Çılgınlığın ekonomik nedeni (2)

c150-harvey-bw-crCapital.150’nin ilk gününde akşam oturumu, sınıf mücadelesinin 21. yüzyılda nasıl “planlanacağı" üzerineydi. Marx'ın Kapital’i hâlâ sınıf savaşının nerelerde kızışacağını açıklamaya uygun muydu?

İlk katkıyı, Profesör David Harvey sundu. David Harvey (DH), muhtemelen dünyanın en tanınmış Marksist bilim insanıdır. Birçok ödüller alan tanınmış bir coğrafyacı akademisyen olan DH, Marx'ın Kapital’i ve çağımızla ilgisi üzerine birçok kitabı ve sunumuyla önde gelen bir uzman olmuştur. Web sitesinde Marx'ın Kapital’inin her bölümüyle ilgili dersler bulunmaktadır ve youtube kendisinin sunumlarıyla doludur.

Bu oturumda, (DH) sınıf mücadelesinin, ya da tercih ettiği tanımıyla "anti-kapitalist" mücadelenin modern kapitalizmde nasıl yaşandığı üzerine görüşlerini sundu. Bu oturumun görüntülerine yakında erişilebilecek, ancak DH'nin önceki kayıtlarından –en yenisine buradan (son LSE –Londra Ekonomi Okulu, ç.n.– konferansı) ya da web sitesinden ulaşarak söylediklerinin özünü anlayabilirsiniz. DH'nin tezi, son kitabı, Marx, Kapital ve Ekonomik Aklın Çılgınlığı’nda da açıklanıyor.

DH, (sunumuna) sermayenin “hareket halindeki değer” olduğunu söyleyerek başladı – ve bu, para ile başlayan, daha sonra artık değer üretmeye geçen bir sermaye devresidir; sonra, aynı derecede önem taşıyan, piyasada satış yoluyla bu değerin gerçekleştirilmesi (dolaşım); oradan da gerçekleşen değerin farklı kapitalist kesimler (sanayi, arazi sahipleri ve finans) arasında, ve ücretli çalışanlara ücret, hükümete vergi olarak bölüşülmesiyle sürer.

DH bu devreyi gezegenin su döngüsünün coğrafi devresine benzetir – atmosferden denize, oradan karaya ve tekrar başa. Ne var ki, sermayenin devresi böyle basit bir döngü değil, bir sarmaldır. Sürekli biriktirmeli, dolaşıma girmeli ve daha fazla bölüşülmeli ya da tersine, aşağı sarmal hareket ile (Hegelci bir terimle) “kötü sonsuzluğa” dönmelidir.

c150-II-t1-harvey-tablo-tr

DH, Kapital'in birinci cildinin yalnızca devrenin üretim kısmını (değer ve artık değer üretimi) ele aldığını savunuyor. İkinci cilt, sermayenin gerçekleşmesi ve yeniden üretiminde sektörler arasında dolaşımıyla ilgilenirken, üçüncü cilt de bu değerin bölüşümünü ele alır. Marx, üretim kısmını mükemmel çözümlemiş, ancak sonraki ciltler tamamlanmamış ve Engels tarafından güçlükle toparlanabilmişti. Dolayısıyla Marx'ın analizi, modern kapitalizmdeki gelişmeleri açıklamada yetersiz kalmaktadır.

Görüleceği gibi, DH’nin LSE konferansındaki ifadesiyle, üretim, "hareket halindeki değerin yalnızca küçük bir parçasıdır". Çöküşün ve sınıf mücadelesinin daha can alıcı noktaları, artık işyerindeki ya da üretim alanındaki işçilerle kapitalistlerin geleneksel çatışmasının dışında görülecektir. Evet, bu (çatışma) henüz sürmektedir, ama sınıf mücadelesi çok daha fazla dolaşım alanındaki savaşlarda (burada sanırım DH, aç gözlü ilaç şirketlerinin fahiş fiyatlarıyla mücadele eden tüketiciler, halkın ne satın alacağı veya neye ihtiyacı olduğuyla ilgili “istek, ihtiyaç ve arzu”larının manipülasyonu gibi örnekleri kasdetmektedir); ve bölüşüm alanında, ateş pahası kiralara karşı mülk sahipleriyle girişilen ya da Yunanistan’ın veya öğrencilerin ödenemeyecek borçlarıyla ilgili kalkıştıkları çatışmalarda bulunacaktır. Bunlar, Kapital’in birinci cildinin dışında kalan, “anti-kapitalist” mücadelenin yeni ve daha önemli alanlarıdır. Yine DH'den alıntıyla, büyük kavgalar "üretim sürecinden" başka yerlerde cereyan etmektedir.

Burada iki şey var: birincisi, DH'nin vardığı sonuçların teorik ve ampirik temeli; ikincisi de, sınıf mücadelesinin şimdi (esas olarak) Birinci Cildin sınırları dışında bulunup bulunmadığı.

DH, sınıf mücadelesi tezine teorik bir taban sağlamak üzere, kapitalizm altındaki krizlerin, artık değerin üretildiği alandan ziyade, en az onun kadar, belki daha fazla, dolaşımdaki ya da gerçekleşmedeki (DH'nin iddiasıyla Marx’ın Cilt 2'de savunduğu gibi) çöküşlerde görüleceğini ileri sürmektedir. Ve artık finans cephesinde ve finansallaşmanın sonucu oluşan borçlar etrafında kriz çıkma olasılığı daha yüksektir (Cilt 3'ten).

İyi de, Carchedi'nin bildirisinde gösterdiği gibi (yazımın birinci bölümüne bakınız), mali krizlerin arkasında artık değer üretimindeki krizler yatmaktadır; Marx'ın genel birikim yasasında (Birinci Ciltten) ve kâr oranının düşme eğilimi yasasında görüleceği gibi. (Bu yasa aslında Cilt 3'tedir – dolayısıyla DH'nin Cilt 3'ün tamamının “bölüşüm” üzerine olduğu iddiası şüphelidir.)

Bence Birinci, İkinci ve Üçüncü Ciltler, birbirleriyle ilişki içinde bize kapitalizmde, kâr güdüsünü ve artık değerin sermayede birikimini temel alarak, sermayenin Marx'ın kârlılık yasasının işlemesi sonucunda düzenli ve tekrarlayan aralıklarla parçalandığı bir krizler teorisi sunarlar. Paul Mattick Snr’nin 1970'lerde dile getirmiş olduğu gibi, "İlk kez dolaşım sürecinde göründüğü halde, gerçek kriz, bir dolaşım veya gerçekleşme sorunu olarak değil, ancak üretimin ve dolaşımın birlikte oluşturduğu yeniden üretim sürecinin bir bütün olarak aksaması olarak anlaşılabilir. Ve yeniden üretim süreci, sermaye birikimine, dolayısıyla birikimi mümkün kılan artık değer kütlesine bağlı olduğu için, bir kriz ihtimalinden gerçek krize geçişi belirleyen faktörler (her ne kadar sadece bunlara bağlı olmasa da) üretim alanında bulunur... Demek ki, sermayenin kriz karakteri, ne tek başına üretime, ne de tek başına dolaşıma dayanır; birikimin doğasında olan ve değer yasasına tabi, kâr oranının düşme eğiliminin yol açtığı zorluklardan kaynaklanır." [i]

Böyle dendiğinde, DH'nin şemasında bir anda iki zayıf nokta ortaya çıkar. Birincisi, Marx'ın kâr oranının düşme eğilimi yasasından hiç bahsetmiyor. Sunumunda söz etmedi ve son kitabında da yer almadı. Nedenini DH, benimle ve başkalarıyla olan tartışmalarında açıkça belirtti: yasanın ilgisiz ve hatta yanlış olduğunu düşünüyor; ve dahası da var (Michael Heinrich’in görüşünü benimseyerek –ki o da Capital.150’deydi– bunu aslında Marx’ın kendisinin de terkettiği). Gelgelelim yasa, Cilt 3'te açıkça ifade edilmiştir ve sermayenin düzenli ve tekrar eden krizleri üzerine sınanabilen (ki birçok bilim insanı bunu yapmıştır) tutarlı bir teori sunmaktadır.

Ve bu beni ikinci zayıf noktaya götürüyor: krizler düzenli ve tekrar ediyor, ancak DH'nin tezi, düzenlilik için hiçbir açıklama getirmiyor. Ayrıca bu düzenlilik Kapital’in ilk yayımlandığı 150 yıl öncesinde (hatta daha da gerilerde) bulunabiliyor, hiç de finansın modern rolü veya “isteklerin, ihtiyaçların ve arzuların” modern manipülasyonu olmadan. Bu, DH'ninkinden farklı bir açıklama sunmaz mı?

Örneğin DH, ücretlerin sınırları zorlayıncaya dek aşağı çekilmesinden dolayı krizlerin meydana geldiğini, 1970'lerden sonraki neo-liberal dönemde böyle (yani artık değerin üretimi değil, gerçekleşmesi sorunu) olduğunu söylemek istemektedir. İyi de, savaş sonrası kapitalizmde 1974-5 yılları arasında ilk kez aynı anda yaşanan çöküş, düşük ücretlerden mi kaynaklandı? Tam tersine, o zamanlar çoğu analist (Marksistler dahil) ücretlerin kârı “sıkıştırdığını” ve bunun da krize neden olduğunu savundu. Çoğu Marksist de, bunun, arkasından gelen 1980-2'deki kriz gibi, bir kârlılık krizi olduğuna katılıyor. Dahası, “sosyal ücretler” (ek yardımlar vb.) göz önüne alındığında, neo-liberal dönemde ücretlerin payının, en azından 2000'li yılların başına dek, o kadar gerilemediğini göstermiştim.

Carchedi'nin bildirisi, krizlerin asla bir gerçekleşme sorununun sonucunda patlak vermediğini de gösteriyor (ücretler ve hükümet harcamaları, 2008-9'daki Büyük Durgunluk da dâhil, savaş sonrası dönemde tüm –tekrarlanan– krizlerin öncesinde yükseliş içindeydi). Kredi sıkışıklığı ve avro borç krizi, sonunda mali krize yol açan, kârlılığın düşmesi ve kârlılığı artırmak için mali varlıklara geçilmesinden kaynaklanmıştı – ve dolayısıyla üretim kârlılığındaki bir krizin sonucu idi, bölüşümdeki değil.

DH, 1950'lerde kapitalizmin iyi işlediğini, zira ücretlerin yüksek ve sendikaların güçlü olduğunu, ve muhtelen efektif talep yarattığını düşündü. Alternatif senaryoya göreyse, kapitalizm altın bir çağ yaşadı, çünkü savaştan sonra kârlılık yüksekti ve sermaye bu sayede üretimi ve birikimini sürdürmek için tavizler verebiliyordu. 1960'lı yılların ortalarından itibaren büyük ekonomilerin çoğunda kârlılık düşmeye başladığında, sınıf savaşı (işyerlerinde) şiddetlendi, ve emeğin yenilgisi sonrasında neo-liberal döneme girdik.

Bu da sözü, bu oturumdaki diğer bir konuşmacı olarak, kendi (Michael Roberts) bildirime getiriyor (Capital.150 sunumu). Sunumda, artık değer üretiminin ve sermaye birikiminin, Marx'ın kapitalizm izahının merkezinde olduğunu ve buradaki çelişkilerin tekrarlayan krizlere yol açtığını savundum. Marx'ın söylediği gibi: "Kapitalist sınıfın kârı önce var olmalı ki, bölüşülebilsin." Bu, "hareket halindeki değerin küçük bir parçası" değil, gerek Marx açısından kavramsal, gerekse de nicel olarak en büyük parçadır, çünkü herhangi bir kapitalist ekonomide gayrisafi üretiminin %80'i –tüketimle karşılaştırıldığında– üretim araçları ve ara mallardan oluşur.

Engels'in de açıkladığı gibi, Marx'ın büyük keşfi, kapitalist birikimin ve emeğin yoksullaşmasının özgül şekillendiricisi olarak artık değeri bulmasıydı. Marx’a göre, artık değer üretimi önce gelir, ve dolaşım ile bölüşümün önünde, mantıken baskındır. Marx, üretim ve dolaşımın kapitalizmin analizinde aynı derecede açıklayıcı olduğunu düşünmemektedir. Marx’a göre üretimin dolaşımdan daha temel olduğu açıktır. Marx'ın demesiyle, kapitalist üretim tarzının belirleyici karakteri artık değer üretimidir, yoksa o artık değerin yüzeyde nasıl dolaştığı ya da bölüşüldüğü değil.

Birinci Cilt'te Marx, sermaye birikiminin, üretim araçları ve teknoloji yatırımlarını büyütme biçimini aldığını, bir yandan da emeği düzenli olarak yedek bir orduya atarak değerin emek içeriğini minimumda tuttuğunu gösteriyor. Bunun sonucu, sermayenin organik bileşiminin artmasıdır (üretim araçlarının değeri, emek gücünün değerine oranla yükselir). Fakat tam da bu artış, sermayenin kârlılığında zamanla bir düşme eğilimi yaratır, çünkü değer sadece emek gücü tarafından yaratılır.

Dolayısıyla, kapitalizmin kâr oranı tarih boyunca düşer (karşı etkide bulunan faktörlere rağmen). Bu düşüş, belirli aralıklarla üretimde düşüşlere yol açacak, ve düşüşler sermayenin değerini azaltacak ve imha edecek, böylece kârlılığı bir süre canlandıracaktır. Bu şekilde, düzenli ve tekrarlayan yükseliş ve çöküş döngüsü yaşanacaktır. Fakat sermaye sürekli kaçamaz. Kapitalist üretim biçimi geçicidir, çünkü yeterince artık değer üretme işi gittikçe zorlaşır, ve kârlılığın amansız düşüşünden kurtulamaz.

Bu bağlamda, Kapital, pek de “ekonomik aklın çılgınlığı” üzerine değil, “çılgınlığın ekonomik nedeni” üzerinedir.

Bildirimde, Marx'ın Kapital'i yayımlamasından sonraki 150 yıl boyunca Britanya üzerine yoğunlaştım. İngiltere Merkez Bankası istatistikleriyle Britanya sermayesinin toplam kâr oranının nasıl düştüğünü gösterdim – düz bir çizgi halinde değil, çünkü karşıt faktörler (artan bir artık değer oranı ile düşen teknoloji maliyeti) genel eğilime karşı işliyorlardı.

c150-II-t2-roberts-tablo-tr

Hakikaten, bu dönemler bence, sınıf mücadelesinin şiddetini ayrıntılarıyla açıklamak için önemli göstergeler sunmaktadırlar. Britanya için mevcut grev verileriyle kârlılık verilerini kullanarak, emek hareketinin güçlü ve kendinden emin olduğu bir dönemde kârlılık düştüğünde, (grev sayısıyla ölçülen) sınıf mücadelelerinin zirveye ulaştığını buldum. Birinci Dünya Savaşı öncesinde ve hemen sonrasında, ve yeniden 1970'lerde Britanya’da durum böyleydi.

c150-II-t3-roberts-tablo-tr

Bununla birlikte, neo-liberal dönemde olduğu gibi, emek hareketi yenilmişse ve zayıflamışsa ve (kısmen bir sonuç olarak) kârlılık artıyorsa; ya da 1930'ların bunalımlarında ve şimdi, kârlılığın düşük veya düşmekte olduğu dönemlerde işyerlerinde sınıf mücadelesi de zayıftı. Kârlılığın en düşük seviyelerden yükselişe geçtiği ve sendikaların yeniden düzenlendiği (1890'lı ve 1950'li yıllar arası) "toparlanma" dönemlerinde grevler de azdı, ancak yavaş yavaş arttı.

Dolayısıyla, bir toparlanma dönemi sonrasında kapitalist kârlılık düşmeye başlamışsa, fakat emek hareketi güçlüyse, işyerlerinde sınıf mücadelesi zirveye çıkıyordu. O zaman devrimci değişim için en uygun nesnel koşullar oluşuyordu.

Bu analiz, işyerindeki sınıf mücadelesini getirir, kapitalizmin merkezine koyar; çünkü burada mesele, Marx'ın Birinci Cildin yayımlanması ile amaçladığı gibi, artık değerle emeğin payı arasındaki değer paylaşımı mücadelesidir. Bu, kapitalizmin işyeri dışında, DH'nin üzerinde durduğu, kiralar, borçlar, vergiler, kentsel çevre ve kirlilik vb. konusunda eşitsizlikler, çatışmalar ve savaşlar ürettiğini inkâr etmek değildir, mücadelenin seçimler vb. yoluyla siyasi düzleme girmeyeceği anlamına da gelmez.

Fakat kapitalizmin bu adaletsizliklerinin hiçbiri, çalışanlar üretim araçlarını kontrol altına almadan ve kapitalist üretim biçimi (yani, çoğunluğun ihtiyacı için değil, azınlığın kârı için üretim) sona erdirilmeden bitmez. Ve işçi sınıfı, tüketici ya da borçlu olan işçiler olarak değil, çalışan bir sınıf olarak, kapitalizmden sosyalizme geçişin öznesi olmayı sürdürüyor. İşçi sınıfı (hangi tanım alınırsa alınsın) toplumdaki en büyük sosyal güç olarak kalmaktadır ve dünya çapında (sanayiyle sınırlı dar anlamıyla bile) hiç bu kadar büyük olmamıştır – Marx’ın Kapital'i yayımladığı dönemden çok daha büyük.

DH'nin sınıf mücadelesinin ana itici gücü olarak öne sürdüğü, “mülksüzleştirme yoluyla birikim” veya “yabancılaştırmadan elde edilen kâr”, yani hile, dolandırıcılık, fahiş fiyatlar; döviz spekülasyonu vb., kapitalizmden önceki birçok sınıflı toplumda vardı, nitekim kapitalizmde de vardır. Fakat Marx'ın Kapital’i, kapitalizmde sınıf mücadelesinin kalbinin, sermayeye özgü olan değer üretimi üzerine mücadele olduğunu açıkça ortaya koyar. Değere ne olduğu kilit önemdedir ve bu anlamda, herhangi bir kapitalist ekonominin sağlığı, sermaye kârlılığının düzeyi ve yönü ile ölçülebilir.

Kapitalizmin, kendisini tekrarlayan krizlere sürüklemeye yetecek ölçüde artık değer çıkartabilme kabiliyetinde geri dönüşsüz bir çelişki vardır. Bu, alternatif ekonomi teorilerinin ileri sürdüğü gibi, yüksek ücretler, daha fazla devlet harcaması veya devletin mali sektörü daha fazla düzenlemesiyle çözülemez. DH, oturumda bize kapitalizmin 2008'de Çin'deki Keynesçi tarzda hükümet harcaması önlemleriyle kurtulduğunu söyledi. Çin bunun için hızla muazzam bir borca girdi, ve daha sonra fazla para sermayesini ihraç etmek zorunda kaldı. Bu tez, Keynesçi politikaların krizlerden kaçınmak için (en azından bir süre) işe yarayabileceğini ve dolayısıyla bu ekonomik aklın çılgınlığında sistematik bir yan olabileceğini ileri sürmektedir. Katılmıyorum, nedenini de yazımda açıklıyorum. İleriki bir gönderide Çin’i ele alacağım, ancak bu arada Çin üzerine söyleyeceklerimi buradan okuyabilirsiniz.

[i] Economic Crisis and Crisis Theory (Ekonomik Kriz ve Kriz Teorisi), Paul Mattick 1974, https://www.marxists.org/archive/mattick-paul/1974/crisis/ch02.htm

Kaynak: Capital.150 part two: the economic reason for madness, Michael Roberts, Michael Roberts Blog, 23 Eylül 2017. Çeviri: Kızılcık.