“Çocuk insanın babasıdır”

Ana-baba, aile, gelenek, ülke, din, kültür, ulus, vb... Toplum­sal olarak belirlenen bu aidi­yetlerin hangi biri çocuğun kendi se­çimi? Hiç biri değil. Olması da bek­lenemez. Oysa çocuğun çocuk olarak ve büyüdükçe kaderini belirleyen en hayati gerçeklik budur.

Çocuk, içine düştüğü aidiyetlerin karmaşık ortamında “çocuk”luğunu yaşayarak kendini idrak eder. Kendini idrak (büyüme) süreci boyunca top­lumsallaşma çarkından geçecek bir “insan müsveddesi”dir. Toplumsallaş­manın işlevi, çocuğun ve çocukluğun –aileden başlayarak– inkârında so­mutlanır.

Ana-”baba” sıfatlı büyüklerin gö­zünde çocuk, kendisi değil, onların “çocuğu”dur. Onlar çocuklarını başka gözle göremezler de. Görmeye kalktıklarında, her türlü toplumsallıkla yüklü kendi kişiliklerinde çat­laklar, kırıklar belirir; gerçek kişiliklerden çok, “maske” kişilikler üzerine kurulu aile içi denge kadar, aile ile toplum arasındaki denge de bozulur. Bu yüzden ana-babayla (“ana”yla ve “baba”yla) çocuk arasında uyum, karşılıklı anlayış, barışıklık çok az yaşanan, çoğunlukla hiç yaşanmayan bir durumdur. Olabildiği kadarıyla, çocuğun çocuk­luğunu inkârı üzerinden sağlanır. Çocukla cebelleş­me araya dadıların, haminnelerin, ya da yatılı okulların girmesiyle hasıraltı edilebilir kimi haller­de, ama o da cebelleşmenin başka düzlemlerde, başka biçimlere bürünerek sürmesi demektir. Ço­cuklarıyla başbaşa kalan ailelerde ise sorun bütün açıklığı ve keskinliğiyle kendini dayatır: evin içi şikâyet kutusuna döner.

Çocuğun, rüştünü ispat etmezden önce kendi gerçek varlığını çocuk başına ispata kalkması ya da kendine özgü çocuk dünyası ile aileyi işgal etme­si aile açısından da, toplum açısından da kabul edilebilir bir şey değildir: hayatı altüst eder. “Hayat” ne? Onu ailenin dışında belirleyen ve tanımlayan gerçeklik. Kendi aidiyetleri olmayan çocuk o ger­çekliğin içine düşünce artık o aile için hiç bir şey eskisi gibi olmayacak. Bunu aile kısmen yüklenir; “hayat” denilen şey, hiç yüklenmez: onu kendi (“hayat”ın) sûretinde halli hamur et­meye aileyi memur eder. “Hayat”ta da artık hiç bir şeyin eskisi gibi olamamasına yol açabilecek bir potansiyelin önü aileden başlayarak kesilir.

Oysa kendine özgü çocuk dünyası ile aileyi ve hayatı işgal etmeden ço­cuk nasıl çocuk (ya da kendisi) olabi­lir? Çocukluk, çocuk olma, çocuğun kendi varlık dünyasıdır ve o dünya onun için de, mutlak olarak da, varo­luşun ve hayatın ta kendisidir. Büyük­lerin gözünde ise o, ne de olsa, “Ço­cuktur işte!” Bunun içindir ki, kendi olmakta, kendi dünyasını yaşamakta direnen her çocuk mesela “haylaz” olmaya önce aday, sonra mahkûmdur. Ona göre muamele görür. Tembihle, tekdirle, olmazsa kötekle ya da –eğer kısmetiyse– tatlı sözle yola getirilir, uslanır. Yola gelmek, kendi olmamayı öğrenmek ve öğrendiğini içselleştirmektir. Buna “adam olmak” da denir. Aile, çocuğun teslim alınarak “adam” edildiği ıslah evidir. Orda çocuk, çocuk olarak ken­dini yaşamaz, ona tanımı büyüklerce konulmuş bir “çocukluk” yaşatılır. “Islah”, iyi hâle koyma, dü­zeltme demek. “Sulh”la karabeti var. Onun da Türkçesi “barış”, biliyorsunuz. Yani büyüklerin dünyasının çocukla barışık olabilmesi için çocuğun “düzelmesi”, yani çocuk olmaktan çıkması, çocuk yaşında çocuk olmaması gerekiyor.

“Büyütme”, “yetiştirme” kavramları gerçeği ele veriyor. Çocukluk bir an önce atlatılması gereken bir hastalıktır âdeta (çocuk için hayatın –ezel ebed boyutunda– ta kendisi değilmiş gibi!) Ana ve ba­ba için de hayatlarının en yaşanılası döneminde başlarına sarılan bir müsibet, en azından yük. Yük, çünkü aileyi toplum adına birlikte götüren ana-baba çocuğa daha şimdiden büyükmüş gözüyle bakar­lar. Ondan istenen ve beklenen budur: çocukluk et­memesi. “Bu da yapılmaz ki!.. Herkesin çocuğu var!.. Aklını kullansana, yavrum!..” Terbiyeli may­mun bile daha fazla hoşgörüye mazhardır, çünkü onun aklı yoktur. Çocuk akıl sahibi insan müsved­desi sayıldığından çocukluğu bağışlanmaz. Çocuk aklı, akıldan sayılmaz. Bilinegelen akla aykırı dü­şer çünkü. Üç yaşında bir çocukla yarım saat başbaşa kalın, bildiğiniz aklınızın her an sorgulanmakta olduğunu görür ve sonunda isyan edersiniz. O yüzden çocuk, büyüyüp de çocuk olmaktan çıkıncaya kadar ya kavga kıyamet yola getirilir, uslandırılır, ya da yine kavga kıyamet katlanılır ona. Katlanılır da, hayatın ana-baba için, çok büyük ekseriyetle, bundan ibaret olduğuna iman edildiği için katlanılır . Bu arada çocuğun onlara nasıl, ne kadar katlanmakta olduğu hiç akla gelmez.

Çocuğun “adam” edilme süreci kendi içinde çelişkilidir, çünkü her bir çocuğun kendine özgü çocuk kişiliğinin oluşmasında ona gösterilen ilgi, sevgi, sevecenliğin, bakımın payı büyüktür. Çocuk  kendi  başına, salt kendi iç yapısı ve dürtüleriyle “kendine özgü” kişilik edinemez. Onun kendine özgülüğü, toplumsallaşmasının bir türevidir. Bu demektir ki, ona bir elle verilen öbür elle alınarak büyür çocuk. Toplumsallaşmanın ikili, çelişik karakteri mevcut toplum kapısında mündemiç çelişkiyi yansıtır. Hep sözü edilen sevgiye, sevecenliğe rağmen büyüklerin küçüğe uyguladığı zorun, zorlamanın sonu gelmez. Sevgide zorlama, zorlamada sevgi vardır derler! Bu bakımdan her çocuğun büyüme macerasında yeri  olan buluğ çağı tepkimeleri, mesela, salt hormonal bir fenomen olmaktan çok uzaktır.

Böyle olması, evet, nesnel olarak kaçınılmazdır ama, toplumsallaşmanın içinde taşıdığı çelişkinin niteliği –ve ona bağlı olarak dozu– toplumun yapısına göre değişir. Çocuk ne de  olsa  “insan”  olmaya namzet bir küçük hayvandır. Salt olmasa da görece, zordan ve zorlamadan çok, sevgi ve sevecenlikle ya da bunların zoru dengelemesiyle değil, zorun niteliğini belirleyen bir süreçte insanlaşabilmesi, buna tahammül edebilecek bir  toplum  yapısını gerektirir.

Çocuğun “adam edilme” süreci, içinde yaşadığımız kapitalist toplumda egemenlik olgusunun bütün tezahürlerini içeriyor: hegemonik koşullanma, baskı, tehdit, sömürü, tahakküm, zulüm, hiçe sayma... Toplumda geçerli hâkim görüşler hâkim sınıfların görüşüdür demişti Marx. Çocuğa dayatılanlar da, esas itibariyle, hayatın pratik ihtiyaç ve gereklerinin karşılanması adına, sınıflı toplumun ihtiyaçları ve gerekleridir. Büyük çoğunluğu da ideolojik içeriklidir.

Çocuğun çocuk başına her özlemi, her dileği, her girişimi izne bağlıdır. “N’olur anne !... Şimdi olmaz!... Niçin? Çünkü!...” Çocuğun buna itirazı, niçin izin gerektiğini anlayamadığından değil, doğrudan, izne itirazdır. Çocuk şımarmasın diye böyle davranılır çocuğa... İstediği bir şeyin o an ya da asla olamayacağı ya da olmayacağı (“İşte!...”) ona öğretilmelidir. Onun kendi adına kendi ihtiyaçları yoktur; büyüklerin akıl terazisine vurularak saptanan ihtiyaçları vardır. O ihtiyaçIarın niteliği ya da karşılanma ölçüsü  üzerinde ona ne takdir, ne de söz hakkı tanınır. Tanınırsa, çocuk “şımarır”! Oysa şımarıklığın bütün kıstasları büyüklerin kendi yaşadıkları hayata referanslıdır. Çocuk kendisi asla şımarmaz. O sadece, geçmişi ve geleceği, doğruyu ve yanlışı bilmeksizin, umursamaksızın (bilmesi, umursaması da gerekmez) içinden geldiği gibi gününü yaşar. Başka ne yapacaktır?  Tam da bunun için, “şımarmasın” diye üzerine yürünür: sindirilip yola getirilmek istenir. “Yol” çocuğa değil, büyüklere, çocuk için hayata değil, “hayat”a dairdir. Şımarıklık çocuğun vakitsiz “büyümesi”dir. Her şımarık çocukta içine düştüğü aile ve çevrede öne  çıkan sınıflı toplum değerlerini yansıtan, “büyümüş de küçülmüş” gibi bir haller vardır: açgözlü bencillik, hinlik, kibir, sahte göz yaşları, sevgi sömürüsü, zorbalık, vb.

Çocuk/ana-baba ilişkisinde eski Roma hukukunun temel ilkesi: mal sahibi/mal (köle sahibi/köle) ilişkisinin pratikte hâlâ geçerli olduğu görülebilir. Pater familias (aile reisi) çocuğunu dilediği gibi cezalandırabilir, öldürebilirdi de. Dilerse, satardı.1 Bugünün aile babasının öyle yetkileri iyi ki yok ama evinin içinde fiilî durum da mı yok? Kendi çocuğu değil mi, sever de, döver de! Neredeyse dilediği gibi, tutturabildiği fiyata satar da... “Çocuğu” (onun çocuğu) malı mülkü gibi sanki kendisinin bir uzantısıdır. (Büyükanne-babaların torunlarına genellikle daha müsamahalı davranmaları, “şımarmasına” göz yummaları da bundandır. Çocuk onların değildir.)

Bu ilişkide ailenin varlıklı  ya da  yoksul  olması pek farketmez. Varlıklı ailede, ailenin zengin ve rahat hayatından çocuğa düşen payın bedeli ona şu ya da bu biçimde acımasızca ödetilir gerçi. Zengin ailelerde  hiç de nadirattan olmayan isyankâr ya da “hayırsiz” evlat fenomeni, öyle ortamlarda “al bebek, gül bebek” yetişen çocukların içinde  biriken derin hıncın ve o hıncı doğuran yaşantının göstergesidir.

Yoksul ailelerde ise neyin ne olduğu çok daha açık ve belirgindir. Ailenin toplumdan soyutlanmış bir özel alan olmadığı en iyi orada belli olur. Çocuk, aileye emanet edilmiş bir tür “toplum  kölesi”dir. Sözgelimi çocuk emeği sömürüsü (yoksul aile çocuğunun başındaki en büyük, yaygın belâ) sömürü toplumunun, çocuk üzerinde aile aracılığıyla ya da doğrudan tasarrufunun çarpıcı bir biçimidir. Tasarrufun ucu çocuğun ev işinde ya da küçük, orta boy işliklerde acımasızca çalıştırılmak üzere satışa çıkarılmasına,2 göz göre göre ve pervasızca fuhuş nesnesi olarak kullanılmasına, kimi Latin Amerika şehirlerinde olduğu gibi her gün sokaklarda kuduz köpek gibi itlâf edilmesine, kaçırılıp “taze” organlarının çalınmasına kadar gider. Afrika’nın bir çok ülkesinde bir süredir “kabile savaşları” görünümü altında süregelen uluslararası çıkar çatışmalarında Batı’lı özel “güvenlik” şirketlerinin girişimleriyle silahlandırılıp eğitilerek savaşa sürülen “çocuk müfrezeleri” olduğu da biliniyor. Bütün bunlara istisna diyebilirsiniz. Yoksul aile çocuklarının sayısı kadar, bütün dünyada sık sık açığa çıkan kötü muamele, zulüm, istismar örnekleri –ve bilinmeyen, duyulmayan daha niceleri– “istisna”nın kuralın bir parçası olduğunu gösteriyor.

Bütün dünyada her yıl ortalama 14 milyon çocuk, açlıktan, yetersiz beslenmeden, hastalıktan, kitlesel göç ve yerel savaş koşullarından ölüyor. Beş yaşın altında 200 milyon çocuk yine her yıl açlıktan ölme tehlikesiyle yüz yüze. 625 milyon çocuk yeterli ve sağlıklı beslenme imkânından yoksun. Bunların 165 milyonu bu yüzden büyüme ve gelişme bozukluğu içinde yetişiyor. Her 100 çocuktan 25’i –yaşı geldiği halde– okuma yazma bilmiyor. Yoksulluk içinde yaşayan çocuk sayısı toplam olarak 1 milyar! 5-14 yaşlarında 250 milyon çocuk hiç bir güvence taşımayan koşullarda her işte çalıştırılıyor. Bu toplamda, her yerde ev işlerine koşturulanlarla Çin’de ve sanayileşmiş ileri ülkelerde çalışan çocuk sayısı yer almıyor. Sanayileşmiş ülkelerde de tarımda, ev işlerinde, satıcılık gibi mesleklerde çocuk işgücünün kullanıldığı bilinmekte. Bunlar UNICEF ile Dünya Gıda ve Tarım Örgütü (FAO) kaynaklı veriler. İstatistiklere girebildikleri kadarıyla. Bu arada bütün dünyada her yıl 1 milyon civarında kız çocuğuna fuhuş “sektörü”nde “iş” bulunduğunu (ya da yaratıldığını) belirtmekte yarar var. Uzakdoğu “kaplanları”nın av alanı içinde Tayland, Laos, Filipinler gibi ülkelerde nicedir çocuk fuhşunda uzmanlaşmaya yönelen “turizm sektörü” ailelere ekmek parası, devlete vergi, kayıt dışı sermayeye birikim sağlamada “harikalar” yaratıyor! Türk-İş Çalışan Çocuklar Bürosu’nca derlenen verilere göre Türkiye’de çalışan her 100 kişiden 32’si çocuk (6- 18 yaş arası). 4 milyon çocuk (çocuk nüfusun altıda biri) aile gelirine katkıda bulunabilmek için hertürlü sosyal güvenceden yoksun koşullarda, yıllık izne çıkmadan, normalin üçte biri kadar ücretle günde ortalama 10-14 saat, sigortasız çalıştırılıyor. Bunlar arasında metal, çimento, ağaç işleri gibi ağır ve tehlikeli işler de var. Bütün dünyada 5-11 yaş arasında 60 milyon çocuk böyle tehlikeli işlerde çalıştırılıyor. Bir de bütün gününü sokaklarda geçirip ayakkabı boyayarak, kağıt mendil satarak, yoğun trafik ortasında otomobil camı silerek ya da doğrudan dilenerek (dilendirilerek), vb. evlerine ayda en azından 50-60 milyon TL. götüren sekiz, dokuz yaşında çocuklar var. Yalnız onların kazandıkları para evin beyaz eşya taksitlerini ödemeye yetmez mi? O eşyayı üretenlere, pazarlayanlara sormalı! Devlet istatistik Enstitüsü’nün açıkladığına göre bütün çocukların % 13’ü (2,5 milyonun üzerinde çocuk) okula gitmiyor ya da okumayı yarıda kesiyor. Nedenleri arasında okulun çok masraflı olması, dışarda bir işte ya da ev işinde çalışma, ailenin izin vermemesi sayılıyor. Okula giden çocukların % 62’si haftada on saatten fazla oyun oynarken, okumayanlar arasında bu oran % 36.

Türkiye’de ve Türkiye gibi ülkelerde doğum ve nüfus artış oranının görece yüksek olması bütün bunlarla doğrudan bağlantılıdır. Her yerde hayat düzeyi yükseldikçe doğum oranı düşer: çocuk emeği sömürüsüne ailenin ihtiyacı azalır. Aşırı nüfus artışını geleneğe, kültüre, cehalete bağlayan görüşlerin safsata olduğu çok açık değil ama, bence kesin. Vahşi kapitalist koşullarda gelenek, kültür ve hattâ “cehalet”, yoksul ailenin hayatta kalabilirliği açısından işlevsel bir “değer” taşıyor. O da vahşi sermayenin kendi çıkar ve kazanç hesabında vazgeçilemeyecek bir değer ifade ediyor.

12 Ekim 1998 tarihli Hürriyet gazetesinde bir haber. Başlığı: “Avrupa’ya Çocuk Resti”... Türkiye Giyim Sanayicileri Derneği Başkanı olan zat, İstanbul Tekstil Fuarının açılışında konuşuyor: “Avrupalı firmalar bizden çevre standardı, kalite isteyip çocuk işçi çalıştırmayın diyor. Türkiye sekiz yıllık eğitimde önemli bir adım attı... Ama Avrupalılar bir de bize ucuz mal satmak zorundasınız diyor. Bu girdiğimiz yükün faturasını benim sektörüm ödeyemez. Avrupalılar girdiğimiz bu yükün bedelini ödeyecekler mi ki bizden ucuza satmamızı bekliyorlar? Hongkong, Çin, Hindistan çocuk işçi çalıştırmıyor mu? Niye onların üzerine gitmiyorlar da işe Türkiye’den başlıyorlar?”

“Rest”in Avrupalı firmalara mı, yoksa Türkiyeli yoksul ailelere mi çekildiği belli değil demeyin, belli! Bugün de, Türkiye Giyim Sanayicileri Derneği Başkanı gibilerinin bir gözü AB’de ise, öbürü –hâlâ– altından kalkamayacakları “yükün bedeli”nde!

Çalışan çocuğun uğradığı kayıp hep ilk akla geldiği gibi yalnız eğitimden değildir. Sağlığından, bakımından, istirahatinden, oyunundan/eğlencesinden, potansiyellerinin geleceğinden, huy, ahlak ve fizik güzelliğindendir de aynı zamanda. Kısacası, daha o yaşta çalınan hayatındandır. 19. Yüzyıl'da kapitaliz- min dillere destan sanayi devrimi, büyük ölçüde, büyüklerle bir tutulup –hattâ tam da çocuk ve küçük olduğu için– en ağır işlere, sözgelimi yeraltı madenlerinde yetişkinlerin sığamadığı galerilerde, dehlizlerde çalışmaya sürülerek çocuklukları harcanan “insan müsveddeleri”nin sırtları üzerinde yükselmiştir. Yani modernist kapitalizm insanlığa sanıldığından çok daha pahalıya oturmuş, etkileri bu güne kadar gelen ve bu gidişle geleceğe de uzanacak olan ağır tahribata neden olmuştur. Çocuklardan çalınan hayat, gelecek kuşakların insan potansiyelinin yağma edilmesidir çünkii.

Bütün bunların geçici olgular olduğunu, dünyanın gidişinin her çocuğa dünkü ve bugünkü olumsuzluklardan arınmış bir gelecek vaadettiğini söyleyip herkesi buna inandırmaya kalkanlar var. Var da, Bir: ilerde düzelecek (demek ki pekâlâ düzelebilir) bir durumun ceremesi niçin bugünün çocuklarına çektiriliyor? Onlar yarın uğruna (hangi yarın?) bugün feda edilen kurbanlar mıdır? İki: onca hayat herkesin yarını için mi, yoksa birilerinin bugünü için mi harcanıyor? İki buçuk: onca hayatın herkesin yarını için de harcanması caiz midir? Caizse, buna kim, nasıl karar veriyor? Değilse, bu durum daha ne kadar sürecektir? Niçin sürecektir? Üç: o çocukların harcanması kaçınılmaz mıdır? Kaçınılmazsa niçin, hangi koşullarda “kaçınılmaz”dır. O koşullar “değişmez” koşullar mıdır, değiştirilemez mi? Değiştirilemezse niçin değiştirilemez? Dört: dünyanın ve zamanın gerçekliği bu olguların hiç de geçici olmadığını gösteriyor. Dünyada yoksulluk global olarak az bir miktar da olsa azalır gibi görünüyor ama yoksullar hızla daha da yoksullaşıyor ve yoksul çocukların hâlini ve geleceğini malûm kadere mahkûm eden koşullar daha da ağırlaşıyor. Her yerde zengin/yoksul uçurumu hızla büyüyor. Nihayet, Beş: dünyanın yoksul çocuklarına böyle bir hayat sunan ve bunun onlar için değişmez kader olduğu temel varsayımı üzerinde varlığını sürdüren bir düzene sahip çıkmak, ondan başkasının olamayacağını düşünmek ve herkese düşündürmeye çalışmak, buna itirazı olanlara alayla ya da öfkeyle saldırmak ne demektir? O itirazı yükseltenlerin, o çocukların böyle harcanmaması için dünyanın düzeninin değişmesi, hem de hemen bugünden değişmeye başlaması için harekete geçenlerin üzerine çevrilen namluların arkasında yer almak değil midir? Şiddetse, işte şiddet! Ay sonunda yoksul hânelerin her birine giren fazladan 50-60 milyon banknotta (onun kadar da, sanayicilerin, pazarlamacıların her yıl bir kaç kez  katlanan cirolarında) gıcırdıyor! Bu böyleyken, toplumda şiddetin kökü tarihte, aile içi şiddet geleneğinde, babaları tarafından dövülmüş babaların çocuklarını dövmesinde yatıyor demek ucuzundan “sosyoloji” ve “felsefe ” satmaktır. Ayda şu kadar milyon fazladan gelir beş-altı kişilik ailede gerginliği az da olsa hafifletiyorsa, onun olmadığı zamanki gerilimi düşünün. O gerilimden onca çocuğun payına düşen şiddeti düşünün. O gerilim ve şiddet ailenin içini kendili ğinden ya da geleneğin zoruyla mı işgal ediyor? Geleneğe nerden, nasıl bulaşmış? “Gelenek” hâlâ daha niye sürüyor? Çocuk sömürüsü üzerinden bir toplumun, bir ülkenin, giderek insanlığın geleceğine umutla bakanlar bugün o çocukların yaşadıkları hayatta mündemiç şiddete yatırım yapıyorlar, o şiddetin bütün yoksul hânelerde hükmünü sürdürmesine fetva çıkarıyorlar.

Çocuğun ailede maruz kaldığı her türlü gizli ya da açık şiddet ekonomik/toplumsal uzantılarıyla irdelenmezse aile de, çocuk da, şiddet de, gelenek denilen şey de doğru dürüst anlaşılamaz, tam yerine oturtulamaz.

Aile içinde çocuğunu döven baba dışarda “hayat”dan ve “kader”den muttasıl dayak yediği için çocuğa atılan dayak “Cennetten çıkma”dır: evrensel meşrûiyete mazhardır. Babanın şiddetinden çocuğu koruyan ve avutan “ana şefkati’ ise, büyüdüğünde ruhunda izleri kalacak ve yeni karmaşık biçimlere bürünecek sığınma dürtüsünü çocukta yaratan ve besleyen başlıca etkenlerdendir.3 Kaldı ki, evde kapalı kalsa da kalmasa da çocuk başına kaldığı için çoğu kez ana, babadan da daha çok döver çocuğu. Bunun salt bizim gibi toplumlara özgü olduğu da sanılmasın. Batılı ülkelerin çoğunda “çocuk hakları”na sahip çıkılması, çocuklarını döven ana babaların cezalandırılması gibi uygulamalar oralarda da bu tür davranışlar çok yaygın olduğundandır. Aile içi şiddet, çocuğa karşı olanıyla da, sınıflı toplum diizenini “sulh ve sükûn” içinde sürdürmede mündemiç şiddetin ta kendisidir. Üstelik çocuğa şiddet uygulamanın tek biçimi değildir dayak. Sözde şiddet içermeyen“ılımlı” cezalar, küsme, darılma, azar, vb. de o meyanda sayılmamalı mı? Çocuğa yönelik her türlü olmazlanma, yasak koyma, korkutma, tehdit, öcü gösterme –”Seni Arab’a veririm!”, “Türkler geliyor!”, “Bi patlattım mı!, “Başımın belası!”, “Geber, e mi!”, vb., vb...– çocuklu aile hayatının günlük akışının çocukta derin çağrışımlar ve izler bırakmadığı varsayılan değil, tersine, âdeta toplumsal bir insiyakla, bırakması istenen ayrılmaz bir parçasıdır. Sevgi, şefkat ifadesi niyetine “Yiyim mi seni? Hapur hupur!” diyerekten el kadar bebenin ödünü patlatmaktan duyulan zevkin ardında yatan nedir? Çocuğa daha o yaşta hayatın gerçekliğini, birilerinin birilerini, en çok da büyüklerin küçükleri yediğini, küçükler için büyüklere yem olmanın her an gündemde olduğunu, bilmeden de olsa aşılamanın daniskası! Büyük adam küçük adamı ya yutarsa? “Çocuk aklı!” deyip geçmeyin. Çocuk aklı, büyüklerin akima sığmayacak kadar sağlam mantık üzre işler.4

Özgül kişiliğin bileşke yönünün oluşumu sürecinde ilk elde aile ve aile çevresi, sonra sokak, mahalle, okul, vb. aracılığıyla çocuk şartlı reflekslerle donatılır: terbiye edilir. “Terbiye”nin Arapça ilk anlamı at, deve gibi hayvanları yetiştirme, yük taşımaya alıştırma, uysallaştırmadı. Daha ilginci var: “Uslu” çocuk, akıllı çocuktur. Türkçe “us”un Osmanlıca “akıl” olduğunu biliriz. Akıl’ın aslı, Arapça “akl”dır. O da devenin ayağına vurulan köstek ya da bukağıdır. Yani “uslu çocuk”, ayağından kazığa bağlanarak adam olmaya zorlanan çocuktur. Böyle olması, daha önce de değindim, çocuğun toplumsallaşması bağlamında, hiç olmayabilecek ya da olmaması gereken bir şey değil. Sorun, toplumun nasıl bir toplum olduğunda ve çocuğun ne gibi bir toplumsallaşma çarkından nasıl geçirilerek (hangi kazığa bağlanarak) ne tür bir insana dönüştüğünde, yani aklın ne gibi bir akıl olduğunda. Kişiyi, çocukluğundan başlayarak özgür kılmayı, kendine ait varlığının kendisi ve toplum için onca potansiyelle yüklü gelişimine yol vermeyi akıl eden bir akıl mı, yoksa onu hayvan yanı ağır basan bir varlık yerine koyup böyle gelmiş böyle gider bir hayat yolunda ehlileştirmeyi akıl kârı sayan bir “akıl” mı?

Çocuğun taşıdığı potansiyel aslında toplumun kendi potansiyelidir. Bugünü yaşayan çocuğun sır¬tına “geleceği” yıkan toplum onu kendi sûretinde yetiştirirken, önündeki seçeneklerden kendine gele-cek seçiyor, temel tercihlerini geleceğe taşıyor. Çocuğu “adam” etmekle kendine yarar görmediği yan¬ları (“kusur”ları) törpülenmiş, yarar gördüğü yanları (“erdem”leri) abartılmış insanlar yetiştiriyor. Bu sözde erdemleri burda sayıp dökmeye başlasak sonu gelmez. Bir ilginç örnek: “çocuk oyunları”. Hiç biri çocukların kendi icadı ya da tercihi değil; hepsi büyüklerce onaylanan büyüme egzersizleri: çocuğun kişiliğinin gelişmesini belli ve belirli kalıplara dökmenin araçları. Örneklerini hep biliriz. Bugün ne oluyor? Yenilik var mı? Var! Yeni, çağdaş terbiye usulleri, pratikleri. Beş yaşında bilgisayar ekranı önüne oturtulan, eline elektronik oyuncak tutuşturulan çocuk daha boyu bacağı aşmamışken sanal gerçeklikler âlemine itiliyor. Eski usul oyuncak otomobil ya da karnına basılınca bağıran bebek hiç değilse maddî, fiziksel bir nesnedir. Teneke otomobil gece yatarken yastığın altına konulabilir, taş bebekle koyun koyuna uyunabilir. İlişki salt ikame içerikli değil, doğrudan ve somuttur. Taş bebek ya da bez ayı kendi başına nesne olarak da sevilebilir. Atari’den hangi sûreti, imgeyi ya da en son Japon icadı avuç-içi bebeğini kim, nasıl sevebilir? Sevilen ne’dir? O neyin sevgisidir?5 Çocuk nesneden, doğadan, sokaktan, başka çocuklardan koparılıp bir tür “tecrit”e sokuluyor. Orda “bütün dünya” sözümona önüne seriliyor. Sokakta, bahçede, evin bir odasında, şurda ya da burda birlikte oyunun, yaramazlığın, nineler ve dedelerle yârenliğin, yaşanan hayatın hiç olmazsa bir bölümünü büyüklerle paylaşmanın yerini, masa başında ya da bir koltuk köşesinde tek başına “akıllı uslu” oturup, herkesi de kendi âleminde rahat bırakıp oyalanmanın öne çıktığı, önceden bir yerlerde programlanmış bir âleme, “internet çocukluğu”na salı¬verilme alıyor. Olan, çocuğun kapitalist toplumun yeni gelişim süreçleri doğrultusunda esir edilmesi, toplumun kendini ona (topluma) dayatılan “kendi sûreti”nde yeniden üretmesidir. O sûrette görünen, her an çarpıtılıp saptırılmaya açık sanal bilgiden, sanal özgürlükten, sanal mutluluk ve tatminden başka nedir? Sanal olmayan şey, çocukluktan başlayarak herkesin ve bütün toplumun ayağından bağlandığı ve bağlı tutulduğu kazıktır.

Çocuğun terbiye sürecinin çağdaş aile hayatında bir başka veçhesi, onun ana-baba ve “ana-baba” ile, onların da “çocuk”la ve kendi çocuklarıyla başbaşa olmaları durumudur. Genç ana-baba, daha önce âdeta hiçe sayılıp da on sekiz yaş dolaylarında rüşte ermiş olmanın henüz sarsıntısını yaşarken, aile içinin ve dışının bütün sorunlarını, sorumluluklarını üstlenmeye mahkûm ediliyorlar. Seks sorunları tam ayyuka çıkmadan apar topar evlendirilmiş ya da kocaya kaçmasına razı olunmuş genç kız yeni “yuva”sında “yavru”suyla cebelleşerekten kendi de bir yandan büyümeyi sürdürüyor. Yanında bir de en az onun kadar sorunlu, başında kavak yelleri esen bir “koca” ve “baba” müsveddesi var. Genç adam da, “erkek gibi erkek” olmanın aile içi ve dışı sorumluluklarıyla yüz yüzedir. O da çocuğunu büyütür, yetiştirirken kendisi daha hâlâ büyüyecektir. Aile içinde “ana” ve “baba” olarak çocuğun karşısına dikilen iki kişi birbirlerinin yabancısı ve onların da karşısına dikili “hayat”ın esiridirler. İçine atıldıkları büyükler dünyasında o hayata ünsiyetleri arttıkça çocuğun kendi dünyasını, çocuk gerçekliğini kavrayabilmeleri ve kavrayabildikleri kadarını onunla iliş-kilerine yansıtabilmeleri imkânı da giderek azalır. Vakitleri de, takatleri de buna yetmez olur. Daha dünkü çocukların içine düştükleri bu durum, onlara yüklenen toplumsal rollerden, kendilerine düşen maske kişilikleri üstlenip içselleştirmeye zorlanmalarından kaynaklanıyor. Gittikçe karmaşıklaşan, sorun üstüne sorun yığan şehir hayatının doğrudan bir parçası olan aile içi hayat (hepimizin bildiği çarpıcı örnekleriyle lâfı uzatmadan söyleyecek olursak) genç karı-kocanın karı-koca olarak da, biri erkek biri dişi iki insan ve somut kişilik olarak da tepesine biniyor. Çocuk da bundan nasibini alıyor. Büyükler arası dırdırın, kimi zaman kavganın, çoğu zaman da ailede pek dışa vurulmadan alttan alta sürüp giden didişmenin, huzursuzluğun doğrudan tanığı oluyor. (Tanık olduğu durumların, olayların altında ne yattığını daha iki üç yaşından itibaren anlamadığı sanılmasın. Öyle sananlar, çocuğu anlamaktan ya âciz, ya da anlamaya dikkat ve vakit ayırmayan büyüklerdir.) Sonuç: ya evlenmeleriyle boşanmaları bir olmuş bir ana-babamn çocuğu olmanın sorunlarını yaşayarak, ya da onun “uğruna” sürdürülmeye uğraşılan sahte bir mutluluğun yalan, iki yüzlülük, kin ve nefret yumağı içinde “büyüyor”, “yetişiyor”.

Ailenin “yuva” görünümü altında yatan derin çelişki: çocuk olarak çocuk toplumun geçici bir eklentisidir. İlkel kabile topluluklarının kimi pratiklerinde görüyoruz: sözgelimi, erginleme törenlerinde delikanlılığa erişen erkek çocuk ezayla cefayla bir çeşit “öldürülür”, sonra yetişkin adam olarak “dirilir”. Artık bir başkasıdır. Çocuk dünyası ile büyükler dünyası arasında, bedeli ödenerek geçilmesi gereken bir sınır vardır. Uygar toplumda “rüşte erme” denilen şey nedir ki? Reşit olma öncesi ve sonrası arasındaki ayrımın “hikmet”ine, ancak, toplumun genel işleyişinde ve değerlerinde, toplumca “doğru” bilinen her şeyde mutlak bir hikmet olduğu varsayımıyla varılabilir. Buna göre, dünya nüfusunun şu anda aşağı yukarı yarısı, yani 2,5 milyar insan, itile kakıla güdülerek, sömürülüp yoğrularak o dünyaya “hazırlanması” gereken bir “yarı varlık’lar toplamı”dır. Bu bakımdan, “toplum” denildiğinde “Hangi toplum?” diye sormak gerekir.

Çocuklu ailenin “çocuk” sorunu sınıflı toplum gerçekliğinin her gün ve her anki somutlanışıdır. Dünyayı değiştirme kavramı dünyanın (hayatın) çocuk merkezli olarak devrimci yeniden yapılandırılması olarak kurgulanamaz mı? Çocuğa kendi âleminde ve kendisi için değil, büyütülecek, yetiştirilecek, o âlemden adım adım uzaklaştırılıp koparılarak şekle ve şemaile sokulacak, başkalarına –anaya, babaya, aileye, topluma, ulusa filan– ait bir tür hammadde olmaktan çıkaracak kadar değişmeyen bir dünyanın büyüklere de ne sağlayacağı sorgulanmamak mı? Çocuk milleti bugün hiç mi önemsenmiyor? Önemseniyor ama ne için ve nasıl? “Çocuklarımız geleceğimizdir!” Çocuk yok yani, büyüklerin (ya da toplumun) geleceği var. Çocuğun bugünü, onun için hiç bir şey ifade etmeyen, büyüklerin bugününün uzantısı bir “gelecek” uğruna hiçe sayılıyor, heba ediliyor. O dünya bir de çocuğun hakkı verilerek (“o hak işte o kadar!” denilmeksizin) ya da çocuk gözüyle ciddiye alınsa nasıl bir dünya olurdu? “Çocuğun dünyasf’na, şiirde, sanatta, bilimde, felsefede, çakırkeyif yârenlikte onca ilgi, övgü, hayranlık... ve sonra bu dünya! Bunca iki yüzlülüğün örttüğü gerçeklik “büyükler”e de reva mıdır?

*****

İnsanın biyolojik evriminde çocukluğun son derece önemli bir yeri ve rolü var: İnsan yavrusunun doğumdan sonraki gelişme süresi diğer memelilere kıyasla olağanüstü uzun; kimi bilimsel gözlemlere göre, insan yavrusu döl yatağında henüz tam gelişmeden, erken dünyaya geliyor. Bu demektir ki, doğum sonrası biyolojik gelişme ile toplumsallaşma iç içe bir süreç oluşturuyor. Bu olgu dikkate alınırsa, çocuğun bir tür “toplumsallaşma nesnesi” yerine konulmasının insanın ve insan toplumunun evrimini nasıl etkilemiş olduğu daha iyi anlaşılır.

İçine doğduğu toplumu kendi seçmeyen çocuğu bir toplumsallaşma nesnesi olmaktan çıkaracak süreçleri, toplumsallığın içinde devindiği sınıflı toplumu tarihe gömecek devrimci dönüşüm dinamikleri belirleyebilir ancak. O dönüşüm gerçekleşmedikçe, toplumsallığın işlevi insanın –çocukken de, büyüdükten sonra da– biyolojik tür varlığını sürdürme refleksi olmaktan öteye varamayacaktır.

18. Yüzyıl İngiliz şairi William Wordsworth, “Gökkuşağı” adlı şiirinde şöyle demişti:

“Çocuk insanın babasıdır."

1) Antik Roma’da “baba” (pater familias) ailenin sahibi konumundaydı. Aile, baba, anne, çocuklar ve kölelerden oluşurdu. Aile’nin Latincesi, “familia”dır. “Famulus”dan geliyor: köle demek. Familia’nın esas anlamı, evdeki köleler, hizmetkârlar , kâhyalar, vb.’dir. Resmî nikâhla evlenmiş  kadın ve çocuklar da onlar arasında sayılıyordu. Yine Roma’da ailenin sahibi sayılan babanın vasiyeti, biçim olarak (geçmiş pratiğin bir kalıntısı olarak) satış anlaşmasıydı.

2) Pakistan, Hindistan, Nepal, Endonezya, Brezilya, Kolombiya gibi ülkelerde çok yaygın. ABD’de de tarım endüstrisinin çoğu kez zehirli ortamlarında Meksikalı çocuklar çalıştırılıyor.

3) Katolik Hıristiyanlığın günah, ıstırap, kefaret ekseni üzerinde yükselen Meryem Ana imajının, 1500 yıldır köle sahipleri, feodal beyler, endüstri baronlarınca hayatları helâk edilen geniş yığınların en kutsal tapınç odağı olmasında bunun da büyük payı olduğu çok açık.

4) ”Yenilip yutulmak” üzere olan bebenin kollarını bacaklarını çırparak gülücükler içinde “mutlu” sesler çıkarması, hiç de o hallere konulmaktan duyduğu sevinçten değil, sahiden yenilip yutulacağı korkusundandır. Gülücükleri de, yaşına göre, olan ya da olmayan dişlerini göstererek kendini savunmaya geçmesinden. Kedi yavrularını gıdık altlarından göğüs ve karın nahiyelerine el attığınızda hayvan ne yapıyorsa, bebenin yaptığı da odur.

5) Japon mucidler avuç-içi bebeğinin ikiz olanını üretmişlerdi bir kaç yıl önce. Gazetelerden birinde okuduğumda, henüz piyasaya sürülmedi deniyordu. İkizler bir aşamada kavgaya tutuşuyorlar, biri diğerini yiyerek (evet, yiyerek!) büyüyordu!

Kızılcık, sayı 21, Haziran-Temmuz 2004, s. 44-49.