

Avrupa krizinin siyaseten yönetilememiş olması Avrupa'da siyasi kriz doğurmuştur. Avrupa siyasi krizini siyasi istikrarsızlık olarak değil, tek tek ülkelerin siyasi krizlerinin toplamı olarak da değil, AB'yi bir devlet gibi görüp devlet krizi olarak tanımlamak daha doğrudur.

Avrupa, Avrupa olmaktan çıktı: Yaygın bir görüş krizi, "Avrupa'nın Avrupa olmaktan çıkması" biçiminde özetlemektedir. Örneğin, Uluslararası Diplomatlar Birliği Başkanı, Alman diplomat Dr. Günther Meinel, Avrupa Birliği'nin –demek ki aynı zamanda “Avrupa Devleti”nin– dağılma tehlikesiyle karşı karşıya olduğunu söylemektedir. Meinel neden olarak, "AB'nin kuruluş gerekçelerinden kopması"nı göstermektedir. Meinel'e göre, "AB'nin kuruluş değerleri zaten Birliğin cazibesini oluşturan temel algıdır. Bu algı, üye ülkelerin her birinin kendi refahını ve ulusal çıkarlarını öne çıkarması nedeniyle zayıflamıştır." (www.takvim.com.tr/guncel/2016/12/19/alman-diplomat-ab-yikilacak-turkiye-kazanacak.)

DEMOKRASİ AVRUPA'YI BOZAR

Bu değerlendirmenin yanına, en az bunun kadar isabetli ve fakat aynı zamanda ürkütücü olan şu örneği koyarak Avrupa siyasi krizine değişik açıdan bakılabilir. Siyaset Bilimci Berlinli Profesör Herfried Münkler Alman Der Spiegel dergisinde şöyle yazdı: "Daha fazla demokrasi Avrupa'da mutlaka daha iyi bir siyaseti beraberinde getirmeyebilir. Şu anda Avrupa'nın demokratikleşmesini talep edenler Avrupa'nın hızla parçalanması ile son bulacak riskli bir oyun oynamaktadır. Çünkü Demokrasinin, şu anda Avrupa'da bulunmayan önkoşullara ihtiyacı var. Avrupa bir ulus-devlet değildir. Siyasi ve etnik çıkar gruplarının varlığı sözkonusudur. İnsanların Avrupa'ya duyduğu güvensizlik çok derindir." (www.dw.de/kriz-dengeleri-değiştirdi/a-16465909.)

Münkler bize demokrasinin ulus devlet temelini hatırlatıyor, "AB demokrasisi"nden söz edilemeyeceğini söylüyor. Bu aynı zamanda bir "Avrupa demokrasisi"nin olamayacağını da söylemektir. Münkler söylemese bile söylediklerinden biz şunları da anlamalıyız: AB'nin üye uluslar arasında eşitlikçi ve demokratik ilişkiler kuramamakla eleştirilmesi yanlıştır ve tehlikelidir, AB'nin dağılmasına yolaçar. Avrupa'da AB'nin demokratik bir yapı olarak geliştirilmesine imkân verecek koşullar bulunmamaktadır.

Münkler’in, demokratik bir yapılanma olamayacağına yönelik AB analizi doğrudur. Buna karşılık AB’den kopma eğilimi içine giren üyeler, Birliğin devamı için demokratik olması gerektiğini ileri sürmektedirler. O halde AB’nin yaşatılması, üye uluslar arasında eşitlikçi ve demokratik ilişkiler kurmayı istemesi ve becermesine bağlı olacaktır.

“İmkânsızdır” denilen de zaten budur. Bundan şu sonuç çıkar: AB demek, gelişkin Batı Avrupa'nın tüm Avrupa üzerinde tahakkümü demektir. Bu nedenle AB'nin geleceği için "kuruluş ilkeleri"ne geri dönmeyi önermek aynı suda bir kere daha yıkanmayı, yani imkânsızı önermektir.

ULUS DEMOKRASİLERİ - AB DEMOKRASİSİ

"Demokratik bir Avrupa olabilir mi?" sorusu tariher hâlâ cevapsızdır. Avrupa'daki “ulus demokrasileri” ulusal varlık sorunu olarak doğup geliştikleri için “uluslararası” veya “uluslar üstü” bir düzleme taşınabilir nitelikte olamazlar. Bu kuramsal belirleme AB'nin kısa tarihi tarafından deneysel olarak da doğrulanmıştır. Bunu görelim:

AB uluslarüstü bir proje; ulusların aşılacağı yeni bir medeniyet tasarımıydı; bu nedenle uluslarüstü bir ortak çıkar oluşturmayı da zorunlu kılıyordu. Kapitalist ulus modeli temelinde bu mümkün değildi; çünkü kapitalist rekabet, son tahlilde kapitalist ulus devletlerin araç olarak kullanıldıkları bir rekabetti. Üye ülkelerin refah paylaşımı kuruluş amacı olarak beyan edilmiş olsa bile, devletlerin her biri kendi refahını ve ulusal menfaatlerini öne çıkardığı için “tarih dışı” bir entegrasyon umulamazdı.

AB entegrasyonu, diğerlerinin gelişkin kapitalist Batı Avrupa'ya eklemlenmesi biçiminde gelişmişti; bu tür entegrasyonların sömürgeleşme-sömürgeleştirme biçiminde olması kaçınılmazdı. Bu nedenle  sosyalist sistemden çözülen Orta ve Doğu Avrupa ülkeleri AB üyesi oldular ama AB çekirdeğinin sömürgesi haline gelmekten kurtulamadılar.

Avrupa Birliği'nden beklenen bir diğer getiri ise, Avrupa'yı Almanya'nın patronajı altına girmekten kurtarmasıydı. Ancak Federal Batı Almanya ile Sosyalist Doğu Almanya'nın birleştirilmesi  bu beklentiyi boşa çıkardı. İngiltere’nin (Thatcher) ve Fransa’nın (Mitterrand), Almanya yeniden Avrupa'nın patronluğunu ele geçirir korkusuyla karşı çıktıkları birleşmeden sonraki 15 yıl içinde Almanya yeniden Avrupa'nın patronu haline geldi. 2008 borçlanma krizine gelince, kurtarma politikalarında ipler ister istemez, mali açıdan daha güçlü durumda olan Almanya'nın eline geçti; tek tek bütün AB üyesi ülkeler krizden kurtulmak için Almanya'nın eline baktılar. (www.dw.de/kriz-dengeleri-değiştirdi/a-16465909.)

ALMANYA AVRUPASI, AVRUPA'NIN KÂBUSUDUR

Alman mali hegemonyasını Avro Birliği'nin Güney kanadı en ağır biçimde yaşadı. Borçlu Güney Avrupa ülkelerinden Alman mali sermayesinin alacakları yeniden yapılandırılsa dahi, ödeme krizinin üstesinden gelinemedi ve kriz bu ülkeleri kasıp kavurdu. En son araştırmalar şunu gösteriyor:  İspanyolların % 60'ı, İtalyanların % 75'i, Yunanlıların % 78'i, Fransızların % 77'si Avrupa entegrasyonuna karşı çıkmaktadır.  ("Germany and Europe. The reluctant Hegemon", The Economist, 15 Haziran 2013. www.economist.com/news/leaders/21579456-if-europes-economies-are-recover-germany-must-start-lead-reluctant-hegemon.)

BREXIT AB'Yİ KIRDI

"Avrupa Krizi"ne gelinirken yaşanan ikinci büyük kırılma, İngiltere'nin Birlikten ayrılma kararı (BREXIT) vermiş olmasıdır. Bu karar sadece neoliberal ekonomik birlik olarak yapı olarak AB'yi felce uğratmakla kalmamış, aynı zamanda AB varsayımını hedefsiz ve kimliksiz bırakmıştır. Çünkü İngiltere AB'siz olabilir, ama AB İngiltere’siz küresel bir güç ve etkiye sahip olamazdı. Brexit'ten sonra bu nedenle Avrupa kendi geleceğini yeniden tanımlama ihtiyacı içine girmiştir.

İngiltereli AB ekonomik olarak dünyanın üçte biri ve entelektüel olarak yarısı gücündeydi. Bu nedenle 1990'dan sonraki dünya için tanımlanmış olan küreselleşme tezini AB'siz düşünmek mümkün olamazdı. Brexit ile birlikte AB küreselleşme denkleminden –en azından şimdilik– düştüğü için dünyanın ekonomik ve siyasi geleceğinin üzerine de belirsizliğin gölgesi düşmüştür. Dolayısıyla İngiltere'nin ABD'den ayrılma kararı vermiş olmasına hem AB'nin geleceği, hem de küreselleşme üzerinde yaratması beklenen etkileri açısından bakmamız gerekiyor.

İNGİLTERE BÜYÜKSE, AB’DEN AYRILMASI DA BÜYÜKTÜR

Mali sermayenin belirleyici küresel ekonomik güç durumuna geldiği dünyamızda İngiltere'nin bir kaç derecelik açıyla yön değiştirmesi dahi küresel sarsıntı yaratacak önemdedir; çünkü Londra dünyanın en önemli finans merkezlerinden biri, belki birincisidir. İngiltere ayrıca Ortadoğu Arap petrol sermayesinin demirlediği liman durumundadır. (Prof. İsmail Tatlıoğlu, Bahçeşehir Üniversitesi, www.europolitika.com/?p=758.)

İngiltere ekonomisi 3 trilyon ABD Doları GSMH'ya sahiptir. Dış ticaret hacmi 1,2 trilyon ABD dolarıdır. İngiltere dünyanın 10'ncu büyük mal ihracatçısı, beşinci büyük mal ithalatçısı konumundadır. Hizmet ticaretinde ise dünyanın ikinci en büyük ihracatçı ve beşinci en büyük ithalatçısıdır. (www.tepav.org.tr)

İngiliz ekonomisinin yaklaşık % 80'i hizmet ticaretinden oluşmaktadır. Küresel büyüklükte olan finans şirketleri Avrupa operasyonlarını Londra üzerinden gerçekleştirmektedir. Bu nedenle finansal güç yönünden AB'yi İngiltere'ye indirgemek, hesabi açıdan yanlış değildir. Nasıl ki küreselleşme bir açıdan mali sermaye egemenliğidir, İngiltere de küreselleşme ile ilgili süreçleri yöneten temel güçlerden biridir. (www.tepav.org.tr )

Ayrıca İngiltere-AB mal ticareti İngiltere aleyhinedir ve sürekli kötüleşmektedir. İngiltere ekonomisi üreten ekonomi olmaktan çıkmış, ithalatçı ekonomi olmuştur. Örneğin 1997 yılında İngiltere AB ile ticaretinde 20 milyar dolar açık verirken İngiltere'nin AB'ye açığı 2016 yılında 200 milyar doları aşmıştır. İngiliz sanayi sermayesinin AB üyeliğine karşı çıkması doğaldır.

İNGİLTERE AB'NİN EKLEKTİK ÜYESİDİR

İngiltere Avro Bölgesi'ne girmemiştir. Kendini para birliğinin dışında tutması 2008 krizinden erken çıkabilmesinde İngiltere'ye önemli avantajlar sağlamıştır. Mesela, Para Birliğinde olmadığı için "bağımsız" davranabilmiş, kendi krizine karşı para politikaları geliştirmiş, bu önlemleri AB'nin almasını beklemek zorunda kalmamıştır.

İngiltere'nin, kıta Avrupa'sını oluşturan devletlerle ve daha sonra özellikle İkinci Dünya Savaşını izleyen dönemde oluşturulan Avrupa kurumları ve AB ile ilişkileri daima sancılı seyretmiştir. Bu nedenle AB'nin kuruluşuna katılmadığı gibi 1960 yılında İsveç, Norveç, Danimarka, Avusturya, Portekiz ve İsviçre ile birlikte Avrupa Serbest Ticaret Birliği'nin (EFTA) kurulmasına öncülük etmişti. Bu girişim AB'ye karşı başlatılmıştı.

İngiltere 1961 yılında Avrupa Serbest Ticaret Bölgesi (AET) üyeliğine başvurmuş, başvurusu Fransa Cumhurbaşkanı General de Gaulle tarafından engellenmişti. De Gaulle görevden ayrıldıktan sonra ancak İngiltere 1972 yılında yaptığı referandum sonucunda AET'ye katılmıştı. İngiltere'nin katılmasından sonra AB'nin uluslarüstü bir yapıya doğru gelişmesi büyük ölçüde yavaşlamıştı.

İngiltere'nin Avrupa Birliği'nden çıkışında kaydetmeli ki, göçmen politikaları, işsizlik, mülteci sorunu ve terör tehdidi kısmen etkili olmuştur. Çünkü İngiliz halkı Avrupa Birliği üyeliğini bu sorunların kaynağı olarak görmüştür. Ancak bunlar bardağı taşıran son damla niteliğindedir. Asıl nedenler tarihseldir.

İNGİLTERE'NİN AYRILMASININ TARİHİ NEDENLERİ

AB açısından İngiltere'nin önemi tartışılmaz olmakla birlikte gerilimli Ada-Kıta ilişkileri ve çelişkileri modern dünya tarihinin merkezinden hiç çıkmamıştır. Bu nedenle, İngiltere Birlikten ayrılma kararı aldığı andan itibaren sorun AB açısından dağılma veya devam etme sorunu olmuştur. Kırılma İngiltere'de değil AB'dedir. İngiltere'nin ayrılmasıyla AB'nin dağılacağı, AB'nin dağılmasının ise küresel bir felaket olacağı konusunda Brexit'ten önce neredeyse herkes hemfikirdi. Bu görüşler, İngiltere'nin Birlik bünyesinde iğreti bir üye olduğu bilinmesine rağmen söyleniyordu. Demek ki İngiltere'nin gölgesi bile AB açısından yaşamsal idi. Örneğin Almanya Dışişleri Bakanı Frank-Walter Steinmeier, "İngiltere'nin birlikten ayrılması durumunda AB'nin de çok geçmeden dağılabileceğini", karardan önce söylüyordu. (www.bbc.com/turkce/haberler/2016/06/160616_almanya_ingiltere_referandum_uyari.)

İNGİLTERE-ALMANYA ÇELİŞKİLERİ

Ada-Kıta ilişkilerinin tarihine biraz daha derinden bakarsak şunu da görürüz: İkinci Dünya Savaşı ve öncesindeki 100 yıl Fransa ve Almanya eksenli büyük savaşlar dönemidir. Bu savaşlarda 10 milyonlarca Avrupalı ölmüştür. Bugün dahi İngiliz veya Alman malı kullanan Avrupalı her tüketici bu tercihini, atasının mezarda ters döneceğini bile bile yapmaktadır.

Birinci ve İkinci Dünya Savaşları İngiltere-Almanya küresel ekonomik rekabetinin sonucu olarak gerçekleşmiştir. Avrupa Birliği AB'nin kuruluşu da zaten, İkinci Dünya Savaşında ekonomisi ve saygınlığı büsbütün tükenmiş bir kapitalist Avrupa'yı Sovyetler Birliğinden gelmesi muhtemel sosyalist tehlikeye karşı, Almanya'yı da içine alıp pasifleştirmeye yönelik bir Birlik fikrinden doğmuştur.

Amerika Birleşik Devletlerinin teşviki ve fonlaması sayesinde Avrupa Ekonomik Topluluğu'nun (AET) kurulmasına giden süreç başlamış, ekonomik bütünleşmede büyük başarı sağlanması da siyasi birliğe yükselme umutlarını yeşertmiştir. Ancak ABD AB'yi Avrupa'nın çıkarları için değil, Rusya sosyalizmini bloke edebilmek için yeniden yaratma yoluna gitmiştir.

İNGİLTERE'NİN AYRILMASININ EKONOMİK NEDENLERİ

İngiltere'nin ekonomik yapısı Avrupa'ya benzememektedir. İmalat sektörünün belirlediği bir İngiliz ekonomisi bulunmamaktadır. İngiltere ekonomisi ağırlıklı olarak hizmet sektörü (% 80) kapsamındaki ticaret ve finans sektörlerinin belirleyen olduğu bir yapıya sahiptir.

İngiltere yönünden AB'nin cazibesi, İngiliz mallarına pazar olmasıydı; bu cazibe, AB'nin küresel ekonomi içindeki öneminin azalması nedeniyle de sönümlenmiştir.

Şurdan bakalım: İngiltere 1972'de adı AET olan AB'ye üye olurken topluluğun üye sayısı bugünkünden daha azdı ama dünya GSMH'sı içindeki payı bugüne göre daha parlaktı. 2012'ye geldiğimizde İngiltere'nin tüm dünya ile olan ticareti AB üyesi ülkelerle olan ticaretini aşmış bulunuyordu. Bu demektir ki AB İngiltere ekonomisinin büyümesi ve gelişmesi açısından hiçbir zaman birincil önemde olamamıştı.

Dünya üretimi 2002-2012 arasında iki misli artarken dünya ticareti üç misli artmıştı. Çin ve Hindistan gibi gelişmekte olan ülkelerin sağladığı parlak üretim artışı İngiltere nezdinde AB ile ticaret potansiyelini daha da önemsizleştiriyordu. 2008 küresel krizi yüzünden daralan AB ekonomisi, İngiliz mallarına olan talebini de doğal olarak azalttı. İngiltere açısından AB'nin içinde olup kurallarına uyarak AB ile ticaret yapmaktansa, AB'nin dışından onunla anlaşmalar yaparak aynı ticareti sürdürmek daha anlamlı ve kârlı görünmeye başladı. Böylelikle İngiltere AB dışındaki ticaretini AB kurallarına uyarak değil kendisi kural koyucu olarak yöneteceği için avantajlı duruma geçecekti. İngiltere bağımsız bir tarihi güçtür ve bu gücün adı Atlantik'tir. Bu güç ekonomide ve siyasette sağlanmış küresel hegemonya sayesinde kazanılmıştı. Oysa AB üyesi olduğu günden bugüne "İngiltere, Avrupa mı yoksa Atlantik ülkesi midir?" tartışması kesintisiz sürüyordu. Bu çelişkili bir durum yaratıyordu. Çünkü, kendilerini kıta Avrupasına ait görmemek İngiliz aydınları arasında geleneksel bir tutumdu. İngiliz vatandaşında oluşan vasat AB bilinci, "AB'ye net katkı yap fakat karşılığı olmasın" biçimini alarak taşınamaz hale gelmişti. Durum bu olunca İngiltere'nin AB üyeliğini er veya geç sorgulamak zorunda kalması bekleniyordu. Bu noktaya İngiltere geçmişte de gelmişti. Margaret Thatcher, "paramı geri istiyorum" diyerek AB'ye tepkiyi göstermişti.

İngiltere'nin “arka avlusu” ve AB: İngiltere ayrıca tarihsel birikiminden dolayı diğer AB üyesi ülkelerle aynı terazide tartılmaya tahammülsüzdür. Çünkü İngiltere her şeyden önce "Sömürgeci Büyük Britanya"dır. Tarihin bu en büyük sömürge imparatorluğunun bugünkü mirası olan 53 üyeli ortak refah topluluğunun (Commonwealth) da manevi patronudur. Kraliçesi İkinci Elizabeth Commonwealth'in başındadır. Commonwealth dediğimizde 2,4 milyar nüfuslu bir pazardan sözetmiş oluruz. Toplamda 14 trilyon dolarlık GSMH'sı olan bir pazardır Commonwealth. Her durumda İngiltere açısından AB'ye alternatif bir arka avlu olan bu pazarı İngiltere AB kurallarına tabi kalarak AB üyesi ülkelerle paylaşmak istememektedir. AB'nin Avustralya, Hindistan gibi ülkelerle ikili anlaşmalar yapmayı hedeflemesi, arka avlusuna sızmak anlamına geldiğini için İngiltere'yi tedirgin etmiştir. (www.tasam.org/tr-TR/Icerik/31892/brexit_sonrasi_ingiltere_ab_ve_otesi.)

BREXIT AB'NİN HAFIZASINI BOŞALTTI

İngiltere'nin Birlikten ayrılma kararı AB'yi boşluğa (belirsizliğe) itmiştir. AB'den ilk ayrılma olması önemli olmakla birlikte, ayrılan ülkenin İngiltere olması çok daha önemlidir ve bu nedenle şok yaratmıştır. O kadar ki, geride kalan 27 üyeli AB, kendini tanımlama güçlüğü içine düşmüştür. Denebilir ki Brexit ile birlikte AB'nin genişleme ve entegrasyon tarihi tersine dönmüştür. AB'yi paradigmasız bırakacak bir gelişmedir bu, çünkü İngiltere AB'nin ikinci en büyük ekonomisi ve en büyük finans merkezi olduğu gibi, en büyük askerî gücüdür aynı zamanda. Askerî güç her halükârda ortak serbest ticaret alanının güvenliğini garanti etmesiyle caziptir. AB'nin küresel ağırlığı özellikle İngiltere'nin varlığı ile mümkündü. Unutulmasın, AB sosyalist Sovyet sistemine karşı kodlanarak yaratılmış bir tarihsel olgu olduğu için zaten en ağır kimlik kaybına, Berlin duvarı yıkıldığı ve iki Almanya birleştiği zaman uğramış bulunmaktaydı. Brexit AB için bu nedenle ayrıca kimlik buhranına dönüşmüştür.

İngiltere'nin ayrılmasının ekonomik etkisi de AB yönünden başlı başına "sinir bozucu" bir gelişmedir. Çünkü, kapitalist ekonomiler pazar büyümesi ile gelişirler. Özellikle  neoliberal dönem için ticari pazar kaybı tahammül edilemezdir.

AB, 300 büyük Avrupalı şirketin pazarıdır ve İngiltere'nin ayrılması ile bu pazar daralmaktadır. İngiltere'deki doğrudan yabancı yatırım stokunun yüzde 50'si AB kaynaklıdır. İngiltere bankalarının Avro Bölgesindeki varlıkları, ABD'deki varlıklarından yüzde 70 daha fazladır. İngiltere, ihracatının yüzde 45'ini AB'ye, ithalatının ise yüzde 53'ünü AB'den yapmaktadır. (Mads Dagnis Jensen ve Holly Snaith, "When Politics Prevails: The Political Economy of a Brexit," Journal of European Public Policy, 23(9), 2016, 1302-1310.) Bu veriler topluca bir kan dolaşım sistemidir. Bu bağlamda Brexit ile birlikte AB kalp krizi geçirmiştir diyebiliriz.

Ayrılma kararının realizasyonu için yapılacak iki yıllık müzakerenin nasıl gelişeceği henüz bilinmiyor. Çünkü bu ilk deney olacak ve süreci, karşılıklı bir çok tercihler şekillendirecek. İzlenmesi muhtemel örnek, İngiltere'nin AB için İsviçre, İzlanda ve Norveç gibi özel anlaşma ile entegrasyon sağladığı bir üçüncü ülke konumuna gelmesidir. Ayrılma müzakereleri bu yönde gelişirse diğer AB ülkeleri için ayrılık yönünde özendirici olabilecek ve bu da Birliğin çözülmesini hızlandıran bir etki yaratabilecektir. İkinci bir ülke ayrılmayı gündeme getirdiğinde AB'nin sonu gelmiş olacaktır. Çünkü AB'nin kalan 27 üyesinden en az yirmisi "ikinci ayrılan ülke" olma potansiyelini taşımaktadır. Bu durumda AB örgütlenmesi kendi kendini yönetemez hale gelecektir. AB için yönetilemezlik hayli ağır siyasi ve ekonomik sorunlara yol açabilecektir. Avrupayı "AB'den kaçan kurtulur" rüzgarı kasıp kavuracaktır.

Bugünkü Avrupa krizinin çözülemezliği, krizin kendi nedenlerini yeniden üretmesine açık oluşundan dolayıdır. Avro Bölgesi'nde ve AB'de ekonomik büyüme Brexit nedeniyle  daha da yavaşlayacaktır. Bundan en çok etkilenmesi beklenen ekonomiler İspanya, İtalya, Portekiz ve Yunanistan olacaktır. Bu da Güney Avrupa krizinin yeniden alevlenmesi ve bu ülkelerde siyasal sorunların başa çıkılamaz hale gelmesi demektir. Böyle bir gelişme Avro parasal birlik sistemini paramparça etmeye yetecektir. (www.tasam.org/tr-TR/Icerik/31892/brexit_sonrasi_ingiltere_ab_ve_otesi.)

BREXIT KÜRESELLEŞME EZBERİNİ BOZDU

Brexit'in AB'ye etkileri elbet aynı zamanda küresel sonuçlara yol açacaktır. Ancak olayın AB dolayımsız küresel etkileri de olacaktır. Bunları, Brexit’in harekete geçireceği veya eninde sonunda birleşeceği başka küresel dinamiklerle birlikte düşünmek gerekir.

Uluslararası Para Fonu (IMF) Sözcüsü Gerry Rice'ın bu konudaki ilk değerlendirmesi şöyle olmuştur: "Brexit'in İngiltere ve AB'nin ötesinde tüm global ekonomiye negatif yansımaları olacak. Biz şu anda bu belirsizliği küresel ekonominin önündeki en büyük risk olarak görüyoruz."

Peki, küresel ekonomide belirsizlik doğması nasıl bir küresel tabloya yolaçar? Bu soruya Rice'ın cevabı şöyle: "Daha içine kapalı toplumlar talep edilecektir." (Bozkurt Aran, “Brexit ve küresel ticarete yansımaları”, www.tepav.org.tr/upload/files/1485249957-7.Brexit_ve_Kuresel_Ticarete_Yansimalari.pdf.)

"İçine kapalı toplum" ile kastedilen, "korumacılık"tır. Korumacılık, küreselleşme söyleminde küçültülen ve etkisizleştirilmeye çalışılan "ulus devlet"in yeniden dirilişi anlamına geliyor. Ekonomide ulusal sınırların içine çekilmek ilk sonuç olarak doğrudan sermaye yatırımlarının küresel dolaşım hızını azaltacaktır. Genelinde tüm sermaye hareketleri kaynağına doğru yeni bir hareket içine girdiğinde dünya ekonomisi için kural koyucu durumunda olan kurumların gücü ve etkisi zayıflayacaktır. Bunun anlamı, İkinci Dünya Savaşından sonra oluşturulan küresel ticari ve finansal sistemin teklemeye başlayacak olmasıdır.

Dünya düzeninin son 40 yılına neoliberal politikalar yön verdi. Süslenmiş bir büyük medeniyet iddiası olarak  dillendiriliyor, bütün ulus devletlerin çelişkili-çatışkılı çıkarını ABD'nin çıkarı temelinde birleştiriyor, adına da refah toplumlarından oluşan yeni bir dünya düzeni diyordu. Bugün gelinen noktada, afaki küreselleşme kurgusunu, ilk sorgulayanın ABD olduğunu görüyoruz.

Şöyle mi olacak böyle mi soruları sürüp giderken "Yeni dünya düzeni" karşımıza kaos olarak çıktı. Savaş ve kaostan kaçan milyonlar önü alınamaz bir göçmen ve mülteci akını yarattılar, Avrupa'ya yöneldiler. Mahallî savaşlar birbirine eklenerek yüz milyonların refahını ve hayatını yutan bir savaş kuşağı oluşturdu. Avrasya-Asya-Afrika küresel terör örgütlerinin istilasına uğradı. "Batı'nın değerler sistemi" adıyla yüceltilen ütopya değerini yitirdi, pazarlanabilir bir meta olmaktan çıktı. Denebilir ki dünyanın belkemiği kırıldı, soğuk savaş döneminin eksenler teorisi rafa kaldırıldı.

AB BİR ABD PROJESİDİR

Avrupa 20 yıl ara ile iki dünya savaşı yaşadı. Bu savaşların ikisi de gerçekte Avrupa iç savaşı idi. İkinci Büyük Savaş 1945 yılında bittiğinde Avrupa da her bakımdan bitmişti. Avrupa ekonomisi, temeliyle birlikte yokolmuştu. Güvenle sürdürülebilir bir siyaset ve devlet modeli kalmamıştı. Kültür ve toplumsal ahlak yerlerde sürünüyordu. İnsanlık karşısında suç işlemiş, utanılası bir Avrupa vardı. Ayrıca Avrupa küçülmüştü; çünkü Orta ve Doğu Avrupa siyasi ve ekonomik açıdan kopmuş, Rusya önderliğindeki Sosyalist Sisteme katılmıştı. Rönesansın ve Aydınlanmanın büyük Avrupası için adeta tarihin sonu gelmişti.

Ne var ki Avrupa tarihten silinmedi. Ortaya çıkan Sosyalist Sisteme karşı kapitalist Batı medeniyetinin vitrini olsun istendi ve bu bağlamda ABD yıkılan Avrupa'nın yeniden inşasını üstlendi. Yine ABD'nin özendirmesi ile Avrupa Birliği (AB) fikri ortaya çıktı. ABD'nin sermaye ihracı ve yatırımları ve ticareti Batı Avrupa'ya yöneldi. Yıkılan Avrupa ABD'nin kredileri ve karşılıksız yardımları ile ayağa kaldırıldı. Bugünkü AB bu süreçte oluşturuldu. ABD, yeniden kurduğu Avrupayı korumak için, adı NATO olan Güvenlik sistemini de kurdu ve 70 yıl boyunca Avrupa'yı ayakta tuttu. AB böyle bir deneyimdir. ABD'nin desteği eksilir veya zayıflarsa AB'nin vizyonu ister istemez daralır.

ABD'NİN AB POLİTİKASI DEĞİŞİYOR

İngiltere'nin 2016 yılında aldığı ayrılma kararı (Brexit) sonucunda şok geçiren ve ciddi bir varoluş tartışmasına yönelen AB, 2017 yılına girerken ikinci bir şokla karşılaştı. ABD'de Trump'ın başkanlığa seçilmesi ve açıkladığı Avrupa politikası AB çevreleri için beklenmedik bir gelişme oldu ve endişe yarattı. Çünkü, Trump'ın açıkladığı AB politikası son derece radikal unsurlar içermektedir ve önemli gelişmelerin yaşanacağına işaret etmektedir.

Örneğin ABD Başkanı Donald Trump'ın Londra Times ve Bild gazetelerine açıklaması yenilir yutulur cinsten değildir; tarihsel bir şaka gibi durmaktadır. Trump İngiltere'nin AB'den ayrılma kararını “muhteşem” diyerek (Brexit) olumladı ve AB'nin dağılacağından sözetti. Trump durmadı, Almanya'yı suçladı; "Almanya AB'yi hegemonyası altına alarak uluslararası ticarette Amerika'ya çelme taktı" diye suçladı. Trump ayrıca Transatlantik ittifakının temeli olan NATO'yu “demode” bulduğunu da ekledi. Demek ki ABD, Avrupa'nın güvenliğini sağlamak konusunda da politika değişikliğine gidiyor. Acaba ABD Avrupa’yı yalnız mı bırakacaktır?

Bu sözler seksen yıldır hiç söylenmediği için Avrupa'ya ve AB'ye şaka gibi gelmesin diye Kissinger Avrupalılara, “Ciddiye alın, Trump dediğini yapacak”, hazırlıklı olun demiştir. AB yönetimi bu yeni ABD politikası nedeniyle doğal olarak kaygılanmış ve kendi geleceğini tartışmaya başlamıştır. (www.tr.sputniknews.com/ceyda_karan_eksen/201701181026833946-donald-trump-nato.)

Trump'ın bu yeni ABD politikasını açıklamasından hemen sonra Avrupa Konseyi Başkanı Donald Tusk durumu değerlendirmiş ve görüşlerini bir mektup çerçevesinde AB üyesi ülke liderlerine iletmiştir. Tusk bu mektubunda şöyle demiştir:  "ABD'nin politikaları Rusya ve Çin'e yaklaştı. Böylece  Avrupa Birliği 60 yıllık tarihindeki en önemli mücadelelerden biriyle yüzleşmektedir. 'Zorlayıcı Çin', 'Agresif Rusya' ve radikal İslam'ın Ortadoğu ve Afrika'da yarattığı anarşi ortamı Avrupa Birliği'nin önündeki en önemli tehditlerdir. Amerikan yönetiminden gelen endişelendirici açıklamalar, hepimizin geleceğini yüksek derecede belirsizleştiriyor. AB'nin dağılması, üye devletlere tam egemenlik sağlamayacaktır. Aksine onları ABD, Çin ve Rusya gibi süper güçlere bağımlı hale getirecektir. Sadece birlikte kalırsak tam bağımsız olabiliriz. Avrupa'nın bütünleşmesini bir sonraki adıma taşıyan ve ortak duyguları değiştirebilecek iddialı ve sıradışı adımlar atmalıyız." (www.haberturk.com/dunya/haber/1374444-ab-liderlerine-trump-mektubu.)

AB'nin atabileceği iddialı ve sıradışı adımların neler olabileceğine az ileride değineceğiz. Burada "sıradışı" kavramına dikkat edilmelidir. Çünkü söz konusu olan tarihsel bir Avrupa projesinin tıkanmasıdır ama küreselleşmenin belkemiği olan bir Avrupa'dır sözkonusu olan; atılacak sıradışı adımların küresel depremler yaratacağını tüm gelişmiş kapıtalist sistemi sarsacağını kolayca anlabiliriz.

AB, ABD'ye bağımlıdır: Küreselleşme kavramının son kırk yıldaki kullanımının yol açtığı yanılgılardan biri, sermayenin ve yatırımların serbest dolaşımıyla refahın yeryüzüne dengeli biçimde dağıldığı yeni bir dünya düzeninin kurulacağı biçimindeydi. Buna doğal olarak, en büyük sermaye ihracatçısı olan Transatlantik bloğunun (ABD-AB) öncülük edeceği bekleniyordu. Hatta Çin'in istikrarlı ve yüksek büyümesi bile ABD ve AB sermayesinin bu ülkeye akmasıyla açıklanıyordu. Oysa bu konuda gelişme tam tersi olmuş, özellikle AB ekonomisi ABD ile olan ticaret ve yatırım ilişkileri çerçevesi içinde kalarak büyümeye çalışmıştır. Küreselleşmenin her şeye damgasını vurduğu sanılan dönemde ABD ve AB birbirleri için en önemli pazar niteliğini korumaya devam ettiler. ABD ile AB arasındaki ticaret dünyadaki en yüksek ikili ticaret ilişkisi olarak kaldı. AB'nin niçin ABD'siz ayakta duramayacağını değişik verilerden bakarak görebiliriz.

- ABD ve AB ekonomileri, birbiri için toplam 15 milyon istihdam sağlamaktadır. AB ile ABD arasında 2012 yılında mal ticareti 650 milyar dolar olmuştur.
- AB toplam  ihracatının en önemli pazarı yüzde 17 payla ABD pazarıdır. Keza ABD'nin ihracatında ve ithalatında AB ikinci sırada yer almaktadır. Örneğin ABD'nin 50 eyaletinin 45'inin ihracatında AB Çin'den daha önemli bir pazar durumundadır.
- ABD ve AB ekonomileri arasındaki yoğun ve yapısal bağımlılık, hizmet ticareti açısından da geçerlidir. Her iki taraf birbirlerinin en önemli hizmet ihracı pazarı ve tedarikçisi rolündedirler. Avrupa pazarı ABD hizmet satışlarının % 51'ini almaktadır. ABD'nin Avrupa'ya hizmet ihracatı, 2001-2011 yılları arasında iki kattan fazla artarak 225 milyar doları bulmuştur. Hizmet ticaretinde AB'nin küresel büyüklüğü düşünüldüğünde bağımlılığın ne kadar ciddi ölçülere ulaştığı da anlaşılır. Hizmet ticaretinde küresel bazda AB payı iletişim hizmetlerinde yüzde 55,7; sigorta hizmetlerinde yüzde 54,2; finansal-mali hizmetlerde yüzde 55,7; diğer tüm hizmet ticareti kalemlerinde ise yaklaşık yüzde 50 civarındadır.
- ABD-AB ticari ilişkileri karşılıklı doğrudan yatırımlar yönünden de kapalı bir çerçeve oluşturmaktadır. Buna Transatlantik bloku diyelim; blok içinde doğrudan sermaye yatırımları dünyadaki toplam sermaye yatırımlarının yüzde  57'sini oluşturmaktadır. AB ve ABD'nin birbirine dış yatırımlarının dünyadaki payı yüzde 71'i bulmaktadır. ABD yatırımlarının yaklaşık % 56'sı Avrupa'ya gitmektedir ve bunun 2012 yılındaki miktarı 206 milyar doları buluyordu. ABD dış yatırımları ağırlıkla Büyük Britanya, Hollanda ve İrlanda'ya gitmektedir. ABD'den Çin'e giden doğrudan yatırımcı sermayenin miktarı ise sanılanın aksine, pek çok Avrupa ülkesine gidenden daha düşüktür. Örneğin 2010-2012 dönemini alırsak, ABD'nin Çin'e yaptığı doğrudan sermaye yatırımları gerilemiştir. Bu açıdan Avrupa pazarı her zaman öndedir. Sadece Hollanda'daki ABD yatırımlarının miktarı tüm BRICS ülkelerindeki (Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin, Güney Afrika) ABD dış yatırımlarının 4 katı büyüklüğündedir. Keza Amerikan pazarı da Avrupalı firmaların ve iştiraklerinin önde gelen yatırım pazarıdır. Ancak belirleyen ABD sermayesidir; çünkü ABD'nin AB'den ithalatının yüzde 61'i Avrupa'daki ABD yatırımları ve bağlı şirketlerinden yapılmaktadır. Bu oran İrlanda'da yüzde 88'i buluyor. ABD'nin Avrupa pazarlarına yaptığı ihracatın da en az % 30'u bu ülkede yatırım yapmış Avrupalı şirketlere aittir.
- Yatırımların çapına bakıldığında şunu görürüz:  ABD'deki AB yatırımlarının toplam miktarı 2011 yılında 1,8 trilyon dolara ulaşmıştır ve bu miktar ABD'deki yabancı sermaye yatırımlarının % 71'ine eşittir. ABD'deki yabancı yatırımların toplam üretime katkısının üçte ikisi (yaklaşık 450 milyar dolar) Avrupa menşeli yatırımlardan sağlanmaktadır. AB'nin ABD'ye doğrudan yatırımlarının Çin'e yaptığının 7 katı büyüklüğünde olması da AB açısından Amerikan pazarına bağlılığın önemini göstermektedir.
(Hamilton, D. ve J. Quinlan, The Transatlantic Economy 2013, Washington DC: Transatlantic Business Council and AmCham EU, 2013.)

AB-ABD arasındaki bu tabloyu yorumlayan Alman ekonomist Max Otte, AB ekonomisinin ana çıkmazının ABD'ye aşırı bağımlılık olduğunu, buna karşılık AB'nin, kendi 70 yıllık tarihinde bu bağımlılıktan kurtulma vizyonu geliştiremediğini söylemektedir. 2007 krizi bu bağımlılığın yıkıcılığını dünyaya açıkça gösterdiği halde AB eli kolu bağlı kalmış, ABD, "bak başının çaresine" deyinceye kadar beklemiştir.

Sorun şudur: AB, krize karşı bağımsız politika oluşturamadığı için darlıktan piyasaya para sürerek çıkmaya çalıştı. Bu yol Amerikan ve İngiliz mali sermayesinin işine yarayan, dışarıdan AB'ye gelen finansal sermayeyi güçlendiren bir seçenekti. Siyasi basiretsizlik göstergesiydi. Oysa Çin ve Rusya ile diğer BRICS ülkeleri krize karşı önlem olarak bu yolu bilinçli olarark seçmediler. Dolar'ı devre dışı bırakacak yolları aradılar. AB ekonomisinin büyükleri olan Almanya, Fransa ve İtalya durumun farkına geç vardılar ve ABD'den uzaklaşma politikalarını gecikmeyle devreye soktular.

Avrupa krizine değişik açılardan bakılarak, kimi karamsar, kimi de görece iyimser yorumlar yapmak mümkün ama güç olan, AB'nin birliğini koruyacak bir gelecek vizyonunun çizilmesinde kendini göstermektedir

AB KRİZİ DÖNGÜSEL

2006 yılında küresel finans krizinin patlak vereceğini doğru tahmin etmesiyle ün kazanan iktisatçı Max Otte duruma şöyle bakıyor: "Küresel finans sistemi tamamen çökebilirdi. Bu problemi parayı ucuzlatarak çözdük. Ama yapısal bozuklukları ortadan kaldırıp sorunların üzerine gitmediğimiz için olumsuz trendler girdabına yakalandık. Devlet borçları artmaya devam ediyor. Avrupa'nın Güneyindeki depresyon yüzünden işsizlik oranı yüzde 50'lere fırladı. Büyümeyi teşvik politikaları para etmiyor. Rusya'ya akılsızca açtığımız ekonomik savaş öncelikle Alman ve Avusturya ekonomilerini vuruyor. IŞİD ve Ortadoğu krizleri beklentileri daha da bozuyor. Avrupa'daki siyasi istikrarsızlık da ABD'ye yarıyor. Büyük tröstler yatırımlarını Avrupa'dan Amerika'ya kaydırıyor."

Krizin bu okunuşu aslında "Avrupa" ile "Avrupa Birliği (AB)" kavramları arasındaki uçurumu açıkça göstermektedir. AB, bütün gayretlere rağmen gerçekte onbinlerce bürokratik istihdam sağlayan "uluslararası evrak bürosu" olmaktan bir adım ileri gidememiştir. Avrupa Hükümetleri AB ile ilişkileri irtibat büroları vasıtasıyla ve beşinci dereceden devlet memurları eliyle geçiştiriyordu. Avrupa'nın önemsenmesi ve abartılması anlaşılır bir şeydir, ancak bir çok ikinci sınıf üye ve çeper ülkede AB, Avrupa sanılarak benimsenmekteydi. Krizle birlikte AB'nin foyası da açığa çıkmış oldu. Münih ifo Ekonomik Araştırmalar Enstitüsü Başkanı Hans-Werner Sinn'e göre, "Avrupa'yı uzun bir ekonomik durgunluk dönemi beklemektedir. Güney Avrupa ülkelerindeki durum çabuk toparlanmaya imkân tanımamaktadır" diyor. (www.patronlardunyasi.com/haber/Euro-krizi-kapida-Avrupa-krizden-nasil-kurtulur/162468.)

Bu görüş ve değerlendirme Balkan ve Baltık ülkeleri ile Orta Avrupa ülkelerini Avrupa'dan saymıyor. Ya da bu bölge ve ülkeler Avrupa krizine dahil değildirler diyerek dolaylı yoldan AB ekonomisine yeterince entegre olamadıklarını söylüyor.

Sinn aynı zamanda sorumluluk taşıyan bir mevkide olsaydı AB'yi peşinen bölmekle suçlanabilirdi.

Baader Bankası piyasa analiz bölümü başkanı Robert Halver'in  değerlendirmesine katılırsak AB'nin krizle birlikte atalete sürüklendiğini de ileri sürebiliriz: "Avrupa'nın ekonomik uçuruma yuvarlanma tehlikesi atlatılamadı. Kriz sadece şekil değiştirdi. Önce karşımızda koskoca bir devlet borçları krizi vardı. Şimdi ise Avro Bölgesi konjonktür krizi tehlikesi peyda oldu. Çünkü çoğu Avro ülkesindeki ekonomik faaliyetlerin önünü açmak için gerekli olan reformlar yapılmıyor. Durum böyle olunca istihdamı arttırıcı yatırımlar erteleniyor. Avrupa'nın ekonomiyi istikrara kavuşturmak amacıyla devlet borçlarının kabartıldığı günlere geri dönme tehlikesiyle karşı karşıyayız." (www.patronlardunyasi.com/haber/Euro-krizi-kapida-Avrupa-krizden-nasil-kurtulur/162468.)

Halver'e göre, AB krizin başına dönerek yaşadığı on yıllık süreci aynı atalet içinde yaşayacak. Çünkü reform yapacak niyeti ve takati bulunmuyor. Kim gelip AB'yi krizden kurtaracak, bu belli değil. "ABD yine gelir ve kurtarır" diye bekleyen de yok zaten, çünkü ABD o devirler geride kaldı diyor.

TEKNİSYEN BAKIŞIN ZAAFİYETİ

AB sanki Avrupa'nın zekâsını vasatın altına indirmiş, aklını geriletmiş gibi, kriz çözümlemesine girişenler genellikle operasyonel çarelerden söz ediyorlar. Yanlış yaptık, Merkez Bankası'nın sürekli olarak piyasaya ucuz para sürmesinden ibaret olan Amerikan usulü krizle mücadele yöntemini kopya ettik, bu nedenle krizden çıkamadık diyen görüş çok yaygın. O halde şimdi ne yapmak gerek?

"Avro'nun yapısındaki arızaları gidermeli. Ekonomisi batan ülkeler AB'den değil ama Avro Bölgesi'nden çıkarılmalı. Rusya ile yaptırım savaşına son verilmeli. Ortak para birimi yeniden yapılandırılmalı. Avrupa Birliği ABD'ye bağımlılıktan kurtulup, Amerikalıların her dediğini yapmaktan vazgeçmeli.” (Max Otte, www.patronlardunyasi.com/haber/Euro-krizi-kapida-Avrupa-krizden-nasil-kurtulur/162468.)

AVRUPA-ÇİN BAĞIMLILIĞI GELİŞİYOR

ABD'nin AB'ye karşı uyguladığı ticaret politikalarında yapacağı değişiklik dünya ticaretindeki mevcut dengeleri altüst etmeye yeterlidir. Çünkü bu ticaretin hacmi çok büyüktür. Avrupa ve ABD arasındaki ticaret dünya toplam ticaretinin yüzde 40'ını oluşturuyor. İkili yıllık ticaret hacmi 2 trilyon avroyu buluyor. Obama yönetimi bu hacmi büyütecek yeni bir ticaret anlaşması imzalamayı kabul etmişti. Trump bu kararı iptal etti. Bu noktada AB dış ticareti kaçınılmaz olarak yön değiştirmek suretiyle büyüme yolları arayacak.

İngiltere ayrıldıktan sonraki AB'nin dış ticaretinde büyüme seçeneği kaçınılmaz olarak Çin ekseni olacaktır. Krizin ilk on yılında borç krizi içinde kıvranan AB'nin yardımına Avrupa'nın hazine borçlarını satın almak suretiyle Çin koşmuştur.

Çin ayrıca, IMF gibi uluslararası örgütler kanalıyla AB ülkeleri için, krizin önünü alacak tam güvenli bir kredilendirme sistemi kurulması amacıyla bir yardım fonu oluşturulmasını da gündeme getirmiştir.

AB BÖLÜNMEYİ KONUŞUYOR

Küresel krizin kalıcılaşması, İngiltere'nin ayrılması ve ABD'nin küreselleşmeyi sorgulamaya başlaması, bütün Avrupa'yı kapsar duruma gelmiş olan Avrupa Birliği'ni hiç beklenmeyen ve öngörülemeyen kritik bir noktaya itti, Birliğin akıbetini konuşmaya...

AB'nin geleceğini kurtarmak her şeyden AB'yi kuran ülkelerin misyonu olacaktır. Bu ülkeler Almanya ve Fransa'dır. Söz ise, kuruluştan sonraki 70 yıllık süreçte AB'nin mutlak patronu konumuna yerleşen Almanya'nındır.

Almanya'nın patronluğu AB açısından ilginç bir paradoks oluşturmaktadır. Birliği ayakta tutan ve geliştiren güç Almanya'da yoğunlaşmıştır, fakat Almanya'nın patronluğu aynı zamanda AB'nin kırılganlığıdır. Ortak istek AB'nin yaşatılmasıdır gerçi, ama bunun nasıl yapılacağı noktasında görüş ve öneriler çatallaşmaya başlamıştır.

AB BÖLÜNEREK SÜREBİLİRSE

AB'nin yaşatılmasından yana olan politika önerileri genellikle AB'den zarar değil, yarar gören ülkelerden gelmektedir. Böyle olunca da Alman hükümetinin düşündüğü ve önerdiği çözümler öne çıkmaktadır. Almanya ise, bölünse veya küçülse bile AB'nin yaşatılmasını önermektedir. Örneğin, Der Spiegel dergisine konuşan Alman Sosyal Demokrat Parti (SPD)'nin lideri Sigmar Gabriel artık AB'nin parçalanamaz bir bütün olarak değerlendirilemeyeceğini belirtmiş, "Almanya ekonomik ve politik olarak AB'den çok büyük faydalar sağladı. AB'nin dağılması durumunda gelecek nesiller bizi affetmeyecek"tir dedi.

Bu değerlendirme, bölünmenin kaçınılmazlığını kabul ediyor fakat Birlikten en çok yarar gören ülke olan Almanya'nın AB'yi yaşatmak için tarih önünde büyük bir sorumluluk yüklenmesi gerektiğini de belirtiyor. (www.milliyet.com.tr/almanya-dan-dunyayi-sasirtan-dunya-2375305.)

İngiltere’siz AB dağılır: AB'nin taşıyıcı aksı durumundaki Almanya'nın Birliği yaşatmak gibi tarihsel bir sorumluluk taşıdığı elbette doğrudur, ancak Alman görüşü AB'nin iki temel kırılganlığını da deşifre ediyor. Bunların biri, AB'nin üyelerden bazılarının yararına, bazılarının da zararına işlediğini söylemesidir. Diğeri de, bir çok olumsuz tarihsel çağrışıma yol açan "Almanya'nın patronluğu"nun itirafıdır. "Avrupa'nın patronu Almanya", aynı zamanda 1. ve 2. Dünya Savaşlarına yol açan Avrupa koşullarının tekerrür ettiği anlamını taşır.

"AB yaşatılmalı" demekle AB'nin yaşatılamayacağı bilindiği için, AB yaşar mı, yaşamaz mı sorusu da sorulmakta, yaşarsa nasıl yaşar sorusu sona bırakılmaktadır.

AB kesin dağılır diyenler, Avrupa'nın son on yıl içinde 3 kırılma yaşadığını ve bugünkü kriz durumuna bunların toplam etkisi ile gelindiğini düşünmektedirler. Ancak bu üç kırılmadan sadece birine bakarak dahi AB'nin sürdürülemez bir duruma geldiğini düşünüp seslendirenler de var. Özellikle bu konuda vurgu İngiltere'nin ayrılma kararına yapılmaktadır. AB'nin İngiltere’siz devam edemeyeceği görüşünde olanlardan biri de, "İngiltere'nin birlikten ayrılması durumunda AB de çok geçmeden dağılabilir." diyen, Almanya Dışişleri Bakanı Frank-Walter Steinmeier'dir. (www.bbc.com/turkce/haberler/2016/06/160616_almanya_ingiltere_referandum_uyari.)

AB'NİN DAĞILMASI KAÇINILMAZ

Steinmeier diyelim politika yapıyor, "ekonomi yapan!" ünlü spekülatör Soros da aynı görüşü ifade ediyor: "Şimdi herkesin korktuğu felaket senaryosu gerçekleşti, AB'nin dağılması pratik olarak kaçınılmaz. Nihayetinde İngiltere, AB'den ayrılarak diğer ülkelere nazaran daha varlıklı olabilir ya da olamayabilir. Ama İngiltere ekonomisi ve halkı kısa ve orta vadede ciddi ölçüde sıkıntı çekmeyi göze alıyor."

AB'nin devamının tek çaresinin "kuruluş ilkelerine dönüş" olduğu kabul edilirse, dağılmasının da kaçınılmaz olduğu kabul edilmiş olur, çünkü kuruluş ilkeleri ideolojik, dağilmanın eşiğine getiren nedenler ise elle tutulur cinsinden somuttur. AET'nin AB'ye dönüştüğü dünya başka, bugünkü dünya başkadır. (medyascope.tv/2016/07/02/george-soros-brexitten-sonra-abnin-dagilmasi-kacinilmaz.)

İYİMSERLER İNANDIRICI DEĞİL

Fransa'da halk çoğunluğunun AB'den ayrılmaktan yana olduğu bilindiği halde Fransız hükümet sözcüleri AB'nin devamından yana umutlu gözükmeye çalışmaktadırlar. Ama inandırıcı olamıyorlar. AB'yi kuran iki ülkeden biri olan Fransa'nın dağılmayı önlemek için gayret göstermesi bekleniyor. Fransa Başbakanı Manuel Valls, İngiliz Daily Mail gazetesine 18 Kasım 2016'da şunu söylüyordu: "Avrupa, dağılmanın eşiğinde. İşsizlikle baş edebilmek ve büyümeyi sağlamak için Fransa ve Almanya daha fazla çalışmak zorunda. Fransa ekonomisini geliştirmeye devam etmeli. AB ve Almanya yatırımlarını artırmalı. Mülteci krizi de AB'yi sarsan faktörlerden biri..." (www.yenihayat.de/2016/11/18/fransa-basbakani-valls-ab-dagilabilir.)

Valls'ın önerisi çare değil, çaresizliğin devam ettirilmesi niteliğinde. Tamamen siyasi bir söylem; geleceğin karanlık Avrupası'nın sorumluluğunu üstünden atmak gibi bir şey. Fransa şunu demiş oluyor: "Biz işimize bakalım, dağılırsa dağılır." AB politika yapamaz duruma düştü diyenler de zaten buna işaret ediyor.

AVRUPA'YI KURTARMA REÇETELERİ

Avrupa krizde ve AB nedeniyle krizde ise doğal olarak önce AB'nin kendiyle yüzleşmesi gerekirdi. İlk deneme 25 Mart 2017'de Roma'da, en üst düzey katılımla yapıldı. "AB'nin Geleceği" toplantısına İngiltere katılmadı.

AB Komisyonu Başkanı Jean-Claude Juncker Zirveye bir rapor sundu. Rapor, krizde olan ve küresel krizin de kaynağı olarak görülen AB'nin geleceğine dair şu 5 çıkış yolunu önerdi:

1. Aynen devam edilecek: 27 üye mevcut rotaya bağlı kalacak şekilde yoluna devam edecek. Reform gündemi güncellenerek sürdürülecek. Schengen, sığınmacı ve güvenlik konularında, ortak bir sığınma başvurusu sistemine ilişkin ilerleme sağlanacak. Dış sınırların yönetiminde iş birliği hızlandırılacak.

2. Ortak pazarda kalınacak: Üye ülkeler birçok konuda, daha fazlasını yapma kararı alamayacak ve artan biçimde ortak pazarın belirli alanlarına  odaklanacak. Sığınmacı krizi, güvenlik ve savunma gibi alanlarda ortak çözüm olmayacak, ülkeler sorunu kendi başına ele alacak.

3. Grup koalisyonları kurulacak: Bazı ülkeler bir araya gelerek, savunma, iç güvenlik, vergilendirme veya sosyal konular gibi belirli politika alanlarında birlikte çalışmak için kendi aralarında koalisyon kurabilecek.

4. Daha azını verimli yapmak: Üye ülkeler belirli öncelikli konularda daha hızlı ve daha kararlı hareket edebilecek, kısıtlı  kaynaklarını sınırlandırılmış alanlarda kullanabilecek.

5. Birlikte fazlasını yapmak: Üye devletler kendi aralarında daha fazla güç, kaynak ve karar alma yetkilerini paylaşacak. Bir nevi “AB federasyonu” kurulacak. Üye devletler arasında her alandaki iş birliği, daha önce hiç olmadığı kadar ileri taşınacak. Schengen, sığınmacı ve güvenlik konularında tek bir politika olacak, ülkeler dış politikada "tek ses" konuşacak ve "Avrupa Savunma Birliği"ni kuracak.

AB, Avrupa krizini ve çıkış yolunu tartışmak üzere bir araya gelen Avrupa ulus devletlerinin önüne, sanki ortada kriz değil de bir yanlış anlama varmış gibi, ancak bu seçenekleri koyabiliyor. Bu bile anlı şanlı ünvanlar altındaki AB kurumlarının Avrupa'nın gerçekliği ve geleceği ile ilişki kurmaktan aciz olduğunu gösteriyor. Bunların artık yüzmilyarlarca avroluk Birlik bütçelerini paylaşmak için birbiriyle yarışan üye ülke seksiyonu olarak atanmış meşru çeteler oldukları biliniyor. Bu AB yapısı için bu nedenle "Avrupa'yı değil ancak kendini yönetir" deniyor.

Seçeneklerden "aynen devam" güldürü gibi. Diğer seçenekler ise AB'yi gruplaştırıyor. Buna "çok vitesli Avrupa" adı veriliyor.  Zirve'de ülkeler ilk tercihlerini bir eğilim olarak gösterdiler.

- Almanya Başbakanı Angela Merkel, "çok vitesli AB'ye" destek verdiğini açıkladı. Bu şu anlama geliyor: Ortaya konulan gelecekle ilgili seçeneklerden herhangi birini yeterli bulmayıp daha fazlasını yapmak isteyen ülkeler gruplar oluşturabilecek. Merkel, mevcut Birlik sisteminde Schengen Bölgesi, Avro Bölgesi gibi çeşitli alanlarda daha fazla işbirliği yapılarak ilerleme sağlanabildiğini örnek olarak gösterdi. Merkel kendi tercihinin AB üyeleri arasında bir sınıflandırma anlamına gelmeyeceğini de söyledi.
- Fransa Cumhurbaşkanı François Hollande, AB ülkelerinin uyumlu yürümesini, sadece bazı ülkelerin daha güçlü ve hızlı ilerlemesi gerektiğini belirtti. Hollande tercihini, "Bu senaryonun farklı hızlarla alakası yok, hiç kimseyi dışlamıyor" diyerek savundu.
- Belçika Başbakanı Charles Michel, çok viteslilik seçeneğine destek verdiğini açıkladı ama bazı AB üyelerinin çok vitesli Avrupa'dan kaygı duymalarını da anladığını belirtti. Charles Michel, "Ben, AB'de birkaç önemli ülkenin diğerleri adına karar vermesine karşıyım" diyerek, aslında AB'nin yapısında varolan kırılganlığı gündeme getirdi.
- İtalya Başbakanı Paolo Gentiloni, ülkesinin çok vitesli AB ile bir AB federasyonu kurulması seçeneklerinden oluşacak bir sentez planı benimsediğini açıkladı. Bu tercih de büyüklerin patronajı altında, eşitsiz gelişmeye teslim olan bir yaklaşımın benimsenmesi anlamına geliyordu.
- Polonya Başbakanı Beata Szydlo, çok vitesli Avrupa önerisine karşı çıktı. Gerekçe olarak da, "Doğu Avrupa ülkelerinin geride kalacağını" gösterdi. Szydlo şöyle bir AB önerdi: "Tüm AB üyesi ülkelere eşit şans tanınmalı ve oyunun kuralları aynı olmalı."
- AB'nin geleceğini konuşan Zirve hakkında toplu bir değerlendirmede bulunan AB Komisyonu Başkanı Jean Claude Juncker vahim durumu yumuşatarak kurtarmak derdinde idi: "Bu çok vitesli Avrupa fikri, bazılarımız tarafından yeni bir Doğu ile Batı arasında bölünme hattı, Demir Perde olarak algılanıyor. Ancak burada niyet bu değil" dedi. (www.ntv.com.tr/galeri/dunya/avrupali-liderlerden-abnin-gelecegi-bulusmasi,47x9GpxjOEmYJh0CTNJEiQ.) Oysa niyet tam da Juncker'in örtbas etmek istediğidir.

AVRUPA KRİZİ YAPISALDIR

Genelde Avrupa eklektik bir yapıdır. Bu nedenle AB de iğretidir, birbirine iliştirilmiş üyelerden oluşmaktadır. Bu durumu, krizden çıkış yollarını konuşan Avrupa liderlerinin kabul ettiğini daha önce gördük. AB'nin zaten bölünebilir iğreti bir birlik olduğunu bildikleri için "kontrollü bölünme" fikrine sıcak bakılıyor.

AB birlik olamamıştı: Demek ki AB, bunca ortak müktesebat yaratmış olmasına rağmen 70 yıla yakın süren entegrasyon süreçleri sonucunda bile geri dönülemez bir aşamaya varamamıştır. Harcanan bunca emek ve masraf, AB'yi üyelerine sevdirmek ve üye olmayanları da özendirmek için yapılan propaganda, krizle birlikte çöpe atılmıştır. Diplomasinin canbazlıkları ile ancak 70 yıl sürdürülebilen Birliğin bu şeklinin bir 70 yıl daha devam ettirilmesi fikrine sıcak bakan kalmamıştır. Önerilen çareler, Brexit'in domino etkisi yaratmasını, önlemeye olmasa bile, geciktirmeye yöneliktir.

Sadece 1990 sonrasında kesintisiz sürdürülen genişleme ve tüm Avrupa'yı kapsama politikasının göz boyamaktan ibaret olduğunu gelinen noktada herkes görmüş bulunuyor.

Başlarken elimizde, “demir perde” ile ortadan bölünmüş bir Batı, bir de Doğu Avrupa vardı. Bugün gene bu var. Bu nedenle ülke halkları "aldatıldık" diyerek ayrılmadan yanadır.

Elbette 500 milyona yakın “iyi niyetli” Avrupalı “iyi niyetle” aldatılmıştır. Buna Türkiye'de “iyi niyetle” aldatılan “iyi niyetli” 80 milyon insanı da rahatlıkla ilave edebiliriz. Aldatma ekonomik alanda yaşanmamıştır, çünkü ekonomi somut verilerle yaşanır. Asıl aldatma "Avrupa Merkezci" ideolojinin AB adı altında "yeni bir medeniyet projesi" ambalajıyla sunulmasıdır.

O halde biz şimdi, AB çökerken "Avrupa medeniyeti çöküyor" mu demek zorunda kalacağız? Yaşanan medeniyet krizi midir? Demek ki ülke ve toplumların yelkenleri dolduran politikaya güvenerek denizlere açılmaması gerekmektedir. (www.bbc.com/turkce/haberler/2016/06/160616_almanya_ingiltere_referandum_uyari.)

AB ZATEN YOKTU

Ortak Para Avro, Avrupa'yı bütün üye ülkeler için somut ortak bir alan yapacaktı. Bu kurgu gerçekleşmedi. Mali kriz birliğin Güneyindeki ülkeleri kopardı. Bir daha oluşmayacağı varsayılan ulusal sürtüşmeler canlandı. Bunun nedeni açıktı, ülke insanları krizde umutlarını, uzaktaki bir Avrupa'ya değil, içinde olduğu kendi ulusal hükümetine bağlıyordu. Halkların günlük yaşamında AB diye bir şey zaten yoktu.

Avrupa parlamentosunun da ekonomik krizde hiç bir soruna çözüm üretemeyeceği anlaşıldı. Küresel kriz AB'nin siyasal kurumsallaşma yönünden de pek bir mesafe alamadığını deşifre etti. Güç dönem kararlarının AB kurumsal yapısı (Brüksel ya da Strasbourg) altında verilemeyeceği açıkça görüldü. Ülkeler sıkıntıya düştüklerinde AB'nin kapısını çaldıklarında bir sonuç alamayacaklarını bildikleri için  problemleri "kendi aralarında" çözmeye çalıştılar. Çünkü vasat sorunların hallinin bile AB kurumlarının kapasitelerini aştığı anlaşıldı. İkili ya da çoklu sorunların çözümünde iktidar kapasitesi AB kurumlarında değil, ilgili ülke devletlerinde olmaya devam etti ve ediyor.

AB'nin mimarisi hatalıdır: AET sancılı fakat başarılı bir ortak ticaret alanıdır. AB ise bunun üzerine oturtulan bir projedir. Mimarisi, Avrupalı ulus devletleri Avrupa Birleşik Devletleri (2. ABD) olarak birleştirmeye dayanır. Projenin sakatlığı, Avrupalı ulus devletlerin "ekonomi" ve "politika" aracılığıyla aşılabileceği varsayımına dayanmasıdır. Almanya, Fransa, İtalya AET deneyiminden ve “Refah Toplumu” (1960-1980) döneminden ilham alarak Avrupa’yı Birleştirme fikrine ısınmışlardır. Fikir Avrupa'nın eski ve yakın tarihine ters düşüyordu, çünkü Avrupa tarihinde Birlik girişimleri çok kez denenmiş ama başarılı olunamamıştı. Son bir deneme için cesaret verici gelişme ise Berlin Duvarının yıkılması olmuştur. Sosyalist sistemden çözülen Doğu ve Orta Avrupa ülkelerini (Polonya, Estonya, Letonya, Litvanya, Macaristan, Çekoslovakya, Romanya, Bulgaristan, Yugoslavya) kapsayan "Tek Avrupa" politikası apansız gündeme sokulmuştur. Politika çürüktü, "Kervan yolda dizilir" anlayışı egemendi, son durakta Avrupa kervanına Ukrayna'nın da katılacağı tasarlanmıştı.

Avrupayı birleştirmeye yönelik son deneme verili Avrupa gerçekliğinden kopuktu. Bu nedenle projeye İngiltere (Thatcher) ve Fransa (Mitterrand) kuşkuyla bakıyor, Almanya ve ABD ise bastırıyordu. Zorluklardan biri şurda idi: Batı Avrupa ile "Öteki Avrupa" arasında ekonomik gelişmişlik ve refah uçurumu vardı. Kapitalizm, Batı Avrupa'da en ileri, Güney Avrupa'da orta ileri düzeyde gelişmişken Orta ve Doğu Avrupa ülkelerinde yeni başlıyordu.

Bu tarihî tablo üzerine kurulan varsayım şu idi: Gelişkin Batı Avrupa, bir yandan kendini geliştirmeye devam ederken diğer yandan da yeni katılan Orta ve Doğu Avrupa ülkelerini geliştirecek, belli bir zaman dilimi içinde aradaki gelişmişlik mesafesi kapanacak, tam bütünleşmeye varılacaktı.

AB'nin mevcut yapısı ve işleyişi Avrupa'nın gelişmiş bölgesi ile gelişmemiş bölgesi arasındaki farkı kapatamazdı. Çünkü bu varsayımın gerçekleşmesi, gelişmiş Batı Avrupa'nın gelişmemiş Orta ve Doğu Avrupa ülkeleri lehine fedakârlıkta bulunmasını gerekli kılıyordu. Bu, neoliberal bir kapitalist bütünleşmenin mantığına ters düşüyordu. Nitekim süreç, gelişmiş Avrupa'nın gelişmemiş Avrupa'yı bir "iç sömürge" haline getirmesiyle sonuçlandı.

Avrupa'yı bütünleştirme projesinin bir diğer mimari hatası ise şu idi: Orta ve Doğu Avrupa ülkelerinin ekonomileri sosyalist idi. Sosyalist ekonomiden bir gecede vazgeçilmiş idi. Sosyalist ekonomilerle kapitalist ekonomilerin bütünleştirilmesi gibi bir deney ilk kez yaşanıyordu. Devlet mülkiyetinden vazgeçip özel mülkiyete geçmek basit bir idari karar meselesiydi ama sosyalist bir ekonomiyi kapitalist ekonomiye dönüştürmek mümkün  olabilecek miydi? Çünkü her iki ekonominin geliştirici dinamikleri akla kara denecek ölçüde birbirinin zıddı idi. Sosyalist ülkelerin önüne konulan bütünleşme şartı, siyasi, idari ve hukuki açıdan liberalizasyon idi. Liberalizasyon devletler eliyle kolayca gerçekleştirildi. Şekil olarak kapitalizme benzeyen bir modele ulaşıldı. Ancak yerli sermaye sınıfı yoktu. Sadece, bir geçiş dönemi boşluğunda devlet yetkisine dayanılarak ele geçirilmiş kamu sermayesi vardı. İnsan kaynakları bakımından sosyalist ekonomiler çok zengindi; bu zenginlik sosyalist ekonomi için bir şey ifade ediyordu, kapitalist ekonomi açısından ise işe yaramayan bir zenginlikti.

Avrupa'nın kronik sorunu Almanya'dır: Tarih günümüze, iç kavgaları hiç bitmeyen bir Avrupa devretmiştir. AB, Avrupa'nın bu iç sürtüşme potansiyelini ortak bir ekonomik gelecek beklentisi yaratarak tarihten silme projesidir. Avrupa'nın Birliği fikrine her zaman en güçlü biçimde sahip çıkan ülke Almanya olmuştur. Paradoks gibi görünür ama gerçektir; Avrupa Birliği hayalini gerçekleştirmenin en büyük engeli de, bizzat Almanya'nın kendisidir. Şöyle formüle etmek mümkündür: Almanya istemezse Avrupa birleşemez, ama isterse de birleşemez.

Avrupa Birliği (AB) Almanya'nın öncülüğünde kuruldu ve 70 yıllık bir süreçte Almanya'yı Avrupa'nın ekonomik patronu durumuna getirdi. 2007 krizi ile birlikte AB'nin sorun çözebilen bir yapı olmadığı açığa çıktı. Bunun üzerine Almanya'dan karar alıcı olması ve Avrupa'nın ekonomik krizini çözmesi istendi. Bu gelişme AB'nin prestijini ve otoritesini sıfırladı. Üye ülkelerin bir çoğundan, "AB bürokrasisi kendini yönetiyor, Avrupa'yı değil" şeklinde itirazlar yükseldi. Bu itirazlar özünde, AB'ye ama çözümü Almanya'ya devrettiği içindi. Avrupa toplumlarının şuuraltındaki, Birinci ve İkinci Dünya Savaşlarının sorumlusu Almanya yeniden canlandı. Krizde Almanya üzerine düşeni yeterince yapmaya çalıştı ama Fransa ve İtalya  iktidarları Almanya'dan beklenen ve kısmen elde edilen dinamizmi gösteremedi. "Merkezi güç" konumu ve rolü tek başına Almanya'ya düştü. Krizin nedenleri ve sonuçları analitik süzgeçlerden geçirilmeden hızla politika alanına aktarıldı ve kullanıldı. Burada kaydetmek gerekir ki, Almanya, "krizi ben çözerim" diyerek öne atılmadı. Almanya'ya bu rol dışarıdan verildi. Kriz döneminde Rusya ve ABD yönetimleri AB'nin kurumsal varlığını ve kimliğini atlayarak Avrupa'nın tartışılmaz patronu olarak gördükleri Almanya'yı muhatap alıp onunla iş görmeye başladılar. Bu politika AB içerisinde normal işleyiş mekanizmalarını felce uğrattı ve Birliğin kendi kendini yönetemediği sonucuna yol açtı. Almanya Avrupa'nın nasırı idi, ona basıldı.